İyi Kitap

Kitabın olumlu yanlarından biri, Nevzat kimliğinde sergilenen eşitlikçi yaklaşım. Nevzat evde yemekleri yapan, bahçeyle uğraşan, çocuklarıyla zaman geçiren bir baba. Toplumsal cinsiyet rollerine dair bu olumlu tercih, övgüye değer.

Yazan: Safter Korkmaz

Elimde İthaki Yayınlarından çıkmış, Pınar Göçer imzalı bir kitap var: Panayır Sihirbazı. Onlu yaşlarının başında dört çocuğun başrollerde olduğu roman, ilginç kurgusu ile dikkat çekiyor. Yaşadıkları sahil kasabasında kurulan panayıra giden dört kafadarın, burada başlayan polisiye macerasına tanık oluyoruz. Burak ve ikiz kız kardeşleri Rüya ile Hayal’e, kuzenleri Cengiz eşlik ediyor anlatıda.
Olaylar, Hayal’in, panayırda bir karavanın içinde gördüğü 3 külçe altınla başlıyor. Diğer çocuklar önce ona inanmasalar da ertesi gün kasabadaki kuyumcudan 3 külçe altının çalındığını öğrendiklerinde işin rengi değişiyor. Çocuklar için karavanın sahibi sihirbaz, olağan şüphelilerden. Yine karavanın önünde tartışırken gördükleri sihirbazın oğlu ve palyaço da dikkat çeken tipler. Burak ve ikizlerin babaları Nevzat ile anneleri Esin, Cengiz’in annesi Nazan, sihirbaz Derviş, sihirbazın oğlu Yaman, palyaço Cafer, sihirbazın karısı Kader, kuyumcu kalfası Erkan anlatıda öne çıkan bazı öteki karakterler.
Pınar Göçer, oluşturduğu kurguyu karakterlerin iç dünyalarına dokunarak zenginleştirmeye ve çok katmanlı bir yapı oluşturmaya çalışmış. Kitapta ikinci bir anlatı olarak, geriye dönüşlerle bize aktarılan sihirbazın öyküsü bu çabanın bir sonucu. Hırs ve tamahkârlığın pençesine düşmüş bir adamın, aile mutluluğunu adım adım yitirişini izleriz, bu yan anlatıda. Karısı ve çocuğuyla mutlu bir yaşam sürme şansını kendi elleriyle yok eden bu adamın ahmaklığı; bir trafik kazasında babasını ve ağabeyini yitiren Cengiz’in trajik öyküsüyle oluşan tezatla iyice belirginleşir.
İnandırıcılık…
Ne var ki yazarın bu iyi niyetli çabası metinde yeterli yankı bulamamış. Göze çarpan sorunların başında, roman kişilerinin “inandırıcılığı” geliyor. Daha ilk sayfalarda, hikâyenin dört küçük kahramanının konuşmalarında kendini hissettirmeye başlıyor sorun.
“… şöyle bir göz attığımı itiraf etmeliyim. Temizlik konusunda titiz olmadıkları belli, bununla birlikte …” (s.10)
“… Bu dev çember seni dünyanın etrafında döndürüyor.”(s.11)
“İtiraf etmeliyim, dev bir çemberin etrafında dönüp durmak bana da pek keyifli gelmiyor…” (s.12)
“Birinin haksız yere suçlanmasına gönlüm razı gelmiyordu. Küçük bir araştırma yaparak, içimi rahatlatmayı umuyorum.” (s.29)
10-11 yaşlarındaki çocukların gündelik konuşmalarını pek yansıtmayan bu diyalog örneklerini artırmak mümkün. Anlatı boyunca çocukların, yaşlarının çok ötesinde bir ağırbaşlılıkla davrandıklarına ve cümleler kurduklarına tanık oluyoruz. Ancak sorun, çocukların yaşı ve davranışları/konuşmaları arasındaki açıyla sınırlı kalmıyor. Hemen tüm karakterlerin davranışları/diyalogları eğreti; -deyim yerinde ise- hayatın olağan akışına uymayacak ölçüde “nizami”… Örneğin, çocuklarının atıldığı macerayı -çocuklar sihirbazın evini bulup gözetlemişler ve bu arada yağmura yakalanan Rüya hasta olmuştur- öğrenen Esin’in söyledikleri:
“(…) Başınızı belaya sokmayacağınıza söz verirseniz, küçük bir araştırma yapmanıza izin veririm. (…) Ayrıca kasabada, hırsızlıkla ilgili öğrendiğim bütün bilgileri size aktarırım. Erkan’ın adının temize çıkmasını çok isterim.” (s.43)
Bu sözler, size de çocukları tehlikeli olabilecek bir işe girişen annenin tepkilerinden çok, her konuda doğru yaklaşımlar sergileyen örnek bir anne tipi yaratmaya çalışan yazarın iç sesi gibi tınılamıyor mu?
Bir başka sahneye daha bakalım. Hayal, sihirbazın evine girmek için akşam saatlerinde kimseye haber vermeden evden ayrılmıştır. Annesi onun yokluğunu fark ettiğinde, panikle elindeki tepsiyi düşürür ve çığlık atar. Ardından gelişen diyalog ise bu panik havasını hissettirmekten çok uzaktır:
“Kızım nerede Nevzat?” diye kocasına çıkıştı.
“Hayatım, akşam yemeğinde evdeydi. Sen de vardın.” dedi kocası. (s.101)
Bu ve benzer diyalogların yarattığı metne yabancılaşma hissi, yazarın bir başka tercihi ile pekişiyor. Pınar Göçer, yer yer detaylı betimlemelere -örneğin kıyafetlerde- girişiyor. Okurun, kahramanları kolay hayal edebilmesini sağlamak amacının yanı sıra, sıklıkla karşılaştığımız bir yazı klişesi olarak, “betimleme okumayı kolaylaştırır, ilgiyi artırır” inancının da bunda rol oynadığını düşünüyorum. Ancak kahramanların anlatıdaki yerine, iç dünyasına, olay akışına ya da verilmek istenen mesaja katkısı olmayan, zaman zaman gereksiz tekrarlara dönüşen bu betimlemeler, amaçlananın aksine okumayı güçleştiren bir faktöre -metne ağırlık yapan gereksiz süslemelere- dönüşüyor. Dahası bazı tiplemeler için girişilen betimlemeler fazlasıyla basmakalıp duruyor. Örneğin palyaço ya da falcı kadın dendiğinde, herkesin kafasında hemen canlanan klasik prototipler çıkıyor karşımıza. Falcı kadın, siyah kasvetli çadırında oturan, siyah bandana takan, siyah sürmeleri olan esmer biridir. (s.77) Ortalama bir Hollywood filminden fırlayan her falcı gibi…
Palyaço için yazılmış peş peşe gelen tekrarlı betimleme de dikkate değer.
“… sakallı, kırmızı burunlu, koca ayakkabılı, kırmızı beyaz puantiye smokin giymiş bir cüce palyaço …” (s.20)
“… kırmızı beyaz puantiye smokinli, uzun sakallı cüce …” (s.21)
İşin aslı, çocukları, Nevzat’ı ve kısmen sihirbazı dışta bırakırsak öteki karakterler gerçek birer roman kişisi olmayı beceremiyorlar. Yap-boz parçaları gibi, kurgunun ihtiyaç duyduğu yerde kostümleriyle beliren, söylemesi gerekenleri söyleyip ortalıktan çekilen figürler bunlar. Örneğin Nevzat’ın karısı Esin, anlatının tam ortasında ve ana karakterlere bunca yakın olmasına rağmen öyle yabancı duruyor ki… Okur, Esin’le temas edemiyor, onu kafasında şekillendiremiyor.
Çiçek çocuk “Nevzat”
Nevzat’ı okura yaklaştıransa yazarın, onun iç dünyasına dair bize bir şeyler aktarabilme başarısı. Bu başarısını, simgesel bir gönderme ile pekiştiriyor Pınar Göçer: Nevzat, çok sevdiği ‘69 model kırmızı Vosvos’unda “Hayal Et!” diyen, İngilizce bir şarkı dinler.(s.27) John Lennon’ın “Imagine” şarkısını bilenler için hoş bir sürpriz. Eşitlikçi, barışçıl, doğasever, insansever bir tip Nevzat. Üstü örtük “çiçek çocuk” göndermesi, bu kimliğe yakışıyor elbette. Öte yandan, kitabın hedeflediği okur kitlesi “Hayal Et!” çağrışımını ve kırmızı Vosvos’u kolayca anlamlandırabilecek mi? Keşke şarkı ve şarkıcının ismini açıkça belirtseymiş yazar diye düşünüyorum. Çocukları araştırmaya ve belki de bu müziği dinlemeye teşvik ederdi bu tutum. Böylece mesaj da tam olarak yerini bulurdu…
Kitabın olumlu yanlarından biri Nevzat kimliğinde sergilenen eşitlikçi yaklaşım. Nevzat evde yemekleri yapan, bahçeyle uğraşan, çocuklarıyla zaman geçiren bir baba. Toplumsal cinsiyet rollerine dair bu olumlu tercih, övgüye değer. Ancak bu konudaki hassasiyet, metinde tek bir yanlış kelime seçimi ile gölgeleniyor:
“… Ayrıca sihirbazın karşılaştığı bütün hanımlardan güzeldi. …” (s.33-34)
Keşke “bütün kadınlardan güzeldi” ya da “karşılaştığı en güzel kızdı” gibi alternatif ifadeler tercih edilseymiş…
Kurguya dair
Yazının başında “ilginç kurgu”dan bahsetmiştim. İlginç olduğu kadar, soru işaretleri barındıran da bir yapı bu. Örneğin sihirbazın, karısının tedavi masrafları için hırsızlığa başlaması bir tezat. Ülkenin en tanınan sihirbazlarından biriyken ve çokça para kazanabiliyorken, neden tüm bunları geride bırakıp küçük bir kasabada hırsızlığa başlıyor? Diyelim ki hırsızlığa başladı; neden kuyumcuda 12 külçe varken sadece 3 külçe altınla yetiniyor? Ya da başka bir soygunda, kasada onca değerli mücevher varken neden sadece ince bir kolye çalıyor? Pahalı bakım ve tedavi masraflarına rağmen, çaldıklarını harcamadan nasıl biriktirebiliyor?
Ayrıca, pek çok sinema filmi ve televizyon dizisinde gösterildiğinin aksine, hipnoz yöntemi ile bir kişiye istemediği bir şeyi yaptıramazsınız. Soygunların gizeminin, böylesine hatalı klişe ile değil de başka türlü çözülmesini beklerdim. Hipnozun işe yaradığını varsaysak bile, hipnozla koşullanan onca kişinin yakınları ya da olası güvenlik kameraları nasıl hiçbir şey görmüyor, onların garip davranışlarını yakalamıyor?
Sorular çoğaltılabilir ama bir kurmaca okuduğumuzu hatırlayıp burada keselim.
Editörlük…
Elimizde ciddi bir yayınevinin eleme sürecinden geçmiş, editörlük ameliyesine uğradığını varsaydığımız bir kitap var. Yazar, ilginç bir kurgu etrafında evrensel bazı değerleri işlemiş, Türkçeyi düzgün kullanmaya gayret göstermiş. Ancak ortaya çıkan eser, çocuk yazınında sıklıkla karşılaştığımız bazı sorunlarla okuyucuyla buluşmuş. Oysa yayınevinin daha özenli yönlendirmesi ve sağlıklı bir editör-yazar diyaloğu ile pek çok sorun giderilebilirmiş. Kurgu boşlukları, yapay diyaloglar, gereksiz betimlemeler gibi aslında editörlük çalışması alanına giren şeyler ihmal edilmiş.

 

 

Panayır Sihirbazı
Pınar Göçer
İthaki Yayınları, 128 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

İstanbul Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldu. 1994 yılından bu yana yayıncılık alanında çalışıyor. Pek çok yayınevinde farklı görevlerde bulundu. “Cankurtaran Şövalyeleri İstanbul Dehlizlerinde” adında, Günışığı Kitaplığı’ndan yayınlanmış bir çocuk romanı var. İyi Kitap’ın sorumlu yazı işleri müdürü ve editörü olarak çalışma yaşamına devam ediyor.

Yorum yaz