İyi Kitap

Dürbünü tersine çevirince

Tim denizi çok seviyor, ama denizin üzerinde değil, kıyısında olmak istiyor. Gerçekten de bazı aşkların en güzeli uzaktan sevmekten geçmez mi?

Yazan: Nilay Kaya

Denizler ne hikâyelere gebe… Denize açılan gemicileri, seyyahları, korsanları, deniz canlılarını, gerçeküstü deniz ırklarını ve tonlarca serüvenlerini düşünün. Ama bir de bu mevzunun deniz kıyısında kalanlar kısmı var. O kıyılarda gemilerin ardından mendil sallayanlar mı ararsınız, umutla bir geminin görünmesini bekleyenler mi; kıyıya vurmuş, içinde mektup olan bir cam şişe bulanlar mı yoksa hayatı boyunca uzak denizlere açılmanın hayalini kuranlar mı? İnsana, kıyıda kalanların hayatları, Kaptan Sinbad’ınkiler kadar tatlı tuzlu olamazmış gibi gelir hep. Hâlbuki herkes macera aramak istemeyebilir. Ya da paha biçilmez maceralar, insanı kıyıda da pekâla yakalayabilir. Hollandalı meşhur çocuk edebiyatı yazarı Paul Biegel’in Küçük Kaptan adlı romanı denizdekilerin maceralarını konu edinirken, Türkçeye ilk kez çevrilen Lodosçu Tim kıyıdakilerin hikâyesine odaklanıyor.
Tim’in bir sürü abla ve ağabeyden oluşan kocaman ailesinde herkes denizci. Kimi kaptan kimi tayfa kimi aşçı kimi ise dümenci… Tim ise çalışma zamanı gelip çattığında denize çıkmayı reddediyor. Bütün ailesini şaşırtan Tim’in denize açılmaya neden bu kadar karşı çıktığı pek anlaşılmıyor. Ona bunun nedenini sorduklarında Tim’in verdiği tek cevap, “Çok dalgalı,” oluyor. Aslında bu durum onu üzüyor çünkü Tim denizi çok seviyor ama denizin üzerinde değil, kıyısında olmak istiyor. Gerçekten de bazı aşkların en güzeli uzaktan sevmekten geçmez mi? Güzel olan şu ki, ilk başta denizden ve dalgalardan korkmaması için telkinlerde bulunsalar da aile üyeleri Tim’in denize çıkması konusunda ısrarcı olmuyor, yani kararına saygı duyuyorlar. Ne de olsa birisinin de kalıp eve göz kulak olması gerekiyor. Ve on iki yaşından itibaren Tim’in yeni sorumluluğu denizi seyredip rüzgâr durumunu haber vermek ve evi derli toplu tutmak oluyor. Ama başından, belki de türlü gemilerde binbir denizlere açılan aile fertlerinin yaşadıklarından daha tuhaf olaylar geçiyor.
Aziz Patrick heykelinin Vikingler tarafından çalınan tacından Patagonyaca bir define haritasına; başa türlü bela açmaya müsait nesneler, sessiz sakin lodos nöbeti tutan Tim’in kıyısına vuruyorlar. Ailesinin yokluğunu fırsat bilerek çıkıp gelen korsan amcası Taddeus’la uğraştığı yetmiyormuş gibi, çalınan tacı katedraldeki sahibine teslim etmek, kötü korsanların defineyi bulmasını önlemek, korsanlar aracılığıyla hizmetçi olarak alıp satılan Bretonyalı kadınları kurtarmak gibi kahramanlıklar yapmak zorunda kalıyor. Gemicilere musallat olan muzır arkadaşlarından çok farklı olan bir denizkızını bir müddet evinde bir leğende misafir ediyor; birlikte muzır deniz ırkını yola getiriyorlar. Kendi başının çaresine gayet iyi bakabildiği ve her macerasının sonunda ev bir şekilde derli toplu kalabildiği hâlde annesiyle babası bir gidişlerinde, hem ona bakması hem de ders vermesi için yanına Priscilla öğretmeni bırakıyorlar. Her fırsatta Tim’den puan kıran, çatlak görünümlü Priscilla zaman içinde Tim’in hiç de aklına gelmeyeceği kadar eğleneceği ve büyük bir macerayı birlikte göğüsleyeceği bir kişi olup çıkıyor, üstelik sonunda Priscilla öğretmeninden aldığı notlar da yükselmeye başlıyor.
Göründüğü gibi çıkmayan sadece Priscilla değil, romandaki çoğu karakter aslında bu özelliğe sahip. Geertruida Wendelina Anneveronika Van Wiel tot Spaak adlı, Vatikan’daki Papa’dan ödünç aldığını söylediği kargasıyla birlikte takılan kıza ne demeli? Çocuklara kötü davranılan bir yetimhaneden kaçan bu kız, romandaki belki en karmaşık karakterlerden biri, zira Tim’in de bizim de onunla ilgili izlenimlerimiz an be an değişiyor. Bu da yazarın can alıcı karakter ve dramatik gerilim oluşturmadaki başarısını gözler önüne seriyor.
Aile, okul, kilise, yetimhane gibi modern toplumun temel kurumlarının, meslek seçme gibi elzem bir meseledeki “normallik” kriterlerinin bu kadar etkili bir şekilde sorgulandığı, ancak bu “sorgulamanın”, hikâyenin temposu ve albenisi sayesinde en ufak bir şekilde hissettirilmediği bir romanla karşı karşıyayız. Romanın büyülü nesnesi olan geçmişi gösteren dürbün, bu hikâyede Tim’in maceralarına yepyeni boyutlar katıp hikâyeyi genişlettiği gibi, okura kaleydoskop dürbününe bakıyormuş hissi ve keyfi veriyor. Kaptan babası açık denizlerde ne idüğü belirsiz bir yerlerde olan ve kendi başına bir evde yaşayan Pippi Uzunçoraplı’nın maceraları akla geliyor. Pippi, günün birinde denizlere açılıyordu.
Biegel ise kitabın sonunda Tim’in bir gün denize açılıp açılmadığını bize özellikle bilmediğini söylüyor. Ama zaten kitabın sonuna gelindiğinde pek çok sorunun önemi kalmıyor: Gitmek mi, kalmak mı? Normal mi, değil mi? İyi mi, kötü mü? Önemli olan dürbünü tersinden çevirip hayata bakmak…

Lodosçu Tim
Paul Biegel
Resimleyen: Annemarie van Haeringen
Türkçeleştiren: Mustafa Özen
Can Çocuk Yayınları, 208 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz