İyi Kitap

Fantastiği gerçek kılan bir münzevi: H. P. Lovecraft

“İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur, en eski ve en büyük korku da bilinmeyenin korkusudur.”

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Kocabaş sadece veterinerimiz geldiği zaman korkuyor ve güya çaktırmadan küçücük bahçede koca cüssesini saklayarak kendini güvende hissedebileceği bir yer aramaya başlıyor. Köpeklerin, hayal gücümüzle ateşini sürekli beslediğimiz korkularımızın aksine, hayli somut korkuları var. Onlar neredeyse korkunun kokusunu alırken, biz zaten bu dünyaya atılmış olmaklığımızın verdiği o daimi kaygıyla bilinmeyenden, anlaşılmayandan, kültürümüzün inşa ettiği sağlam kalelerimizin gediklerinden her an sızabilecek kaosun gizemlerinden korkarak yaşamaya mahkûm gibiyiz. Böyle düşünüldüğünde edebiyatın, evrenin yaratılışına dair efsaneler ve kozmogoni ile başladığı söylenebilir. Bu da fantastik edebiyatın, realist edebiyattan çok daha eski olduğu anlamına gelir. Belki fantastik edebiyatın icrasını, realist edebiyatınkinden daha güç kılan da budur. İnsanlığın
bilinçaltının derinliklerindeki tazeliğini hiç yitirmeyen ve güçlerini müşterek ve anonim olmaktan alan mitlere, bir tek insanın sınırlı ve hastalıklı hayal gücünün ürünü olan yeni mitler katmak hiç de kolay olmasa gerek. Oysa yirminci yüzyılın başında yalnız ve münzevi bir genç adam böyle zor bir işin altından hakkıyla kalkarak, en güzel düşlerin arkasındaki en korkunç kâbuslardan kendi evrenini yaratmayı bildi ve gelecek kuşaklar nezdinde dehşetin ve doğaüstünün kapısını aralayan usta bir yazar olarak kabul gördü. Kocabaş’ın veteriner kadar korkutucu bulmadığı için koklayıp bıraktığı elimdeki kitap, işte bu gotik edebiyatın zirvesi sayılan H.P. Lovecraft’ın beş hikâyesinden oluşuyor: Cthulhu’nun Çağrısı ve Diğer Tuhaf Öyküler.

20 Ağustos 1890’da doğduğu ve kırk yedi yaşında bağırsak kanserinden 15 Mart 1937’de öldüğü Providence, Rhode Island’da geçen kısa ömrü boyunca Howard Phillips Lovecraft, dehşetin egemen olduğu fantastik ve tuhaf elli bir hikâye yazmıştır. Üç yaşında okumayı öğrenen; dört yaşında Grimm Kardeşlerin masallarını okuyan, oradan Bin Bir Gece Masalları’na terfi eden ve odasında kurduğu şark köşesinde Abdul Alhazred takma adıyla oturan; yedi yaşında boynuzlu ve keçi ayaklı bir Pan olmayı düşleyecek kadar mitoloji tutkunu olan; sekiz yaşındayken kendi ifadesiyle Poe’ya “çarpan,” ardından kimya ve astronomiyle başlayan bilim ilgisiyle materyalist ve ateist olan Lovecraft, hikâyeleri kadar “tuhaf” bir çocuktur. Okuldan sağlık sorunları nedeniyle çok erken ayrılan Lovecraft, genç yaşta gazeteciliğe başlar. Ömrü boyunca geçinmek için çoğu kez “hayalet yazar” olarak daha vasat yazarların imzasıyla yayınlanan sipariş kitaplar yazmak ve başka yazarların kitaplarının redaksiyonunu yaparak yayına hazırlamak zorunda kalır. 1924’te yaptığı ve ancak iki sene süren evliliği dışında hep bir münzevi olarak yaşar. Gece geç saatlere kadar okur, yazar, çalışır ardından da gündüzleri uyur. Ciddi olarak hikâye yazmaya 1917’den sonra girişir. Popüler bir korku edebiyatı dergisi olan Weird Tales (Tuhaf Hikâyeler), onun bu ilk hikâyelerini 1923 gibi satın almaya başlar. Çok geçmeden Robert E. Howard ve Clark Ashton Smith’le birlikte Weird Tales’ın önde gelen üç kalemşorundan biri olur. Daha sonra “Lovecraft çevresi” olarak da bilinen ve kendisinden etkilenen yazarları etrafında toplayan bir entelektüel grubun merkezinde yer alır. Kendisi sosyal hayatın içinde hiç yer almayan, tipik bir asosyal kişi olmasına rağmen, nicelik ve nitelik olarak hikâye ve makalelerinden çok daha ağır basan ve sayısı yüz bini bulan mektupları, yakın ilişki kurduğu bu edebî ve entelektüel dostları için kaleme alır. Tuhaf olan, bu tuhaf hikâyelerini kendi sağlığında, dergiler dışında asla bir kitap olarak yayınlamamasıdır. Çünkü Lovecraft, hikâyelerinin olması gerektiği kıvama eriştiğinden asla emin olmamıştır.

En başından itibaren ilk göz ağrısı olan Edgar Allan Poe, Lord Dunsany ve Arthur Machen’ın fantastik hikâyelerinin etkisi altındadır. İçe kapanık ve münzevi hayatının etkisi hikâyelerinin cansız, sıkıcı, soğuk ve diyalogdan yoksun üslubuna sirayet eder. Hikâyelerinde çok büyük bir karakter çeşitliliği olmadığı gibi, neredeyse hiç kadın karakter de yoktur. Zaten yüzyıl sonra Eco’dan Carpenter’a kadar birbirinden hayli farklı yazarlar üzerinde bu kadar etki bırakmasının sebebi de üslubundan ziyade zamandan ve mekândan azade bir dehşet türü yaratması ve kendi mitini inşa edebilmesidir.

Sıradan gerçekle, yani gerçek olduğuna inanılan olguların dünyasıyla çok da ilgisi yoktur. Daha çok tarih öncesi kadim zamanlardan kalmış, belki de uzak yıldızlardan bu dünyaya gelmiş olan ve içinde yaşadığımız gerçekliğin derinliklerinde bir yerde hâlâ nefes alan, bilinmeyen, anlatılamayan ve adlandırılamayan, üstelik hiç de tekin olmayan varlıklarla ilgilenir. “Bütün hikâyelerimin temeli sıradan insan yasaları ve duygularının genel olarak kozmosta hiçbir geçerliliği de önemi de olmadığı şeklindeki temel önermeye dayanır,” demesinin sebebi de budur.

Yaşadığı çağa ait olmayan, insanlardan ve bilhassa karşı cinsten uzak duran, ilişkilerini yüz yüze değil de mektuplar üzerinden kuran Lovecraft kelimenin tam mânâsıyla yalnız bir adamdır. Bunu da en iyi 1921’de yazdığı ama Weird Tales’da 1926’da yayınlanan “Yabancı” (“The Outsider”) adlı kısa hikâyesinde görürüz. Aslında tipik bir Gaspar Hauser vakıasını çağrıştıran bu hikâye, Lovecraft’ın kendi dışlanmışlığı ve yabancılığını da ele veren basbayağı otobiyografik bir metindir. Hikâye şu satırlarla açılır: “Mutsuzdur o kişi, çocukluk anıları yalnızca korku ve üzüntü getiren. Zavallıdır o kişi, geriye baktığında kahverengi perdeleri ve dizi dizi çıldırtıcı eski kitaplarıyla büyük ve kasvetli odalarda geçen yalnız saatleri (…) gören. Tanrılar bana böyle bir kader verdi işte; bana sersemlemiş, düş kırıklığına uğramış; budala, mahvolmuş kişiye.” Ve açıldığından çok daha karamsar ve kaderini kabullenmiş şu satırlarla da kapanır: “Hep biliyorum ki bir yabancıyım ben; bu yüzyılda ve hâlâ insan olanların arasında bir yabancı.” Estetiğin ve düşüncenin tarih içindeki serüveninde karşımıza çıkan pek çok lanetliden biridir.

Hem babasını hem de annesini yirmi üç sene arayla aynı akıl hastanesinde kaybeder. Kendisi de delirmekten ve akıl hastanesine düşmekten korkar. Tarih boyu karşımıza çıkan pek çok deha gibi Lovecraft da kendi korku, tutku, zaaf ve hastalıklarından bir benzeri olmayan, biricik ve sadece kendisine ait bir evren yaratır. Lovecraft bir mit anlatıcı değil, mit yaratıcıdır. Yarattığı en büyük mit de kuşkusuz yirmili ve otuzlu yıllarda yazdığı on üç hikâyeden oluşan “Cthulhu Efsanesi”dir. Zaten okuduğum kitapta da “Cthulhu Efsanesi”ne temel teşkil eden bu hikâyelerden beşi yer alıyor: “Cthulhu’nun Çağrısı” (1926), “Charles Dexter Ward Vakası” (1927), “Uzaydan Gelen Renk” (1927), “Karanlıkta Fısıldayan” (1930) ve “Deliliğin Dağlarında” (1931).

İçinde gerçek canavarlardan çok kendi muhayyilesinden fışkıran canavarlar, iyinin yokluğundan çok onu da kuşatan derin ve kozmik bir kötülük, meçhulden kopup gelen ve ışığı yutan karanlıklar olan bir evren inşa eder. Meselâ devasa, yeşil, ahtapot benzeri ama kanatları da olan Cthulhu, dördüncü boyuttan gelme bir canavar tanrıdır ve sadece “yüce eskiler”den biridir. Azathoth, Yog-Sothoth, Nyarlathotep, Hastur ve Shub-Niggurath, bu dehşet mitinin diğer tuhaf ve bu dünyalı olmayan mahlukatıdır. Bu canavarlara ilaveten bütün dehşetli olayların vuku bulduğu bir şehir olan Arkham’ı ve yaşanan bütün bu dehşeti anlatan yasak ve lanetli metinleri kitaplığında barındıran Miscatonic Üniversitesi’ni yoktan var eder. Fakat bu kütüphane için kitaplar da bulması gerekir. Lovecraft kurduğu mitolojiyi daha da kuvvetlendirmek için kahramanlarının kara büyüyü öğrendikleri pek çok kaynak metin de yaratır. Kendi muhayyilesinin ürünü olan ve asla var olmayan bu kitapların en ünlüsü deli Arap Abdul Alhazred’in 730 yılında Şam’da yazdığı ve “Sonsuzluğa uzanan bir tek ölüler değildir,/ Sonsuz çağları deviren ölüm bile ölebilir,” gibi hayli muğlak dizeler içeren Necronomicon’dur. Üstelik Lovecraft sadece böyle karanlık bir kitabı uydurmakla da yetinmez. Bir de bu kitaba tarihçe çıkarır: Meselâ Necronomicon 950 yılında Theodorus Philetas tarafından Grekçeye tercüme edilir; 1050 gibi Patrik Mihail bu Grekçe nüshayı yakar ve bu esnada Arapça metin de kaybolur vb.

Şehirler, bu dünyaya ve zamana ait olmayan tanrılar, üniversite kütüphanesi, o kütüphanenin raflarındaki yasak ve lanetli metinler; işte bütün bu muhayyel icatlarla Lovecraft bugün bile okurlarını baştan çıkaran müthiş bir dehşet evreni inşa eder. “Pickman’ın Modeli” adlı hikâyesinin kahramanı, salt canavarlar çizen inanılmaz bir hayal gücüne sahip ressam Pickman’ın, aslında tümüyle gerçekçi olmasına ve mahzenindeki açılan bir kapıdan çıkan ve kendisine poz veren yer altı dehşetlerini aynen gördüğü gibi çizmesine benzer şekilde, Lovecraft’ın kendi iç dünyasından hareketle inşa ettiği evren mitosu da bütün fantastik imalarına rağmen, gayet inandırıcı ve gerçektir. Neredeyse yüz sene sonra hâlâ Lovecraft’ı aynı heyecanla okuyor olmamızın sebebi de zaten bu olsa gerek: İlk günkü gibi taze ve olağanüstü!

Cthulhu’nun Çağrısı ve Diğer
Tuhaf Öyküler
H. P. Lovecraft
Türkçeleştiren: Kerem Sanatel
DeX Kitap, 560 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Yorum yaz