İyi Kitap

Aşkın sınavında zaman

İnsan ömrünün misliyle fazlası bir zaman geçtikten sonra Winzy, ölümsüzlüğün ilk zamanlar düşündüğü gibi bir ödül, bir nimet değil başlı başına bir ceza, bir lanet olduğunu fark eder.

Yazan: Karin Karakaşlı

Her geçen anla ömrümüzden akan zaman, neyin geçici neyin kalıcı olduğu konusunda bizi sürekli sınar. Bu noktada, kuşkusuz en büyük sınavıysa aşk verir. Zamana karşı direnen aşk var mıdır? Ölümsüzlük karşısında aşk ne hâllere düşer? Bu soruları çoğaltmak ve daha derinlemesine düşünmek üzere şimdi elimizde Mary Shelley’nin bizzat kendisi zamana direnen öyküsü Ölümlü Ölümsüz var.
Mary Shelley deyince akla, önce bu yıl 200 yaşına giren kült romanı Frankenstein gelir. İhtiraslı bilim insanı Victor Frankenstein’ın ceset parçalarını birleştirip can verdiği, toplum tarafından dışlandıkça da canavarlaşan yaratığı konu alan Frankenstein; keza bir salgın sonrası tüm insanlığın yok olduğu bir dünyada hayatta kalan son insanı anlattığı Son İnsan yazarın hayatın anlamını okura ölüm/ölümsüzlük üzerinden sorgulattığı eserleridir.
Türkçede ilk kez Delidolu Kitap tarafından yayınlanan ve Mavisu Kahya’nın çevirdiği Ölümlü Ölümsüz, Maria Brzozowska’nın bu baskı için özel olarak çizdiği resimleri, sert kapağı ve kağıt kalitesiyle de klasik eserin değerini layıkıyla teslim ediyor.
İlk kez 1833’te The Keepsake yıllığında yayınlanan Ölümlü Ölümsüz, o günden bu yana antolojilerin baştacı oldu. Gotik unsurlarla harmanladığı bilimkurgu eserleriyle tanınan ve bu edebiyatın ilk temsilcilerinden olan Mary Shelley, bu kez aşk acısından kurtulmak için bilmeden ölümsüzlük iksirini içen Winzy’nin hikâyesini anlatıyor.

Ölemeyen bir adamın hikâyesi
Winzy’nin birinci tekil şahıstan okura seslendiği hikâye, 16 Temmuz 1833’te, anlatıcının üç yüz yirmi üçüncü yaşında başlar! Tarihi bir kişilik olan ve yazarın Frankestein romanında da yer alan okült sanatlar üstadı, düşünür ve simyacı Cornelius Agrippa’nın genç talebesi olarak kurgulanan Winzy, çocukluğundan bu yana güzeller güzeli Bertha’ya âşıktır. Anne babasını kaybedince öksüz kalan Bertha’nın kaderi, yakındaki şatoda tek başına yaşayan zengin bir kadının onu evlat edinmesiyle değişir. Önceleri çocukluk arkadaşına olan bağlılığını koruyan Bertha, zamanla fakirlikten bir türlü kendisiyle evlenemeyen Winzy’yi hor görmeye, başka eş adaylarıyla onu kıskandırmaya başlar. Sıkıntı içerisindeki Winzy, bir yandan da yaşlı üstadın kendisine emanet ettiği iksirin başını beklemek zorundadır. Cornelius Agrippa, Winzy’yi şöyle uyarır: “Şişeye sakın dokunma, sakın dudaklarına götüreyim deme. Bu bir aşk iksiri, fakat aşktan arınmaya yarayan bir iksir. Bertha’ya olan sevgin azalsın istemezsin, değil mi?”
Gel gör ki Winzy, tam da bu zulme dönen aşktan kurtulma isteğindedir. İksirin eşsiz lezzetine kapılarak onu içer ve ustası birden uyanınca da telaşla kabı elinden düşürür. Agrippa, gerçeği ona ancak beş yıl sonra binbir emekle yaptığı ikinci iksiri de içemediği ölüm döşeğinde itiraf edecektir. Winzy artık sonsuzluk gerçeğiyle yüz yüzedir.

Sonsuzluğun iki yüzü
Mary Shelley, bu çarpıcı öyküsünü paradokslar üzerine inşa etmiş. Ölümsüzlük düşüncesinin tutsağı olan biri hayatın hakkını ne derece verebilir? Winzy için bu durum “bir başına, kendinden bıkmış, ölüm isteği içinde olmasına rağmen bir türlü ölmeyen, ölümlü bir ölümsüz olarak” kalakalıştır.
İlk bakışta heyecan uyandıran ölümsüzlük biraz derinine inildiğinde neye dönüşür? İnsan ömrünün misliyle fazlası bir zaman geçtikten sonra Winzy, ölümsüzlüğün ilk zamanlar düşündüğü gibi bir ödül, bir nimet değil başlı başına bir ceza, bir lanet olduğunu fark eder âdeta. Tanıdığı insanlar, solmayan gençliğini kara büyü gibi görürken, ölümlere tanıklık etmek ve bu sonsuz hayatı anlamlandıracak bir gaye bulamamak, tarifsiz bir kaybolma hissi yaratır.
Bir yandan ölümü bir tek kendi kapısına uğramayan bir dost olarak bekleyen Winzy, diğer yandan korkuları dolayısıyla insan denen varlığın o yaman çelişkisiyle yüzleşir: “Evet, yaşlanma ve ölüm korkusu kalbime genellikle buz gibi sızıverir. Üstelik ne kadar çok yaşarsam yaşayayım, ölümden o kadar dehşetle korkuyorum. Yaşamdan iğrenirken bile. İnsan öyle bir bilmece ki yok olmak için doğmuş ama tıpkı benim yaptığım gibi, kurulu doğa kanunlarını yenmek için savaşıyor.”
Mary Shelley bu evrensel konuyu ele alırken Kutsal Kitap’tan Yunan mitolojisine pek çok kaynağa göndermelerde bulunmuş. Çevirmen notuyla verilen bilgiler meraklı okuru yeni okumalara yönlendirecek çekicilikte. Kitabın Türkçe okurlar için ilginç gelecek küçük bir başka ayrıntısı ise aşkından deliye dönen Winzy’nin kendisinden “Bense bir Türk gibi kıskançtım,” diye bahsetmesi. Öyle anlaşılıyor ki erkek egemen zihniyetin namı çok eskilere dayanıyormuş…
Feminist felsefenin öncülerinden, yazar ve eğitimci Mary Wollstonecraft ile siyaset felsefecisi, gazeteci ve romancı William Godwin’in kızı olarak 30 Ağustos 1797’de Londra’da doğan Mary Shelley, doğum sırasında ölen annesinin yokluğunda babası tarafından dönemin genel kabullerinin dışında entelektüel bir çevrede yetişti. Yazarlık kariyerindeki en büyük destekçisi olacak şair Percy Bysshe Shelley ile evlenen Mary Shelley, gerek eşinin gerekse üç çocuğunun ölümü üzerine insanın varoluşu, ölüm ve sonsuzluk konularını bütün felsefi yönleriyle ele alan kitaplara yoğunlaştı. Bu acı ve tefekkürün izlerini taşıyan, yüzyılların eskitemediği Ölümlü Ölümsüz, çarpıcı resimleriyle edebiyatın bu sıradışı ustasını genç okurlara tanıtmak için de ideal bir fırsat sunuyor.

 

 

 

Ölümlü Ölümsüz
Mary Shelley
Resimleyen: Maria Brzozowska
Türkçeleştiren: Mavisu Kahya
Delidolu Yayınları, 48 ssyfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

Yorum yaz