İyi Kitap

Geçmişin ve geleceğin tarihini yazan H. G. Wells

“Gerçek, kitabımdan bir sayfa kopardı ve eserlerimin yerine kendisi geçti.”
H.G. Wells

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Bilim ile edebiyatın, birbirine ters ve bambaşka istikametlere doğru kuvvetle akan iki ayrı akıntı olduğuna, sanırım ilk C.P. Snow İki Kültür’de dikkat çekmişti. Bir tür olarak bilimkurgu, bu iki akıntıyı kendisinde birleştirmiş gibi görünse de aslında bunu çok nadiren başarabilir. Bilimin ne tür işleyen bir faaliyet olduğunu, edebiyatın asli unsuru olan hikâye anlatmayı da unutmadan yazabilen az sayıdaki büyük yazardan biri olan
H.G. Wells (1866-1944), harikulade eserlere imza atarak “iki kültür”ü kendi roman ve hikâyelerinde ayırt edilemeyecek kadar bir araya getirebilmiş büyük bir yazı ustasıdır.

Bir benzerine ancak Dickens romanlarında rastlanabilecek hakiki bir yoksulluk ve sefalet içinde geçen çocukluğu ve gençliği süresince Wells, sırasıyla bir kumaş tüccarının ve eczacının yanında çıraklık, ardından da stajyer öğretmenlik yaparken bir yandan da öğrenimini sürdürdü. Biraz talihinin ve büyük ölçüde de dehasının yardımıyla bir burs kazanarak Londra’daki Fen Öğretmen Okulu’na girdi. Burada meşhur T.H. Huxley’nin yanında biyoloji eğitimi gördü ve orada geçirdiği üç yılda okulu bitiremese de daha sonra dışarıdan sınavlara girerek zooloji diploması aldı. Geçen bu sürede tüberküloza yakalandı ve ilk roman denemelerinde hüsrana uğradı. Kuzeni Isabel ile mutsuz olmaktan ziyade renksiz bir evliliği sürdürürken öğretmenliğe devam etti. Bu hayli karanlık ve umutsuz günlerde ciddi ve kanamalı bir rahatsızlık geçirince asla yazar olamayacağı ve hayallerindeki aşkı yaşayacağı kadını bulamadan genç yaşta hayata veda edeceği kaygısına yenik düştü. Nihayet büyük bir meydan okumayla önce öğretmenliği bıraktı, ardından da ileride evleneceği bir öğrencisiyle kaçtı. Bir evi zor geçindirirken, şimdi iki evi birden geçindirmek zorundaydı. Çok daha fazla çalışarak kısa sürede bir gazeteci ve hikâye yazarı olarak şöhret kazandı. Hem dönemi için hayal edilmesi hayli güç olan bilimsel gelişmeleri eserlerine konu ediyor hem de bu fantastik hikâyeleri çok canlı ve mizahi bir üslupla anlatıyordu. Nitekim eski eşini ve öğretmenliği bıraktığı 1895 senesinde yazdığı Zaman Makinesi muazzam bir başarı kazandı. Sonraki bir kaç yıl içinde birbirinin peşi sıra Şahane Ziyaret (1895), Dr. Moreau’nun Adası (1896), Görünmez Adam (1897), Dünyaların Savaşı (1898), Aydaki İlk İnsanlar (1901) ve Tanrıların Tohumu (1904) gibi Wells’i Wells yapan en bilinen ve yazarlığının doruğuna şahitlik eden çarpıcı romanlar yazdı. Fakat sonra yirmi yıldan fazla, kendisine haklı bir ün getiren fantastik düşüncelerden kendi isteğiyle uzaklaştı ve insanları eğitmek amacıyla ansiklopedik eserler kaleme aldı. Meselâ Tarihin Ana Hatları’nı (1920) bir yıl içinde yazdı. Ardından ona giriş mahiyetinde olan ama özeti de olmayan Kısa Dünya Tarihi’ni kaleme aldı. İnsanoğlunun Emeği, Refahı ve Mutluluğu (1932) gibi kitaplarında gittikçe derinleşen sosyal çarpıklıklara yönelik çözümler getirmeyi denedi. Açık İhanet’te (1928) dünyamızın farklı hükümetlerce yönetilen farklı ülkelere bölünmüşlüğünün tamamen tesadüfi olduğunu, bir gün insanoğlunun el ele vererek bu devlet formlarından kurtulacaklarını ileri sürdü. Bütünüyle yapay olan bu ulus ve devlet formlarının devrim olmadan da ortadan kalkabileceğini savundu. Nihayetinde bu bir idrak meselesiydi. Bu açıdan bakıldığında insan Anatole France’ın, Wells için “İngilizce konuşan dünyanın en büyük entelektüel gücü,” derken hiç de abartmadığını düşünebilir.

Bilimkurgu denildiğinde akla evvelâ H.G. Wells ve Jules Verne gelir. Hatta Oscar Wilde’a bir gün Wells sorulduğunda, “Jules Verne’in bilim adamı versiyonu,” dediği söylenir. Oysa bu iki isim pek çok açıdan örtüşmezler bile. Wells sosyolog rolünü benimsemeden önce, Swift ve Dickens gibi okurlarını baştan çıkaran büyük bir anlatıcı ve dil ustasıydı. Verne ekseriyetle gençler için yazarken, Wells her yaştan iyi okurlar için yazıyordu. Wells’in hikâyelerinden oluşan bir derlemeye yazdığı takdimde belirttiği üzere, ikisinin hikâyeleri arasında hiçbir edebi benzerlik yoktu. Verne’in kurguları gelecekte gerçekleşmesi muhtemel şeylere dayanıyordu, oysa Wells kurguları şayet imkânsız değilse bile gerçekleşme ihtimali hayli düşük olaylar üzerine inşa ediliyordu; yani Verne’in gerçekleşecek şeyleri önceden müjdeleyen düşlerinden farklı olarak, Wells kendisinin gerçekleşmeyen düşleriyle dünyayı büyülemeyi tercih ediyordu. Bu nedenle Borges bir yerlerde, Wells’in Aydaki İlk İnsanlar’ındaki aşırılıklara sinirlenen Verne’in hırsına yenik düşerek “Il invente!” (İcat ediyor!) dediğini okuduğunu söyler.

İlk kitaplarından Zaman Makinesi, Dr. Moreau’nun Adası ve Dünyaların Savaşı’nın üçü de bilinçli bir tercihle umutsuzlukla doludur. Oysa sonraki kitaplarından Tanrıların Tohumu, belirgin biçimde iyimserlikle bezenmiştir. Wells’in kendi ifadesiyle bu romanı, insani ilişkilerdeki ölçek değişikliğiyle ilgili bir fantezidir. Bugünlerde hepimiz bu ölçek değişikliğinin farkında olabiliriz ama muhtemelen 1904’te bu fikir kabul görmeyecek kadar rahatsızlık vericiydi.

Bilimin, çoğu kez yarattığı çözümlerden fazla sorun çıkarabilme niteliğini taşıdığını çağdaşlarından çok evvel fark eden Wells, bu romanında bilimsel gelişmelerin, kendi başarılarıyla gözleri kamaşmış insanlığı nasıl yıkıma götürebileceğini anlatır. İki tipik bilim adamı olan Profesör Redwood ile Bay Bensington, hiç kimseler farkına varmadan, “tanrıların tohumu” veya “devtohumu” da denen Herakleophorbia adını verdikleri bir buluş gerçekleştirirler. Amaçları bu tohumla daha zeki ve daha güçlü üstün insanlar ortaya çıkarmaktır.

Bunun için şehir dışında deney evi diye adlandırdıkları bir yer satın alarak, tohumu tavuklar üzerinde denemeye başlarlar. Bugün tavukhanelerde yedikleri ilaçlarla o günkü atalarından daha büyük olan dev tavuklara biz her ne kadar alışık olsak da 1900’lerin başında Londra’nın kırsalındaki köylüler deve kuşu boyutlarındaki tavukları görünce korkacaklardır. Deney evindeki civcivlerin bakıcısı olan Bay ve Bayan Skinner’ların pasaklılığı yüzünden tohum çok geçmeden etrafa yayılacak ve etraftaki bitki örtüsüyle beraber eşek arıları, sıçanlar ve böcekler de devasa boyutlara ulaşacaktır. Doğaya boyun eğdiren ama insanlığa boyun eğmeyen bilim yine kendi bildiği yoldan gitmeyi tercih edecektir. Redwood ile Cossar’ın kendi çocuklarını ve Bayan Skinner’ın torununu bu tohumla beslemesinin neticesinde sadece bitkiler ve hayvanlar değil, şimdi insanlar da kontrolün ve normalin ötesinde büyümeye başlayacaktır.

Bu tohumla beslenen devler ile biz “küçük” insanlar arasında büyük bir çelişki peyda olunca, devler devasa boyutlarından ötürü dışlanacaktır. Çünkü kültürümüzün, biz “küçük” insanların boyutlarına göre inşa ettiği her şey, hızla büyüyen yeni dev kuşaklarınca tehdit edilmekte ve devlerin kültürümüzün tarih içinde normal kabul ettiği boyutlarına dayattığı bu yeni ölçek kaos yaratmaktadır.

Wells, değişen ölçeklerin bir aradalığının var ettiği çelişki üzerinden bilimin sadece insanları büyütmeyeceğini, aynı zamanda insanlığın maruz kalacağı sorunları da büyüteceğini göstermeye çalışır. Bunu yaparken de her zamanki gibi hikâyesindeki tek bir unsuru fantastik kılar. Çünkü her şeyin ilginç olabileceği bir yerde hiçbir şeyin ilginç kalamayacağını bilecek kadar güçlü edebi sezgilere sahiptir. Bu sebeple de tohumla beslenen her canlıyı bir deve dönüştürürken, geri kalan her şeyi, can sıkıcı ayrıntılara boğmaktan çekinmeyecek kadar insani ve gerçek tutar. İşte bu büyük edebiyattır ve Wells de edebiyatı bilen bir yazardan çok, Borges, Wilde, Kipling, Hemingway gibi bizatihi edebiyattır.

Oysa Wells kendisinin büyük bir sanatçı olduğunu düşünmediği için eserinin de bir gün unutulacağına inanıyordu: “Her sanat eseri için görevini tamamladığı ve ifade ettiği anlamdan kalan son kırıntıları da yitirdiği bir zaman gelecektir.” Şükür ki bize çok zengin bir kütüphane bıraktı. Bu sayede her kuşak hâlâ bu zengin kütüphaneden rastgele aldığı bir Wells cildiyle onun muhayyilesinin ve edebiyatın imkânlarını bir kez daha keşfedebilme mutluluğunu yeniden tecrübe edebiliyor.

Tanrıların Tohumu
H. G. Wells
Türkçeleştiren: Murat Karlıdağ
İthaki Yayınları, 272 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Yorum yaz