İyi Kitap

Asi bir kuklanın haylazlıkları

Collodi en başından itibaren hikâyesini, asi bir kuklanın istekleri ile içinde yaşamaya başladıktan sonra onun bir parçası olmaya çabaladığı toplumun değerleri arasındaki çatışma üzerine inşa eder.

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Bu kadar çok kitabı ne yapacağımı çok merak eden kargocu dostum, evde olmadığımda kargoyu artık bizim koca kıza teslim ediyor. Bu
nedenle eve döndüğümde Kocabaş’ı hoplayarak bana kargoyu göstermeye çalışırken izlemeye bir süredir alışkınım. Fakat bu sefer eve
döndüğümde Kocabaş bahçeye girdiğimi bile fark etmeyecek kadar oyuna dalmıştı. Bahçede bir kuklayla koşturuyorlardı. Kuklayı tanır
gibiydim. O güne dek okumadığım bir kitaptan çıktığı aşikâr olsa da hiç yabancı değildi. Klasikler diye şöhret kazanmış, hepimizin adını
bildiği ama çoğumuzun hiç okumadığı kitaplar vardır ya, işte o meşhur klasiklerden biridir Carlo Collodi’nin Pinokyo’nun Serüvenleri. O
Pinokyo şimdi Kocabaş’ın sırtına binmeye çalışıyordu…
Pinokyo’yu ilk defa kırk beş yaşımda okudum. Ama Disney filmini çok daha önceleri izledim. Bunca sene sonra ancak şimdi anlıyorum
ki benim Pinokyo sandığım şey ile asıl Pinokyo arasında dağlar kadar fark var. Buna biraz içerlediğimi itiraf etmeliyim. Çünkü bugün
romanda okuyup etkilendiğim ve hatırlamaya değer bulduğum pek çok olay, Disney filmlerinde yok. Dahası çoğu karakter de Disney’in
Pinokyo’sunda tahrif edilmiş. Meselâ Pinokyo’nun babası Geppetto Usta, filmdekinin aksine romanda hiç de şirin ihtiyar bir adamcağız
değil. İki versiyon arasındaki fark o kadar açık ki Collodi’nin asıl hikâyesinin sonunda Pinokyo, “kestane rengi saçları, gök mavisi gözleri ve bayram sevinci içindeki yakışıklı bir çocuğun canlı ve zeki görüntüsü”ne kavuşunca insanda düpedüz bir hayal kırıklığı ve nedensiz bir tasa peyda oluveriyor.
Collodi en başından itibaren hikâyesini, asi bir kuklanın istekleri ile içinde yaşamaya başladıktan sonra onun bir parçası olmaya çabaladığı toplumun değerleri arasındaki çatışma üzerine inşa eder. Bu mânâda bu asi kuklanın maceraları, aslında ideal bir yurttaşın nasıl yetiştirileceğine dair ibretlik bir derstir. Bu nedenle Disney’inkinden farklı olarak asıl hikâye “Bir zamanlar bir odun parçası vardı,”
diye başlar. O odun parçasının oyulup bir kuklaya dönüşmesi de o kuklanın kendi tabiatına rağmen söz dinleyerek ve hatta itaat ederek nihayetinde kestane rengi saçlı ve gök mavi gözlü bir çocuk olması da hep Pinokyo’nun yazıldığı 1890’lardaki millî eğitimin hedeflerinin bir metaforu olarak okunabilir.
Neticede hepimiz eğitimin tornasından geçerek iyi birer yurttaş olmuyor muyuz! Daha bir odun parçasıyken asi ve haylaz olduğunun
ilk işaretlerini, Antonio Usta ile Geppetto arasında kavgaya neden olarak verir. Ardından Geppetto kendisinden bir kukla oymaya başladığında başına dertler açacak yaramazlıklarını da sergileme fırsatı bulur. Nitekim yürümeye başlar başlamaz Pinokyo’nun ilk yaptığı şey, bundan sonra da sık sık yapacağı üzere evden kaçmak olur. Bu haylazlığının bedelini polis tarafından tutuklanan Geppetto öder.
O hengâmeden kurtulup eve dönen Pinokyo, kendisine nasihat eden ve bir nevi sağduyunun sesi olan Cırcırböceği ile tartışır. Cırcırböceği ona, ana babasına karşı gelen çocukların bu dünyada artık gün yüzü göremeyeceğini ve sonunda mutlaka pişmanlığın acısını tadacaklarını söyler. Pinokyo ise Cırcırböceğini hiç umursamaz. Kaçmazsa sonunun diğer bütün çocuklar gibi okula gitmek olacağını söyler. Oysa bizim asi kuklamız ders çalışmak değil, gönlünce oynamak ve gezmek arzusundadır.
Bunu gören Cırcırböceği, Pinokyo’ya okula gitmeyi sevmiyorsa neden alnının teriyle ekmeğini kazanacağı bir meslek öğrenmediğini sorar. Pinokyo ise dünyada tek bir mesleğin ilgisini çektiğini söyler: “Yemek, içmek, uyumak, eğlenmek ve sabahtan akşama başıboş dolaşmak.” Cırcırböceği ise böyle yaşayanların sonunun her zaman ya hastane yahut da hapishane olacağını söyler. Pinokyo, on altıncı yüzyıldan itibaren verimliliği ve üretimi arttırmak üzere kafa patlatan modern düşünürlerin çoğunun savaş açtığı aylaklık ve tembelliğin
temsilcisidir. Ama ne yazık ki bizim asi kuklamız, modern etik ve ruha, meselâ bir Don Quijote gibi meydan okuyamayacaktır. Çünkü Collodi’nin niyeti tam da bu çalışma ahlâkını yüceltmektir.
Tembellere yaşama hakkı yoktur. Yoksullar yoksulluklarından bizatihi sorumludurlar, çünkü tembel oldukları için yoksuldurlar. Bunun için yoksul bir marangozun çocuğu olan Pinokyo’nun da disipline edilmeye ihtiyacı vardır. Michel Foucault’nun “büyük kapatılma” adını verdiği bu yeni dünya düzeninde okullar da fabrikalar da hapishaneler de hastaneler de aynı şeye hizmet etmektedir: çalışan ve üreten yurttaşlar yetiştirmek için bireyleri disipline etmek.
Romanın sonuna, yani pes edene kadar disipline olmaya direnen Pinokyo, elbette Cırcırböceğini dinlemez. Hatta tezgahın üzerinde duran çekici bir hışımla kapıp fırlatarak Cırcırböceğini öldürür. Okula gitmeye hiç niyeti yoktur. Aksine Pinokyo ısrarla kendisi olmak ister. Eve dönen Geppetto ise oğluna sabırla yaramazlık yapmaması gerektiğini, yoksulların çocukluktan itibaren bulduğu her şeyle yetinmesi gerektiğini anlatır. Sonunda Pinokyo ikna olur. Okula gidecektir. Ama alfabe kitabı yoktur. Geppetto sırtındaki eski ceketi satarak
oğluna bir alfabe kitabı alır. Pinokyo artık okula gidebilecektir.
Okula gittiği ilk gün fakir babasına bütün borcunu ödemek için çok çalışmaya, okuma yazmayı hemen öğrenmeye, ardından çok para
kazanmaya ve o parayla da altın ve gümüşten, düğmeleri pırlantadan bir ceket almaya karar verir. Lakin o gün ve ardından gelen pek
çok gün okula gidemeyecektir.
Çünkü o ne zaman akıllı, uslu ve iyi bir çocuk olmaya karar verse, her seferinde içindeki asi ruhunu baştan çıkaracak başka haylazlar
veya “Ahmak-kapan” köyü gibi yerler yoluna çıkar. Sonuç Pinokyo için hep hüsrandır; bazen hapse düşer bazen bekçi köpeği olmaya zorlanır bazense canını zor kurtarır.
Peri annesinin yanında tam uslu ve çalışkan bir çocuk olduğunu sandığımız anda Pinokyo, sınıfının en haylaz ve tembel çocuğu olan Fitil’in peşine takılarak okulun, öğretmenin, dersin, çalışmanın olmadığı Oyuncak Diyarı’na gider. Oyuncak Diyarı’nda hakikaten yüzlerce çocuk sabahtan akşama sadece oyun oynayıp eğlenir. İlk günler Pinokyo ve Fitil de bu aylaklığın keyfini sürerler. Tâ ki ikisinin kulakları uzamaya başlayıp, küçük birer sıpaya dönüşmesine kadar. Collodi bir kez daha bu hayatta çalışmadan rahat yaşamanın mümkün olmadığını göstermeye niyetlidir. Okula gitmeyen, dersten ve işten kaçan çocuklar sonunda birer “eşek” olmaya mahkûmdurlar. Daha sonra Pinokyo sıpa olmaktan kurtulsa da Fitil’in bir sıpa olarak can verdiği sahne hem iç acıtıcı hem de iç acıtıcılığı ölçüsünde ibretliktir.
Bütün bu maceralarında, Pinokyo’nun tahta bir kukladan et ve kana bürünerek gerçek bir çocuk olması; Odysseus’un yuvası İthaka’nın yolunu bulmaya çalışması, Frodo Baggins’in yüzüğü, yapıldığı Hüküm Dağı’nın ateşine atmak için çok çetin belalara katlanması ve Dorothy’nin güçlü bir kasırga tarafından getirildiği Oz Ülkesi’nden evine dönmek için serüvenlere atılması kadar heyecan verici bir arayış
ve yolculuktur. Sonu hariç. Çünkü kuklalıktan insanlığa terfiinde Pinokyo kendisi olma arayışından vazgeçer ve herkes gibi olur. Nasıl
odun parçasının yontulmasıyla kukla olduysa, şimdi de toplumsal ihtiyaçların ve millî eğitimin tornasından geçerek ideal bir yurttaşa dönüşür. Artık yalan söylediğinde bizim gibi onun da burnu uzamayacaktır.
Bu nedenle o eski ve cansız tahta kuklaya bakıp “Ne gülünçmüşüm kuklayken!” deyip ardından da “Doğru düzgün bir çocuk olduğum için ne kadar mutluyum şimdi!” dediğinde doğruyu söyleyip söylemediğini asla bilemeyeceğiz. Sanırım böyle bir sonun verdiği hüzünle olsa gerek, Kocabaş da bahçedeki cansız kuklayı önce koklayıp ardından güllerin dibine burnuyla eşelediği çukura gömüyor. Anlaşılan benim gibi o da asi kuklayı çok özleyecek.

 

 

 

Pinokyo’nun Serüvenleri
Carlo Collodi
Resimleyen: Carlo Chiostri
A. Bongini
Türkçeleştiren: Ümit Edeş
İletişim Yayınları, 288 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Yorum yaz