İyi Kitap

Kayıp şarkıların peşinde

Gökhan Yavuz Demir 30 Mart 2018 Gençlik Kitaplığı, Gökhan Yavuz Demir, Sayı 103 - Nisan 2018 Kayıp şarkıların peşinde için yorumlar kapalı

“Ama eğer önümüze çıkana gerçekleri söyleyemeyeceksek ve yanlışlarla mücadele etmeyeceksek varlığımızın nasıl bir saygınlığı olabilirdi?”

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Sevgi duvarlarının ardındaki bahçemize güneşin vurduğu bugünlerde, annesinin ona yazdığı şarkıyı söyleyerek Kocabaş’la kovalamaca oynuyoruz. Koca kızın kendini keyifle yere atıp yuvarlandığı anda fark ediyoruz, şarkımıza başka bir şarkının melodi ve sözlerinin karıştığını. Kargocu dostumuz bizi rahatsız etmeye kıyamamış olacak ki Raşel Meseri’nin harikulâde romanı Köpek Balıklarının Kayıp Şarkıları’nı sessizce kapıya bırakıvermiş. Müziği çok seven Kocabaş, bu yeni şarkının keyfini daha iyi çıkarabilmek için burnunu hemen kitaba sokuyor. Böylece genç bir kadın ile dava arkadaşları Orabura, Anıçağıran, Leo, Ormancı, Kardankız Zıpırdak Karkızıkar ve kısaca Tarçın diyebileceğimiz Tarçın Kokulu Keskin Diş’in dünyayı ve üzerindeki hayatı kurtarmak için sisteme meydan okuyuşlarını anlatan masal-şarkı bütün bahçeye yayılıyor.
Ruh hâline göre isim değiştirmeyi seven bu genç kadına, tek bir isimle yetinebilecek olsaydı “İsim Bilen” veya “İsim Gören” diyebilirdik belki ama köpek balığı kardeşlerinin kayıp şarkısının peşinde maceradan maceraya koşan kahramanımızın aslında adını da yaşını da bilmiyoruz. O, isimler üzerine düşünen, Zanzibar İlkeleri’ne yürekten inanmış, sorumluluk sahibi ve mütevazı (!) bir genç kadın sadece. Sırtındaki yüzgeçleriyle evinin bahçesindeki havuzda köpek balıklarıyla yüzerken kendini, hayat görüşünü, kavgaya giriştiği sömürü düzenini, insan ruhunu tüketen tüketim kültürünü, daha adil bir hayat tesis edebilecek potansiyele sahip Zanzibar İlkeleri’ni ve insanlığın açgözlülüğü nedeniyle hızla yok oluşa doğru savrulmuş dünyayı kurtarabilecek son umut olan “köpek balıklarının kayıp şarkıları”nın hikâyesini bizlere anlatıyor. Bu esnada modern hayatlarımızın konforlu illüzyonlarıyla inceden dalgasını geçmeyi de ihmal etmiyor. İnsan hayatını giderek tekdüzeleştiren moda, eğitim, yoga, aile, tüketim ve her türlü sömürü de bu maytap geçmeden hep paylarına düşeni alıyor. İnsan denen varlığın açgözlülüğünün dünyamızı nasıl tehdit ettiğine dair keskin gözlemlerini bizlerle paylaştıktan sonra da belirsiz bir maceraya atılıyor. Neticede ismini bilemediğimiz bu bilge genç kadın için her şeyden önce vazife ahlâkı ve ötekinin sorumluluğu geliyor.
Daha yolculuğunun başında, ölen annesi tarafından kendisine emanet edilen yavru orangutan Orabura’yı bir falcı kadına çaldırıyor. Falcı kadın, ona Orabura’yı geri vermek için, üzerindeki, küçük harflerle yazmasını engelleyen laneti kaldırmasını şart koşuyor. Onun talimatları doğrultusunda timsahlı gölü bulan “Dona Kişot”umuz, yoluna devam edebilmek için aç timsahlara karınlarını doyurabilsinler diye göle birkaç sömürgen sarı sendikacı yuvarlıyor ve kıpkırmızı pırıldayan yüzgeçlerini kullanarak derinlere güvenle dalıyor. İşte bu burgulu dalışında zihni sürekli geri dönüşlerle onu geçmiş ve şimdi arasında öngörülemez yolculuklara çıkarıyor. Bu fantastik serüveni daha da masalsı kılan zihnindeki zaman yolculuklarında bazen geçmişe gidip öğretmenlerinin cahilliğinden yola çıkarak eğitim sistemiyle ilgili teorik tespitler yaparken bazen de bu teorilerini praksise dönüştürerek şu an gölün dibinde sırf farklı oldukları için teşhir edilen hayvanları salıvererek kafesleri boşaltıyor. Bütün bunları da hem hanımefendiliğine hem de aktivist ve feminist kimliğine halel gelmeyecek şekilde, tatlı sert bir üslupla yapıyor. Ah tevazu yoksunu Zanzibarist Dona Kişot’um benim, şunları söylerken ne kadar da haklısın: “Ama eğer önümüze çıkana gerçekleri söyleyemeyeceksek ve yanlışlarla mücadele etmeyeceksek varlığımızın nasıl bir saygınlığı olabilirdi?”
Gölden çıkıp vardığı zirvede karşılaştığı çobanın sürüsündeki tek adsız kuzuya kibarca isim önerdiğinde, ismini beğenen Anıçağıran da bizim “İsim Gören” kızımızla beraber yollara düşüyor. Ve Anıçağıran’ın her türlü hatırayı geçmişin en derinlerinden istediği zaman çağırıp yanındaki insanların zihinlerine musallat etme yeteneğiyle beraber bu tuhaf yolculuktaki “geçmiş trafiği” giderek daha kaotik bir hâl alıyor. Zihinleri sık sık kontrolden çıkıp geçmişe doğru yola düşerken, şimdinin kuvvetli akıntısı içinde durmaksızın yürüyen ayaklara ise kara sular çöküyor; ama hiç de dert değil, çünkü ayaklarına dolan kara suyu boşalttıktan sonra havaya zıplayıp topladıkları gökkuşaklarından atkı ve yelek yapıp yollarına devam ediyorlar.
Zaman hızla geçiyor ve hatıraların yarattığı girdapta bir oraya bir buraya savrulan kahramanlarımız durmaksızın ilerliyorlar; her türlü amacından azade olarak bütün yolculuklar gibi bu yolculuk da aslına, kendine, hikmete varıyor. Yolcular yolda kendilerini olmaya bırakıyorlar. Dünyanın en zor fiili “olmak”tır ama her faniyi sıradanlığın bataklığında kurumaktan kurtaracak olan da kendin olmaya cüret edebilmektir.
İlkeleri ezberlemeye değil, aksine hayata ve eyleme geçirmeyi vazife bilen bu genç kadına, her okur romanı okurken kendince bir isim bulabilir. Ama kurtuluşu tekil teşebbüslerde, yogada, tüketimde, kariyerde değil de arayışta, eyleme geçmekte, yollara düşmekte, çoğulluğumuzda ve farklılığımızda gören bu genç kadına, on yedinci yüzyıldaki “deli” diye gülünen dedesine nazireyle, Dona Kişot demek geldi içimden. Ne de olsa yapamadığımızı yapanlara minnet duymamız gerekir. Kocabaş, bu Zanzibar İlkeleri ne kadar da bulaşıcı değil mi!

 

 

 

Köpek Balıklarının Kayıp Şarkıları
Raşel Meseri
Delidolu Yayınları, 276 sayfa

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.