İyi Kitap

Köklerimiz en kıymetli hazinemizdir

Her şey göründüğü gibi değildir…

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Kocakarı soğukları da bittiğine göre bahar gelmiş demektir. Bundan sonra Kocabaş yeşeren çimlerde güneşlenerek uyuklarken gelen kargocuyu artık daha coşkulu bir havlamayla karşılayabilir. Nitekim İclal Dikici’nin yeni romanı En Büyük Hazinem’i, tomurcuklanmaya başlayan dallar arasından gelen kuş cıvıltılarını bastıran koca kızın havlamaları eşliğinde elime alıyorum.

Roman, Pan Sanat Kampı’nın o dönemki misafirlerinin, tek tek, köyün girişindeki küçük bakkalın önündeki şirin çay ocağında buluşmasıyla başlıyor. Önce Çimen, onun kontrol saplantılı annesi ve kamp görevlisi Hüseyin ile tanışıyoruz. Ardından sırayla kampın diğer öğrencileri Sunaz, Derin, Deniz, Mavi, Atlas ve Kaya ile kamp müdiresi Selvi Hanım boy gösteriyorlar. İlk gece yemekteyken işittikleri patlama sesi ise o yaz kampının hiç de sıradan bir kamp olmayacağının habercisi oluyor. Yan masada oturan ve bu sesin dağda hazine arayan define avcılarının patlattıkları dinamitlerden geldiğini söyleyen çocuğun adı ise Kartal. İlk yazma dersinde, kendini en uzun şekilde düzgün cümlelerle tanıtan Yıldızay’ın da aralarına katılmasıyla romanın merkezi karakterlerinin hepsinin sahne aldığını düşünüyor ve aslında yanılıyorsunuz. Çünkü bu yaz kampı nasıl sıradan bir yaz kampı değilse, bu karakterlerin bazıları da aslında hiç göründükleri gibi değiller ve En Büyük Hazinem de buraya kadar vadettiklerinden çok daha fazlasını içinde saklayan bir roman.

Kampta macera arayan öğrenciler, köpeği Salvador ve kedisi Dali ile birlikte dedesiyle yaşayan Yıldızay’ı, kendileri gibi yaşamayanlara çoğumuzun reva gördüğü zulüm gereği garipsiyorlar. Kırıntı Nine’nin mezarına kamptaki yemek masalarından topladığı ekmek kırıntılarını ufalayan ve mezarın başında oturup kitap okuyan -bu kendilerine benzemeyen- kızdan korkuyorlar. Korkuyorlar ve sonra da korktukları için onunla alay ediyorlar. Bütün bunlar olurken de Yıldızay’ın dedesinin kaçak bir define avcısı olduğundan oldukça eminler. Başkaları hakkında çoğu kez önyargılarından ötürü bu kadar kesin kararlar veren herkes gibi, onlar da yanılıyorlar oysa.

Asıl suçluların define arama faaliyetlerine şahitlik ettiğimizde, Kene ve Üstat lakaplı iki kişiden oluşan bu çetenin, aslında telefonla bir patrondan talimat alarak Profesör’ü gizli hazineyi bulmaya zorladıklarını anlıyoruz. Ama her şeyin olduğu gibi net görünmesi için olayların biraz daha gelişmesi gerekiyor. Çok geçmeden define arayıcılarının patronlarının, vakti zamanında Profesör’ü bir komployla tarihi eser kaçakçısı olarak yakalatan, onun eski öğrencisi ve Pan Sanat Kampı’nın müdiresi Selvi Hanım olduğu meydana çıkıyor.

“Leylek” lakaplı Selvi Hanım, torununu öldürmekle tehdit ettiği Profesör’ü, kutsal kitabın bulunduğu kilisenin yolunu göstermek zorunda bırakıyor. Kene, onun talimatıyla yolu gizleyen yeşil kayayı dinamitle patlatıyor. Artık yer altındaki kiliseden kutsal kitabı alıp, yurt dışından gelen alıcılara satmaları için hiçbir engel yok. Ama planlar çoğu kez hayatın gerçeklerince çabucak alt edilebilir.

Dinamitin patladığı anda, oraya yakın başka bir mağaranın içinde, isminin İbrahim olduğunu öğrendiğimiz Yıldızay’ın dedesi de -çocukların şüphelendiği gibi- kazarak bir şeyler aramaktadır. Aradığı bir hazine değilse bile, bir hazineden çok daha kıymetli olan küçük bir sandık; çocukluğu, ailesi, annesinin kaçtıkları gece o mağaraya gömerken “bütün hayatımız bir küçük sandığa sığdı,” dediği kökleridir. Ama patlayan dinamitin etkisiyle mağaranın ağzı kapanır ve İbrahim Dede orada mahsur kalır. Gece olup dedesi gelmeyince şüphelenen Yıldızay, kamptaki arkadaşlarını ve has dostu Salvador’u yanına alarak, onu aramak için dağa çıkar. İşte o andan itibaren roman, bütün okurlarını şaşırtacak bir tempo kazanıyor. Çocukların “akbaba” diye dalga geçtikleri Hüseyin Abi’nin de aslında göründüğünden daha başka bir kimliği olduğunu tam da bütün gizemin çözüleceği anda öğreniyoruz.

Yer yer çok didaktik ve mesaj kaygılı olsa da En Büyük Hazinem’in temel teması, insanların ve olayların çoğu kez ilk bıraktıkları intibadan çok daha fazlasına sahip oldukları olsa gerek. Nitekim son sayfada Yıldızay’ın nasıl Yıldızay olduğunu öğrendiğimizde bunu daha iyi anlıyoruz. Hakikaten hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğini, burnuyla her şeyi uzun uzun kokladıktan sonra neye havlayıp havlamayacağına karar veren bizim Kocabaş zaten biliyor.

En Büyük Hazinem
İclal Dikici
Tudem Yayınları, 176 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Yorum yaz