İyi Kitap

Sevgiyi ve dostluğu esas alan bir hikâye kurmuş yazar. Engellerin olmadığı bir dünya düşlemiş; engelsiz bir arkadaşlığın, paylaşımın olabileceğini gerçekçi bir biçimde ispat etmiş metinde.

Yazan: Deniz Poyraz

Sevgi bir İlkay Akkaya şarkısıdır, ilk dinleyişte dolanır dile. “Sevgi güzellik ister / Güzellik emek ister…” diye başlar. Bir anda işleyiverir kalbe, mutlulukla doldurur insanın içini her kulağa değdiğinde… Sonra, Atıf Yılmaz filmidir sevgi. Selvi Boylum Al Yazmalım’da bir tarif verilir seyirciye: “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…” Sevgi, devranın yüzü suyu hürmetine döndüğü en evrensel duygudur belki de. İnsan ırk, dil, din, tür gözetmeksizin yüreğinde serpilip büyüyeni bir başka varlığa aktarabilir, hatta bunu kainatla paylaşma isteği ile dolabilir içi. Aksi de mümkün; kişi iç dünyasını fırdolayı çitle çevirip kendini her türlü duygusal paylaşımdan çekebilir. Immanuel Kant bir mektubunda, kendisine danışan bir kadına şöyle der: “Sevgi, ister eş ister arkadaşlıkla dile gelmiş olsun, bir diğerinin karakteri için aynı ortak değeri gerektirir, bu olmadan dayanıksız bir hâle gelir.” Yani, evvela karakter meselesidir sevgi.
Habib Bektaş, geride bıraktığımız senenin son aylarında okur karşısına çıkan ve Altın Kitaplar tarafından basılan Sevginin Gizli Tarifi adlı romanında, işte böyle bir temanın izinden gidiyor. Önce dostluğa, oradan daha yoğun bir paylaşıma evrilen bir ilişkinin çok boyutlu panoramasını çiziyor. Birtakım fiziki imkânsızlıkların gerçek duygular yaşamak adına engel teşkil etmeyeceğini gösteriyor.
Sevginin Gizli Tarifi, bir İzmir hikâyesi. Olaylar genellikle Bornova’da geçiyor. Roman bir yemek yapma sahnesi ile açılıyor. Mutfakta, mesleğine bakınca mimar bir baba var. Fakat mimarlık dışında her şeyi biliyor. Her şeyi bilmek, hiçbir şeye tam manasıyla konsantre olamama hâlini getirir ya hani, baba tam da böyle. Üstelik maymun iştahlı. Mimarlıktan başka ne varsa, her boyaya boyanıp çıkmış. Tutunamamış demeyelim de tutturamamış bir adam. Başkahramanımız ve anlatıcımız Memo, yemek yapan babasına yardımcı oluyor. Bu yakışıklı oğlanın on parmağında on marifet. Sağduyulu, iyi yürekli. Genç yaşına rağmen türlü türlü, leziz yemekler biliyor; daha da önemlisi, bunları kendi kendine yapabiliyor. Baba, bir de evlerinin garajını atölyeye çevirip yemek kursları vermeye başlıyor. Unutmadan, mutfaktayken “baba” demek yok; “usta” var!
Katılımcılar birer ikişer başvuruyor. Kursiyerlerden bazısı “yumuşak yemekler yapalım,” diyor. Başka biri “porsiyonlar büyük olsun,” istiyor. Tüm yaşananların ve ortaya çıkan benzersiz tariflerin kaydını tutmak da başkahramanımız Memo’ya kalıyor. “Elinizde tuttuğunuz kitabın nasıl ortaya çıktığını sezdiniz, değil mi?”
Zaman geçtikçe kursiyerler birbirlerini daha iyi tanıyor. Bazen komik bezen şaşırtıcı sohbetler ediliyor; çoğu zaman da ortaya birbirinden leziz yemekler çıkıyor. Günlerden bir gün, Memo, katılımcılardan biri sayesinde Aysel adında bir kızla tanışıyor. Aysel, bir su damlası gibi berrak, dünyalar güzeli bir kız. Hem kendisiyle hem dünyamızla barışık. Neden böyle diyoruz; Aysel yürüyemiyor, çünkü engelli. Engelleri kim koyuyor bilinmez ama belden aşağısını istediği gibi hareket ettiremediği kesin… Hareketleri ne kadar kısıtlıysa yüreğinin derinliği, zihninin merhalesi o kadar yüksek. Düşünceyle yürüyor Aysel, beyin gücü her yere yetiyor. Ama asıl derdi başka Aysel’in: Kalbinde çocukluğundan kalma kocaman bir sızıyı taşıyor.
“Aşk engel tanımaz” klişesi, bu romanda gerçeğe dönüyor. Memo, Aysel’e sırılsıklam âşık oluyor. “Bir görüşte âşık olur mu insan?” Memo pek insani bir biçimde içsel çalkantılar, gelgitler yaşıyor. “Memo, o kız hasta!” diyor iç ses, “bir partiye gitseniz dans bile edemez o,” diyor aynı acımasızlıkla. Sınıfsal farklılıklar da zorluyor Memo’nun genç yüreğini. Aysel’in ailesi, Memo’nun bugüne dek hiç görmediği bir servetin sahibi… Her anlamda derin kontrast var aralarında. Fakat zamanı paylaşmak, iki genci daha da yakınlaştırıyor birbirine. Birtakım ailevi sırlar da bölüşülüyor bu arada. Yıllar önce işlenen bir suç, adım adım gündeme geliyor. Suç varsa suçlu da olması gerekmez mi? Serüven bir yerden sonra, ilgiyle takip ettiğimiz bir polisiye roman hüviyetine bürünüyor.
Kitabın dil ve anlatımındaki edebî nitelikten bahsetmeden evvel, Habip Bektaş’ın yazarlık geçmişini hatırlatmak isterim. Yazar hem çocuklar hem yetişkinler için yazıyor. Türkiye ve Almanya’da birçok kitabı yayımlanmış. Belki de bu yüzden eserlerinin hedef kitlesi için yaş ayrımı yapmak zor. Okur yelpazesi geniş ve açık. Birçok saygın edebiyat ödülünün sahibi Bektaş’ın bir romanı sinemaya uyarlanmış. Yazdığı oyunlar Almanya ve Türkiye’de sahnelenmiş. Bir romanı Yunancaya çevrilerek Atina’da da yayımlanmış.
Edebî olgunluğa ermiş bir yazarın metnini okurken insan ister istemez kapılıp gidiyor. Dilin, imgelerin ve deyimlerin yerli yerinde kullanımı, kurgusal birtakım aksaklıkları ve okura belki de zorlama gelecek yanları unutturuyor. Kahramanların psikolojik derinliği oldukça başarılı yansıtılmış metne. Sadece başkahramanlar değil, onların çevresi ve ailesi de yüzeyde kalmayan bir perspektifle işlenmiş.
Sonuç olarak, sevgiyi ve dostluğu esas alan bir hikâye kurmuş yazar. Engellerin olmadığı bir dünya düşlemiş; engelsiz bir arkadaşlığın, paylaşımın olabileceğini gerçekçi bir biçimde ispat etmiş metinde. Sevginin Gizli Tarifi, önyargısız bir dünya için gerekli. Üstelik çok da lezzetli!

 

 

 

Sevginin Gizli Tarifi
Habib Bektaş
Altın Kitaplar, 192 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

1991 yılında Lüleburgaz’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Çağdaş Yayıncılık ve Yayıncılık Yönetimi alanında yüksek lisans yapıyor. Edebiyat ve güzel sanatlar alanlarında yazdığı eleştiri, makale ve röportaj türündeki çalışmalar Ayrıntı, Duvar, Evrensel Kültür gibi dergilerde, BirGün gazetesinde ve kitap ekinde, ayrıca Bianet gibi çeşitli internet sitelerinde yayımlandı.

Yorum yaz