İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Metin çevirisinde yapay zekâ

Tam bir yazılı çeviri, bir yazı deneyimi, edebî deneyim elde etmek için yazı aracının internetten, hipermetin ortamından ayrı olması ve el emeğinin kullanılması gerekiyor.

Yapay zekâ konusunda sorduğunuz sorular çok zamanlı geldi, çünkü üniversitede, öğrencilerle bu konuları tekrar tekrar tartışıyoruz. Yanıtlar da yıldan yıla değil aydan aya değişiyor. Beklenen şeyler beklenmedik bir hızla gerçekleşiyor.

Bilimkurgu alanında robotları, süper akılları, bilinçli bilgisayarları, yapay zekâyı Bradburyler, Asimovlar, Stephensonlardan beri bekliyorduk, ben de Boşvermişler: Bir Bilimkurgu Üçlemesi (1992-5) adlı roman üçlememin üçüncü kitabı Bu Kitap’ta robotların, siborgların gelip insanın gereksizleştiğini ilan etmesini anlatıyordum, gözlük biçiminde hologram çeviri makinelerini hayal etmiştim; ama bunları gözümüzle göreceğimizi düşünmemiştim. Çeviribilim adlı dergide 2005’lerde Star Wars robotlarının çeviri yeteneğini, çeviri belleklerini, bunların çeviri büroları dışında yayıncılık alanında da kullanılabileceğini konuşuyorduk; hatta bu konuda bir deney yapıldı, üç kişinin ortak Türkçe Sherlock Holmes çevirisi bir çeviri belleğiyle standartlaştırıldı. Bu arada çeviri intihallerini çalıştık ve bu çalışmamızı makine çevirilerine yönelttik ve daha GPT ve Transformerlar, sonra da YZ dediğimiz Akıllı Sohbet Yazılımları ortaya çıkmadan önce makine çevirilerinin edebiyata etkisini inceledik. Sonra da insanın çeviri emeğinin anonim olarak kullanılmasına karşı gerçek insanın üslubunu koruyan makine çevirisi mümkün mü diye araştırdık. Ama aklımıza gelmeyen tek şey bir salgınla evlere kapanmamız ve ardından bu sohbet yazılımlarının ücretsiz olarak yeryüzüne dağıtılması, teknolojik dönüşümün hızlanmasıydı. Arama motorlarından sohbet yazılımlarına geçmemizi böyle anlamalıyız, Web 2.0’dan hızla YZ’ye geçtik.

O yüzden bugün YZ kullanıyor muyuz, kim ne kadar kullanıyor sorusunu aştığımızı düşünüyorum; ben ‘72 doğumluyum, ev bilgisayarı ve internete doğmadım, görece doğal, siborglaşmamış kalabildim; ama ona doğan nesilden, ‘85 sonrasından itibaren siborglaşmış, zekâsı makinelerle ve yapay zekâyla birlikte gelişmiş yeni insanların ortaya çıktığını kabul etmemiz gerekiyor. Nasıl çevirmen olunur’un yazarı Douglas Robinson, “siberçevirmenler” diyordu bunlara ki daha da öteye geçti süreç. Bizim ya da onların yapay zekâyı değil, doğal zekâyı ne kadar kullandığımızı soracağımız bir yerdeyiz. Telefonunuzdan ne kadar uzak kalabiliyorsunuz, evdeki kitaplığa gidip sözlüğü almak yerine netteki sözlüğü mü açıyorsunuz, odaklanma süreniz ne kadar, yazı yazma tarzınız değişti mi? 1990’larda üniversiteye gittiğimde gençlerin ve halkın kitap okumaması konuşulurdu, şimdi herkes okuyor, seyrediyor, dinliyor, yazıyor sabahın erken saatlerinden itibaren telefonlarındaki yazıları, görüntüleri. Halkımızın ekran okuryazarlığının az olduğuna dair bir yakınma duyuyor muyuz?

Yani yapay zekâ kullanımıyla ilgili soruyu tersine çevirmek lazım bence, “Kullanmıyor musunuz, nasıl yapıyorsunuz bunu?” diye sormak lazım insanlara. Ben yapabiliyorum, çünkü kullanılmayan bir dönemde kavuştum edincime, mesleki yeteneğimi ondan önce kurdum. Ama şimdi, açık ücretsiz makineler ortamına doğan birini, onları kullanmadan işini yapmaya ikna etmek çok güç.

O zaman nasıl kullanmalı, nasıl bir ortaklık kurmalı makinelerle? Şimdi, yapılması gerekense şu kanımca: Çeviri öğrencilerine (ben profesyonel çevirmenliğin öncelikle ilgili dil bölümü ve çeviribilim, mütercim-tercümanlık mezunları tarafından yapılması gerektiğini savunanlardanım) elle, kalem kâğıtla çeviri yapma yeteneği kazandırılmalı, bunun için ders çalışmaları olmalı. Sözlüğü elektronik kaynaklardan kullansalar bile, çevirecekleri metnin bağlamını internetle ya da sohbet makineleriyle (ChatGPT, Gemini vb.) araştırsalar bile kalem kâğıtla (ya da daktiloyla) çeviri çalışması yapma becerisi edinmeleri lazım. Tam bir yazılı çeviri, bir yazı deneyimi, edebî deneyim elde etmek için yazı aracının internetten, hipermetin ortamından ayrı olması ve el emeğinin kullanılması gerekiyor.

Bu deneyim yoksunluğunu, öğrencilerden bir ödev istediğiniz ve gönderilen çalışmaların makineden çıkarıldığını fark ettiğiniz zaman görebiliyorsunuz. Her ödev değiştirilmiş olabilir, makinenin verdiği yanıtı her biri farklı biçimlerde, biraz düzelterek, neredeyse tanınmaz hâle getirerek teslim etmiş olabilir; ama bu tip metinlerin hepsinde makinenin ortak yanıt tarzı, hatası, bilgiç sesi kolayca duyuluyor. Buna karşılık makineden bilgi almış ve onun da katkısıyla kendi ödevini yazmış olan öğrencinin sesi farklı oluyor.

Bu ortamın getirdiği etik, ahlaki sorunları genellikle müşteri, alıcı açısından değerlendirmeye alışkınız, fakat bence daha ciddi bir sorun var; kişinin deneyimden yoksun kalması, harcamadığı emekle kendini ortaya çıkarması, bir iş, meslek edinmesi büyük kişilik sorunlarına, varoluşsal kaygıya kadar uzanacaktır. Babasına yaptırdığı ödevi getiren ilkokul öğrencisi, makineye yaptırdığı ödevi getiren üniversite öğrencisi, makinenin çevirisini teslim eden çevirmen hep aynı kişisel sorunlara sahip. Özümsemediği, deneyimine sahip olmadığı bir şeyi sahiplenmek ve onun için hikâyeler, deneyimler uydurmak zorunda kalmak kişiliği yıpratan, toplumsal hayatın dengesini bozan bir durumdur. Fakat çok eskiden beri böyle hikâyeler var; gazeteciler kitaplardan derledikleri bilgileri kaynağını belirtmeden köşe yazısı haline getiriyor, geçmişte ünlü kişilerin isimleriyle bildiğimiz çevirilerin aslında üç dört öğrencileri tarafından hazırlandığını öğreniyoruz, özgün bir çalışma sandığımız işin aslında bir yabancı kaynağın uyarlaması olduğunu öğreniyoruz… Yani tam anlamıyla kendi emeği olmayan, derlediği işleri sahiplenen birçok kimse var oldu her zaman. Hatta padişahlar, komutanlar böyle; bir yeri fethetti deniyor, ama aslında arkasında zorunlu bir ordu var. Makine işi neden böyle kullanılmasın? Bir yayınevinin yapay zekâya çevirttiği o Kundera çevirisini sosyalist çevirmen böyle savunabilirdi aslında; işin anonimleştiğini, eserin kolektif bir ürüne dönüştüğünü, ütopik durumun böyle olduğunu öne sürebilirdi. Bunu kısmen yaptı, doğrudan çevirmediğini, makineye İngilizce çeviriyi yaptırdığını, kendisinin de o İngilizce metinden çevirdiğini söyledi; deneyimini savundu. Orada tek sorun şu: Deneyimi nasıl ölçeceğiz ya da nasıl ölçüyoruz? Kundera çevirisinden daha beter bir iş oldu; bir yayınevi takma isim üretti, insan editörlere düzeltme yaptırıp uydurma çevirmen ismiyle bastı kitapları. Bunu da teknoloji bu durumda diye savundu; kimse ona o zaman yayıncılığı da makine yapsın diyemedi.

Marx’ın en kalıcı başarılarından biri Hegel’in yabancılaşma kavramını sürdürmesiydi; emekçinin emek aracına sahip olmamasının, emek sürecinden kopmasının onu emeğine, kendine yabancılaştırdığını ortaya koydu. YZ ya da makine çevirisinde de aynı durum var; onu kullanabiliriz, ondan yararlanabiliriz, ama bunun sonucu emeğimize yabancılaşmamız olacaktır. Kapitalizminin gayriinsani bir yanı bu: Bizi yerimize geçecek olan makineyle yan yana koyarak onun eğitmeni hâline getiriyor, deneyimimizi ona vererek deneyimden ve işten yoksun kalıyoruz. Ama burada makine sadece bir metal, plastik ve yazılım bileşimi değil, başka insanlar da, ötekiler de makine özelliği taşıyor kapitalizmde; sizin yerinize geçmek için bekleyen, iş sahibi olması sizin iş kaybetmenize bağlı olan, sizinle rekabet eden diğer insanlarla yerinize geçmek isteyen robotlar, makineler, yapay zekâlar arasında özde fark yok. Çevirmene az ödeyip çok kazanmak isteyen yayıncıyla, çevirmenle yakınlaşıp işini kapmaya çalışan rakip çevirmenle yapay zekâlar arasında bir fark yok. Daha iyi, üretken ve verimli olduklarını öne sürebilirler, ama daha insani olduklarını öne süremezler. İyinin estetiği de farklı kapitalizmde; küçük bir yayıncıda yayımlattığınız iyi çeviri fark edilmeyebilir; reklam gücü olan, görünürlüğü yüksek bir yayıncıda aynı metnin kötü çevirisi iyi diye ilan edilebilir. Yapay zekâların iyiliğini kıyaslıyor insanlar; ücretli YZ’nin daha iyi yanıtlar, çeviriler verdiğini savunuyorlar; sebildeki suyun şişelenmiş su kadar temiz olmayacağına inanıyoruz. Bazı düşünürler bu soruna mülkiyetin ve geçim kaygısının ortadan kalkacağı bir toplum hayaliyle çözüm bulmuştu; o zaman insan zorunlu işten kurtulup kendini sanat çalışmalarına verecekti. Biz de aynı sorunun yeni biçimiyle karşı karşıyayız; bütün yapay zekâ olanakları kamusallaştırılsa, şirketlerin olmayan, ücretsiz ve temel bir insan hakkı haline gelse, daha sağlam bir zeminde konuşabiliriz belki; o zaman insanın makineyle yaptığı ya da makineye yaptırdığı bir çevirinin, bir ödevin, bir işin niteliğini gerçekten konuşabiliriz. Şimdi tek konuşabildiğimiz: Google, Yandex, DeepL, OpenAI, Grok, DeepSeek gibi şirketlerin makinelerine erişim olanaklarımız. Marshall gıda yardımıyla, beraberinde gelen kimyasal tarımla bu yapay zekâların farkı ne olabilir? Bugün çamaşırları yıkadım diyoruz, aslında yaptığımız şey bir makineye çamaşırları doldurmak ve makineye küresel tekel olan Unilever şirketinin çamaşır deterjanı markalarından birini koymak – kirli bir gömlek yakasını sabunla çitilememiş el çamaşır yıkamanın ne demek olduğunu bilebilir mi?

Sorular, sorular… Ama değişim kaçınılmaz. Yetmişlerde edebiyatçılar buluşuyordu, şimdi Facebook, WhatsApp gibi mecralarda. Yeni teknolojiler sadece çeviriyi değil, bütün yayıncılığı değiştirdi; çizgi roman, manga paylaşım sitelerinde, film sitelerinde uzun zamandır gönüllü çevirmenler vardı, şimdi YZ çevirisinden bahsediyorlar, Türkçede yayımlanmayan çizgi romanların okurla buluşmasından bahsediyorlar; Twitter’da benim mesajımı kimseye YZ’yle çevirtme diyemiyorsunuz, dağıtım kontrolünüzde değil… Yani bu YZ dünyası Web2.0’da herkese özel etkileşimli internetin ortaya çıkmasından sonraki en sarsıcı gelişme; telif ajansları, yayıncılar, çizerler, yazarlar, çevirmenler, herkesin işinin ikameleri çıkıyor: Çeviri için gerçek, matbu kitap göndermiyorlar artık, PDF gönderiyorlar; binbir emekle yaptığınız çeviri editörden sadece Word’ün otomatik düzeltmeleriyle düzeltilmiş, sanki editörlük yapılmış gibi ya da internetten rastgele bulduğu bir bilgiyi dipnot olarak eklediği, yanına “yay. h. n.” yazdığı şekilde geliyor, sizinle görüşmeye vakti yok, e-postalar gönderiyor; sözleşmeniz elektronik olarak geliyor, kapağın YZ elinden çıktığını görüyorsunuz şaşkınlıkla, gencecik birine ağır bir metni belli ki ucuza çevirttiklerini fark ediyorsunuz, kitapçıların intihal ürünü metinlerle dolu olduğunu, yayıncılar birliği yönetimine başkasının çevirisini takma isimle kopyaladığı bilinen birinin girdiğini görüyorsunuz, bu arada sosyal medyada kendini övenleri seyrediyor, iyi nükteler bulmak istiyorsunuz… Serbest kitap çevirmeni olarak size hiç sigorta yapmamışlar, iş güvencesi vermemişler, arkadaşınız olan, sizin gibi kültürlü editörü pat diye işten çıkartmışlar… Bu kadar yapay şeyin arasında organik çevirilerinizin, organik yayıncılığın var kalması mucize. Artık ancak sanat olarak var olabilir çeviri, önümüze açılan perspektif bu; makineler sadece çevirmenden beklendiği öne sürülen o kaynağı aktarma görevini devralmadı, bütün yayıncılık sistemini devraldı, iki tarafın birbirine ihtiyacını koruyan şey insani kültürdü. Ama artık toplumun yerli yayıncıya, aracıya ihtiyaç duymadığı, kültürünü ve yayınını küresel teknoloji şirketinden, Google, Microsoft, Yandex, X vs.’den aldığı bir zamana geldik, bu durumda ancak sanat olabilir çeviri, olması gerektiği gibi. Bitirirken önemli bir konuya değineyim: Genellikle yetişkin çeviri işlerinin YZ’yle yapılmasından bahsediyoruz ama çocuk ve ergen çeviri edebiyatının makineler tarafından üretilmesi çok daha ürkütücü bir durum. Bahçe olmadığı için, dadı olmadığı için telefonlarla çocuklarını oyalayan ebeveynlere alıştık. O çocukların seyrettiği çizgi filmlerin de makineler tarafından üretilmesi, makine çevirisi diliyle yetişmeleri ne sonuç doğurur bilmiyoruz; video oyunları bile bu riskleri getiriyor, YZ üretimi görüntü ve dille yapılmış oyunların etkisini ancak bir sonraki kuşakta göreceğiz. Aslında biraz biliyoruz da; örneğin Yıldırım Türker’in Tostoraman çevirisini bir makine asla üretemez. Hep beraber, yaptıklarımızın kelebek etkisini düşünerek dikkatli hareket etmemiz gerekiyor.

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.