İyi Kitap

Çok okumak değil iyi okumak değil midir esas olan?

Yazan: Nilay Kaya

Hiç kitapların da bizler gibi nefes alıp verdiğini, içlerinde iyilerinin de kötülerinin de olduğunu, biz onları nasıl arayıp buluyorsak onların da okunmak istediklerinde bizi arayıp bulduklarını ya da tersinden, bazen okunmak istenmeyeceklerini ve saklandıklarını, bizler nasıl ideal kitabın peşindeysek onların da birer ideal okuyucu aradıklarını düşündünüz mü? Her kitabın bir ruhunun olduğunu hayal edelim, o zaman herhangi bir kütüphane, dev bir ruhhâne hâline gelir. Her ruh kendi ruh eşini arar. O yüzden bazı kitaplar alelade değil, kendilerini anlayan okuyucular arayışındadır. Bir kütüphanenin rafında, bir köşede, sessiz sedasız uyuklayan bir kitap düşünelim şimdi de… Yıllardır oradadır ama henüz onu kimse okumamıştır. Hiç okunmadıysa onu yine de bir kitap olarak sayabilir miyiz? Yoksa kitap olarak varlığının tescil edilmesi için okunması mı gerekir? Belki de okunmak istemiyordur, kim bilir…
Meksikalı yazar Juan Villoro’nun, Türkçeye Bülent Kale tarafından kazandırılan Vahşi Kitap adlı romanı, bizlere kitaplar, varoluşları ve evleri olan kütüphaneler hakkında akla hayale gelmeyecek, zihin açıcı sorular soruyor. Bizleri İskenderiye, Babil, Hogwarts ayarında birbirinden meşhur kütüphanelerden birisiyle tanıştırıyor ve elbette o kütüphanenin meftunları, o kütüphanenin içinde kaybolmaya hevesli birbirinden ilginç kahramanları ile.
Artık bir yetişkin olan hikâyemizin kahramanı Juan, on üç yaşında geçirdiği yaz tatilini bize anlatıyor. Patates püresi kokusuyla başlıyor hikâye. Bazı kokular bizleri anılara, yeniden yazılan ya da keşfedilen hikâyelere götürür. Anlıyoruz ki Juan ne zaman evde patates püresi kokusu duysa annesinin canı bir şeye sıkılmıştır ve evde bazı şeyler yolunda gitmiyordur. Juan, tam da yaz tatiline giriyor olmanın coşkusunu yaşıyorken, patates püresi hayra alâmet değildir. Nitekim çok geçmeden annesiyle babasının boşanmaya karar verdiğini öğrenir. Kendi deyişiyle, “o zamanlar boşanmak henüz moda olmadığı için” sık karşılaşılmayan bu durum onu hazırlıksız yakalar. Üstelik bu sebeple o ve kız kardeşi Carmen, yaz tatilini aileleriyle değil de farklı yerlerde geçirmek zorundadır. Tatilin getireceği teselliden de mahrum kalacaklardır. Hayatta bazen hayaller kurar, uykuya daldığınızda tatlı rüyalar görürsünüz. Bazen de uyku insana kâbuslar getirir. Tıpkı bu süreçte Juan’a olduğu gibi. Juan’ın kızkardeşi Carmen, yaz tatilini en yakın arkadaşının evinde geçireceği için “şanslıdır”. Oysa Juan, uzun zamandır görmediği, şehrin eski kısmında sadece kitaplarla kaplı eski bir evde yalnız yaşayan ve Juan’ın “biraz çatlak” bulduğu Tito Dayı’sında kalmak zorundadır. Hayallerin yerini hafiften kâbusların devraldığı bu dönem, Juan’ın hayatında belirleyici ve unutulmaz olacaktır.
“Bazı ayrıntılar yaşanır da hikâyeleri daha da sahici yapar.” Juan bu hikâyeleme gücünün farkında olarak bize başından geçenleri en can alıcı detaylarıyla anlatıyor, gerçek kılıyor: Tito Dayı’sının odalar dolusu kitaplarının nasıl labirentler oluşturduğunu, evdeki kedilerin huylarını, kütüphanelerin rutubetli kokusunu, yardımcı hanım Eufrosia’nın yaptığı türlü yemekleri… Bu arada bu evde yapılan yemeklerin de hayli kendine özgü olduğunun altını çizelim. Homeros omleti, Aristofanes yulaf ezmesi, Binbir Gece pastaları, Dante’nin cehenneminde flambe edilmiş krep gibi isimleri olan bu değişik tatlar, sadece birer isimden ibaret değiller, gerçekten de hikâyelerden yemeğe dönüşmüşler. Örneğin Homeros omletini, ozanın kör olduğunu unutmadan, ona saygı niyetiyle gözleri kapalı yapmak gerekiyor.
Juan, sadece Tito Dayı’sının değil, bu evdeki kitapların da bir benzerinin olmadığını kısa zamanda anlıyor. O zamana kadar kitap okumaya ancak televizyon izlemek kadar meyleden Juan, dayısının ve bu egzantrik kitapları sayesinde bir prinseps continuum olduğunu keşfediyor. Prinseps continuum okuyucular, okuma tutkusunun büyüdükçe giderek arttığı, okurken aldığı keyiften kulakları ısınan okuyuculara deniyor. Dayısı, Juan’ın özel bir okuyucu olduğunu bildiği için, onu kendisiyle birlikte labirent kütüphanesinde yıllardır kendini bir gösterip bir kaybolan Vahşi Kitap’ı bulma serüvenine sürüklüyor. Çünkü Vahşi Kitap’ın bulunması için onu iyi okuyacak, anlayacak okuyucuya ihtiyacı vardır. Sayfalarında kendini görecek, zihnini eşsiz bir şekilde işletecek, o kitabın beyaz sayfalarını kendisinin dolduracağı bir okuyucuya. Ve Vahşi Kitap da aslında bütün kitaplar gibi seni okumak istemektedir.
Juan, dayısının labirent kütüphanesinde, tıpkı bir şövalyenin Kutsal Kâse’yi arayış yolculuğuna çıkması gibi, Vahşi Kitap yolculuğuna çıkıyor. Zaman zaman kayboluyor, tıpkı bir şövalyenin bir leydiye âşık oluşu gibi o da âşık oluyor, tökezliyor, yeniden ayağa kalkıyor, kusurlarını görüyor, onları kabullenmeyi öğreniyor, kendisiyle ve ailesiyle yeniden ilişki kuruyor. Bu yolculukta karşısına kötü kitaplar da çıkıyor. Dayısı onları şöyle tanımlıyor: “Hayır, ben zarar veren ve başka kitaplara da saldıran kitapları kastediyorum. Onları tanımak kolay değildir çünkü hilebazlardır, asıl niyetlerini saklarlar. Eğer onları okursan sana güzel görünebilirler ama aslında sana başka kitapların söylediklerini unuttururlar. Büyük okurlar buna kanmaz ama bazen onlar bile bu unutuştan ve kötü niyetlerden yayılan zehri kabul eder.”
Çok okumak değil iyi okumak değil midir esas olan?

 

 

 

Vahşi Kitap
Juan Villoro
Resimleyen: Gabriel Martinez Meave
Türkçeleştiren: Bülent Kale
Can Çocuk, 272 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

Yorum yaz