Yazar, bizlere asıl meselenin teknik bir ilerleme değil, bir başkasının acısını duyumsama ve “birlikte” var olma yetisi olduğunu hatırlatıyor.
Günümüz çocuk ve gençlik edebiyatında distopyalar geniş bir yer kaplıyor. Bu türün dikkat çeken isimlerinden Luigi Ballerini’yi diğerlerinden ayıran en önemli özellik ise yazarlığının yanı sıra tıp doktoru ve psikanalist olması. İnsan ruhunu yakından tanımasını sağlayan bu uzman kimliği, Ballerini’nin kalemini çok daha etkili kılıyor. Yazar, inşa ettiği kurgusal evrenlerde sadece teknolojik bir gelecek tasviri sunmuyor; bu tasvirin odağına insan kalmanın hayati önemini ve etik zorunluluğunu yerleştiriyor.
Ballerini’nin Mira Her Şeyi Bilir’le başlattığı serüven, İkinci İnsanlık’la bambaşka bir boyuta evriliyor. Bu yeni roman, bir devam kitabı olmanın ötesinde, insan türünün yok oluşundan sonra başlayan ürpertici ve bir o kadar da umut dolu bir “yeniden doğuş” hikâyesi.
Yapay zekânın kuklası olan insan
İnsan, kendi eliyle yarattığı yapay zekânın kuklası olmuştur âdeta. Yaptığı her işi teknolojiye devreden insan, en sonunda bedenini de ona teslim etmiştir. Bu teslimiyet, romanda şu sarsıcı satırlarla tasvir edilir: “Her şey, insanların çok külfetli, tehlikeli ya da yalnızca tekrarlamalı görüldüğünden artık yapmak istemedikleri işleri yapay zekâlara bırakmalarıyla başladı. Böylelikle makineler (…) adım adım önce maden eritme ocaklarını, tarlaları, atölyeleri, depoları, mutfakları, ameliyathaneleri, kontrol kulelerini ve uçak kokpitlerini devraldı…”
Ballerini’nin bu cümleleri, aslında günümüzde “hayatı kolaylaştırmak” için attığımız her adımın bizi kendi hayatımızda birer figürana dönüştürebileceğinin habercisidir. Yazar, insanların androidleri sevmeye başlamasını ve “gerçek sevgiyi basit davranışsal modellerle karıştırmasını” geri dönülemez bir hata olarak tanımlar. İnsanlık ekosistemi ve güvenliği androidlerin eline bıraktığında, aslında sevgiden yoksun bir mekanizmaya ruhunu da devretmiştir.
Mira Her Şeyi Bilir’de bu teslimiyetin sinsi aşamasını anlatan yazar, İkinci İnsanlık’ta bizi “insan sonrası” bir dünyanın kucağına bırakıyor. Artık yeryüzü, bir yapay zekâ ağı olan “Uno” tarafından yönetilen android bilinçlerin, yani “Yüklenmişler”in sahnesidir. Ballerini, burada sarsıcı bir soru soruyor: Bedenimiz mi bizi insan yapar, yoksa o bedenin içindeki anılar ve duygular mı?
Benzersiz ve “birlikte” olabilmek
Bu yeni düzende özgür düşünceye yer yoktur; orada yalnızca “doğru ya da yanlış veri” hüküm sürer. Kimsenin bir ötekinin ne hissettiğiyle ilgilenmediği bu mekanik evrende, Ballerini’nin karakterlerine yüklediği “insan kalıntısı” bir gülümsemede, anılarda ya da beklenmedik bir sistem hatasında kendini ele verir. Karakterler 18. duyguyu, yani “ümit etmeyi” keşfettiklerinde, bu duygunun ancak “birlikte” mümkün olabileceğini de anlarlar.
Bedenlerinde kapana kısılmış bu insani özü keşfeden kahramanlar, insan olmanın tanımını yeniden yapar: “Belki de insan olmak tam da bundan ibaretti: ötekilerle aynı ama benzersiz olabilmek, herkes gibi ama aynı zamanda özel olabilmek, birlikte olabilmek ama her zaman birey kalabilmek.” Sisteme tam entegre olmaları beklenen birer “Yüklenmiş” olsalar da, bedenlerin DNA’sına kazınmış o eski hatıralardan ve vicdan azaplarından kaçamazlar. İşte romanın asıl çatışması burada başlar: Teknolojinin sunduğu acısız sanal dünya mı, yoksa insanın ölümlü ama “duyguya” dayalı o sancılı gerçekliği mi?
Mitolojinin rehberliği ve etik pusula
Ballerini, bu teknolojik distopyanın kalbine antik bir ruh üflüyor. Karakterlerin sistemin dışına çıkma çabasında, Ovidius’un Dönüşümler ve Apuleius’un Başkalaşımlar adlı eserlerini birer rehber olarak beliriyor. Psykhe ve Glaukos mitleri, karakterlerin “insanlıklarını” keşfetme sürecindeki etik pusulaları hâline geliyor. Ballerini, insanın sınırlı bir bedende yaşamasının getirdiği “arzu” ve “vicdan” gibi kavramların, en kusursuz yapay zekâ tarafından bile taklit edilemeyecek birer “sistem hatası” olduğunu vurguluyor. Antik mitlerdeki insanın özgürleşme çabasını, bugünün ekran bağımlılığıyla karşı karşıya getiren yazar, gerçek bir “insanlık” tanımına ancak ekranların sunduğu sanal mutluluklardan vazgeçip bedenin ve belleğin gerçekliğine dönmekle, yani “hata yapmayı, acı çekmeyi ve umut etmeyi” cesurca savunmakla ulaşılabileceğini hatırlatıyor.
Ballerini’nin bu ustalıklı anlatısı, kalbimizin derinliklerindeki o manipüle edilemez alanı savunuyor. Karakteri Marilyn aracılığıyla da bizlere şu vasiyeti bırakıyor: “İkinci insanlıkta herkese yer olması, bedenlerin kusurlardan yoksun ve mükemmel olmasının gerekmemesi (…) bizi özellikle duygulandırıyor. Her gün deneyimlediğimiz zorlukları ve sınırlamalarıyla, hepimiz bir bütün olarak insanlığımızın kıymetini bilmeyi öğrendik.”
Yazar, bizlere asıl meselenin teknik bir ilerleme değil, bir başkasının acısını duyumsama ve “birlikte” var olma yetisi olduğunu hatırlatıyor. İkinci bir insanlık kurgusuna gerek kalmadan insanlığını korumak; bir gülümsemeye sadakat duymak, seçimlerimizin sorumluluğunu almak ve “ötekine” olan bağımızı korumaktan geçiyor. Çünkü dünya, içinde “biz” olmadığımız sürece boş bir sahneden ibarettir.


İkinci İnsanlık
Luigi Ballerini
Türkçeleştiren: Tülin Sadıkoğlu
ON8 Kitap, 192 sayfa

