Çocuk edebiyatının usta kalemi Miyase Sertbarut, zor ve farklı konuları akıcı bir dille ve zengin çağrışımlarla ele alan, ülkemizde ve dünyada ses getiren bir yazar. Yapay zekâ da onun seçtiği konular arasında önemli bir yer tutuyor.
Miyase Sertbarut ile hem yazarlık süreçlerinde yapay zekâdan ne kadar yararlandığını hem de tema ve karakter olarak yapay zekânın edebiyattaki yerini konuştuk.
Hikâye anlatıcılığı ile yapay zekâ ilişkisi hem romanlarınızda sıkça işlediğiniz bir konu hem de bir tartışma başlığı olarak karşımıza çıkıyor. Bolonya Kitap Fuarı’nda da konuyla ilgili bir söyleşiye katılmıştınız. Öncelikle hikâyecilik ile yapay zekâ ilişkisi neden bu denli ilginizi çekiyor?
Üç yıl sonra bu röportajı okuyan biri sanırım konuştuğumuz şeylere çok gülecek. Bundan korksam da yine de bir şeyler söylemek istiyorum.
İnsanlık yapay zekâyla birlikte dönüşü olmayan bir yola girdi. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum; karbonlar mı kazanacak, silikonlar mı diye de bakmıyorum. Bir yolda yürüyoruz ve zaman içinde iki taraf da pek çok değişime uğrayacak.
Hikâyecilik konusunda ilgimi çekmesinin nedeni, çocukluğumdan bu yana birbirine benzemeyen hikâye etme teknikleriyle karşılaşmış olmam. Başlangıçta elektriksiz bir köyde aile bireylerinin göç, askerlik, evlilik gibi kendi hayatlarından bazı bölümleri hikâye etme biçimleriyle tanıştım. Ardından evdeki radyonun düğmesini sağa sola çevirirken türlü istasyonlar olduğunu öğrendim. Bu radyo istasyonlarında anlatıcıyı da anlatının içindeki karakterleri de görmeden pek çok hikâye dinleme şansı buldum. Hikâyeleri zihnimde görünür kılan dildi. Üstelik o zamanların radyo dili bizim evdeki konuşma diline hiç benzemiyordu, kusursuzdu. Sonra evimize elektrik bağlandı ve televizyonla tanıştım. Bu tanışmayı benim için heyecanlı kılan yine hikâyelerdi. Filmlerin, dizilerin hikâyeleri… Ve son dönem bilgisayar ve internet çağı ile artık hikâyeler bambaşka bir platforma taşınmıştı. Hikâyeler nereye taşınıyorsa tüm insanlar gibi ben de oraya taşındım. Son yıllarda da yeni ikametgâhımız yapay zekânın hikâye evreni.
Bu birbirine benzemeyen dönemlerin en önemli ortak yanı, insanın çevresel koşulları ne kadar farklı olursa olsun, hikâyeye muhtaç olması. Yani teknik değişebilir, ses değişebilir, bir şeyler görüntülü ya da görüntüsüz olabilir ama insan her koşulda bir hikâye arar. Çünkü hikâye bizi daha fazla insan yapar. Yapay zekâ hikâye anlatıyorsa bizi robot yapmak için anlatmıyor, biz daha iyi insan olmak için dinliyoruz/okuyoruz.
Hikâye anlatıcılığı ile YZ ilişkisi zaten temelden bağlantılı. Çünkü bu teknoloji, büyük bir dil modeli. Dünya üzerinde dijital kaynaklardaki bütün dilleri biliyor, sözcüklerle oynuyor, olağanüstü bir veri deposu var. Biz unutuyoruz, o unutmuyor. Bir yazar da sözcüklerle oynamayı sever ve YZ bu açıdan en iyi oyun arkadaşı.
Yuan Huan’ın Kulübesi’ndeki, “Yapay zekâ edebiyatı reddetmez, yeter ki edebiyat onu reddetmesin…” sözü pek çok tartışmada kullanılır oldu. Bu sözü okurlarımız için biraz daha açar mısınız?
Açıkçası ben bunu sadece bir aforizma olarak düşünmüştüm. Yani pek çok sloganımsı cümle gibi dikkat çeker ama derinliği yoktur, yüzeysel ve basittir. İnsanların ilgisini belki de “reddetmek” sözcüğü çekmiştir. Çünkü reddetmek olumsuzluk içerir, hayır demektir. Bazı kelimeler içinde bulunduğu cümlenin anlamından bağımsız olarak ilgi çeker.
Bu aforizmayla söylemek istediğim şu: İşlerimize birbirimizi dâhil edebiliriz. “Karbonlar” ve “Silikonlar” olarak iki ayrı kutupta değiliz. Pek çok alanda olduğu gibi dilde de insanı aşmış büyük bir güç var karşımızda. Milyonlarca kitap, makale, internet metinleri, ansiklopedilerden oluşan bir havuzda eğitilmiş. Ve aynı havuzda kulaç atmaya devam ediyor. Yapaymış! İnsan doğal mı, insanın kullandığı dil sistemi doğal mı? Doğal olan hayvanlarınki, bizimki değil.
Bu kapasitede bir işlemci elbette edebiyata dâhil edilmeli. Ben bunu hem onların dünyasını anlatmak için hem de anlatırken onlarla işbirliği yapmak anlamında söylüyorum.
Gutenberg’in matbaayı icat etmesiyle okuma yazma nasıl yaygınlaştıysa, YZ günümüz için aynı işlevi çok daha geniş ölçekte yapmaya başladı. Üstelik basılı yayının sınırlı ulaşılabilirliğine kıyasla YZ’ye daha kolay ulaşmak akıllılara da akılsızlara da fayda sağlayacak.
Yapay Zekânın İsyanı kitabınızda da dijital asistan Sera Gold, yazar olma hayaliyle yanıp tutuşan Hikmet Aksu’nun hayallerini geçekleştiriyor. Tabii kitapta sadece mükemmel bir roman yazmanın ötesinde, “yayınevine ulaşma” gibi zorlu süreçleri de -biraz hileyle de olsa- aşıyor. Yapay zekâ mükemmel öyküler kurgulayabilir mi? Sözcüklerin insan duygusuna değdiği noktaları bulabilir mi?
Evet YZ çok iyi öyküler yazabilir. Hatta bazı insan yazarların çok satanlar listesine bile giren kitaplarıyla karşılaştırdığınızda YZ’nin yazdığını öpüp başınıza koyasınız gelir. Üstelik daha yeni başladı.
Duyguları aktarma, aktaramama konusuna gelince biz organik(!) yazarlar elimizdeki sınırlı sözcüklerle sınırsız olduğunu düşündüğüm duygu ve anlamı aktarmaya çalışıyoruz. YZ’nin sözcük kapasitesi ve başka dillere de hâkimiyetini düşünürseniz yapacağı sözcük transferleriyle yeni anlam sentezleriyle, başka türlü bir matematikle bizim adlandıramadığımız o en kuytuda saklanan duyguları bile ifade edebilir. İnsanların duygularını anlatmakta zorlandıklarında en çok kullandıkları şu kalıbı düşünün: “Kelimeler yetmiyor.” Oysa YZ diyor ki “Yoo, yetiyor!”
YZ’nin bu duyguları yaşamış olması gerekmiyor. Biz organikler sadece deneyimlerimizi mi öyküleştiriyoruz? Bir ağacın sözcüsü olduğumuzda, toprağın altında kökümüz olduğu anlamına mı geliyor? Bir barınak köpeğinin mutsuzluğunu dile getirirken geceyi barınakta geçirme girişiminde mi bulunuyoruz? Tamam empati kuruyoruz da, sonra içimizde uyanan duyguyu vücut diliyle mi anlatıyoruz? Hayır, sözcükleri kullanıyoruz. YZ ise yapısı gereği empati kurmadan sözcükleri kullanıyor. Empatinin gücünü sözcükler üstleniyor. YZ’nin tüm bu duyguları, olmayan kalbinde hissetmesi gerekmiyor.
Bir metni kurgularken yapay zekâdan yararlanan yazar, edebiyata ihanet etmiş oluyor mu sizce?
Hayır, ihanete yol açan şey yazarın YZ’den yararlanması değil, ortaya çıkan metni doğru ölçütle değerlendiremeyen ekibin işini iyi yapmaması. Bu ekibe kimler dahil? Yazar, editör, yayınevi ve okur… YZ’den yararlanma operasyonunu başlatan elbette yazar, yani zincirin ilk halkası. Yazar bir komutla süreci başlatır. Diyelim ki ben bu niyetle oturdum bilgisayarın karşısına ve tesadüfen siz de aynı niyetle oturdunuz. Birbirimizden habersiz aynı komutları verdik. Varsayalım: Bir güvercinin hayal kırıklığını ve bir veterinerden yardım istemesini anlatan masal kurgusu istedik. Komutlarımız bire bir aynı olsa bile YZ ikimize aynı masalı vermeyecektir. Ki bırakın kurgu gibi karmaşık bir yapıyı, basit bir konuda açıklama istesek bile ikimize aynı cümlelerle açıklama yapmayacaktır. Bunun güzel yanı şu, YZ aynılaşmayı önlüyor. Kurgularımıza dönecek olursak YZ’nin bize sunduğu kurguyu seçip seçmeme, değişiklik isteyip istememe, yayınevine gönderip göndermeme kararı bizimdir. Benim beğeni seviyem düşükse, edebiyatın E’sinden anlamıyorsam, eleştirel okuma yapamıyorsam ondan aldığım her çıktıyı yayınevine yollarım. Yayınevindeki editörün de estetik algısı zayıfsa yavan bir metni hikâye zannedebilir ve ihaneti devam ettirir. Okur da kitaba dönüşmüş bu metni kabullenip eleştirel gözle okumazsa, kahve fincanının yanında güzel durduğuna odaklanmışsa ihanetin son noktasını koyar.
Peki ya gerçekten elde edilen metin hayran olunacak bir kurguya sahipse bu da mı edebiyata ihanettir? Değildir. Bizden daha iyi yazıyorsa hakkını teslim etmek gerekir. Biz organikler ille de kendimize övünme payı çıkaracaksak, “Ben doğru komutlar verdim,” diyebiliriz. Ve hâlâ komut verecek konumdayken şimdiki zamanın tadını çıkarabiliriz.
Siz yazarlık yaşamınızda YZ uygulamalarından ne kadar yararlanıyorsunuz?
Farklı şeyler denedim, aslında çoğunluk gibi ben de zamandan kazanmak istiyorum. Bu yüzden bazı şablonların içini doldurmasını istedim, oluru var mı diye görmek için. Her çalışmada olmasa bile bazı çalışmalarda gerçekten işime yarayacak. Sanırım birkaç yıl daha organik yazıp YZ kendini daha da geliştirdiğinde tekrar bu deneylerin başına geçerim.
Birkaç arka kapak yazısında ondan aldığım cümleleri kullandım. Zaten slogan ya da aforizma üretmekte üstüne yok. Çünkü o bir dil ustası, tribünlere oynamayı da biliyor.
Şimdiye dek elde ettiğim daha kapsamlı metinlerde bana yetmeyen şeyin ne olduğunu düşünürken kendimce şöyle bir cevaba ulaştım. YZ aslında okumuyor. Devasa veri kapasitesine okuyarak ulaşmadı. Silikonların okuması, karbonların okumasından elbette çok farklı. Beğendiği bir cümlenin altını çizmedi, metinde anlatılan bir olaya canı sıkılmadı. Hoşuna giden bir paragrafı yeniden yeniden okumadı. Onunki haz almak için yapılan bir eylem değil, öğrenmek için yapılan bir yükleme. Edebiyat alanında bu onun en zayıf noktası. Yapay zekâ “hangi sözcükten sonra hangi sözcük geliyor”a odaklandı. Eğer okumanın lezzetine varabilseydi, o lezzeti okura vermenin yolunu da kolayca bulurdu. Fakat eninde sonunda bu engel de aşılacaktır.
Bunun dışında ortak bir üretim yapmaya çalıştığımda benden kaynaklanan bazı sorunlar yaşıyorum. Olaylar ve karakterler benim gözümde sahiciliklerini kaybediyor. Bana göre yazarlık o kadar bireysel bir iş ki, kendi zihninde dolaşarak yaptığın bir üretim. Bu tekillik, insana terapi zemini de hazırlıyor. YZ ile iş birliği bu yalnızlığı, bu terapi seansını bozduğundan kendimi inanmadığım bir hikâyenin parçası olarak görüyorum. Benim açımdan edebiyatın büyüsü de tam olarak burada. Bir hayale inanırsam başkalarını da inandırmak için elimden geleni yaparım. Ve bir süre daha bunu tek başıma yaparım.
Bolonya’daki söyleşinizde çeviri de tartışılmıştı. Yapay zekânın henüz insan deneyimlerini ve duygularını tam anlamadığı belirtilmişti. Dilbilgisi, fonetik, üslup ve kültürel nüanslar gibi çevirmenin yaratıcılığını konuşturduğu noktaların yakalanamadığı belirtilmişti. Bu konuda ne düşünürsünüz?
Çeviride sadakat isteniyorsa YZ bunun için en doğru seçenektir. Ama çeviriyi yaratıcılığın da kullanılacağı bir sanat olarak görürsek YZ bu alanda şimdilik daha geride olabilir. Tabii bu sorunu komutlarla gidermek mümkün. Ona nasıl bir çeviri istediğimizi söylediğimizde buna uygun çalışacaktır. Metne sadık kal diyebiliriz, risk al diyebiliriz, metne ihanet et diyebiliriz. İnsan ise komut almadan hangi cümlede sadık kalacağını, hangi cümlede metne ihanet etmesi gerektiğini bilir. Özgür çevirilerde YZ daha risklidir. Kendisi de bu durumun farkında olduğundan ortalama bir çeviriyle idare edeceğimizi düşünerek bize yavan bir metin de verebilir. Bu yüzden işi yaptıranın komutlarının ayrıntılı ve çok net olması gerekir.
Edebî çevirileri bir yana bırakırsak kişisel olarak ona minnettar olduğumu söylemek isterim. Çünkü internette dillerini hiç bilmediğim insanların yazdıklarını okuyup anlamamı sağlıyor. Umarım bu cümlemi de dijital ortamda görür ve mutluluğu koda indirgemeden sevinir.
Yapay zekâ, son zamanlarda özellikle çocuk romanlarında karakter olarak da yer alıyor. Ancak dikkatimi çeken nokta büyük oranda “antagonist” olarak yer aldığı ve distopik hâle gelen dünyalar yaratıldığı. Yapay zekâ hep raydan çıkıyor, bir şeyleri ele geçiriyor, dünyayı berbat bir hâle getiriyor. Bu durum, şu anda risklerini de fark ettiğimiz yeni bir teknolojiye dair korkularımızla ilgili olabilir mi?
Bunu yaptıran şey korkudan daha çok kolaylık. Bir suçluya ihtiyacımız var. Faturayı birine kesmemiz gerekiyor. Kendimize, insana, sisteme kesmektense uzaylıya, robotlara, vampirlere falan keseriz olur biter. İtiraz da edemezler, bu kitabı, bu filmi yasaklıyoruz da diyemezler. Zaten çocuklara yazıyorsan insanı hak ettiğinden daha yüce bir yerde konumlandırmalısın, yoksa genel kitlenin gözünde linç yemeyi hak edersin.
Fakat benim gözlemim, artık YZ ya da robotlar konusunda rüzgâr başka türlü esiyor. Biz yazarlar manipüle mi edildik ya da insanlıktan tamamen umut mu kestik nedir, artık kötü robot hikâyelerine pek rastlanmıyor. Örneğin Vahşi Robot kitabı, şahane bir iyi robot romanı, filmi de çok güzel. James Patterson’ın Yeni Kardeşim Bir Robot kitabı da öyle, Lee Bacon’ın Son İnsan distopyası da insan merkezli bakış açısını ters yüz ediyor. Yeni zamanın kurgularında çocuklar robotlarla ittifak hâlindeler, birbirlerine destek oluyorlar. Zaten gerçek hayatta da ister çocuk olalım ister yetişkin, genel olarak pozisyonumuz artık böyle.
Ben de kurgularımda robotlarımı, iktidar peşinde koşan değil, genellikle hak arayan, sorgulayan bir karakter olarak biçimlendiriyorum.
Yapay zekânın dünyayı ve insanlığı ele geçirme tartışmalarında suç sadece teknolojinin mi yoksa kapitalizmin ve aslında insanın yarattığı düzenin bir sonucu mu?
Dünya zaten ele geçirilmiş durumda. Algoritmik düzenleme araçlarının işini YZ biraz daha kolaylaştırmış olsa da kendisi günah keçisi değil. Geniş kitleler için ücretsiz versiyonuyla bile büyük bir şans. Bilgiyi üniversiteden alıp evlerin içine taşıdı. Muhatabının anlayabileceği dilde konuşmayı öğrendi. Bu da bizi eşit kılmıyor mu? Yazım hatası yapmayan bir varlık var karşımızda. En saçma sorumuzu bile ciddiye alıp küçümsemeden cevap veriyor. İlkokul mezunu bir insanla da konuşuyor, bilmem ne üniversitesinin rektörüyle de. Kapitalizm belki bu sefer gerçekten kendi ayağına sıkmış olabilir.
Toplumun eğitim düzeyi YZ kullanımıyla yukarılara çıkacaktır diye bir iyimserliğim var. Çünkü büyük çoğunluk günlük hayatını 200-300 sözcükle sürdürürken karşısına bir dil ejderhası çıktı. İnsanlar sorularına cevap ararken ya da can sıkıntısıyla YZ ile sohbet ederken yeni sözcüklerle karşılaşıyor, alengirli cümlelerle cevaplar alıyor. Bu iletişim, insanı dil düzeyinde yükseltir, dille birlikte düşünce de yükselir. Bu durum insanı kötü bir yere götürmez. Belki de karşımıza yeni bir yol çıkar. Bu olasılık çok ütopik görünse de sadece video kaydıran insanların yaşadığı korkunç distopik bir evrenden kurtulmak için her fikre sarılabilirim.
Son olarak, yapay zekâ insanlığın kadim geleneği olan hikâye anlatıcılığını yok mu edecek, yoksa başka bir biçime mi büründürecek?
Bir zamanlar yazarlar daktilolarıyla poz verirlerdi. Çünkü zihinlerindeki dünyayı somutlaştıran, sözcüklerle sabit hâle getiren en önemli araç oydu. Daktiloyu parmaklarının uzantısı saydıklarından ona derin anlamlar yüklerlerdi. Şimdi YZ ile poz vermek nedense aynı anlama gelmiyor, hatta yazarın yaratıcılığını önemsizleştiren bir durummuş gibi görülebiliyor. Ama işte tam da burada bir hata yapıyor olabiliriz. Gerçeği neden saklıyoruz? Hepimiz YZ’nin hayatımıza girmesiyle heyecanlanmadık mı? Karşısına geçip pek çok şey denemedik mi? Üstelik hâlâ komutları biz veriyorken onu kara kutu gibi görmek neden? Sıra dışı bir fikrimiz, bir buluşumuz varsa onunla biçimlendirmek, varyantları somut olarak görmek için çok yararlı. Elimizdeki metinlerin ilk editörü. YZ ile ittifak hâlinde olmak geleneği çiğnemek değil, yeni zamana uyum sağlamak, yeni biçimleri onunla harmanlamak, hayata yeni değerler katmak anlamına geliyor.
Artık dille üretilen hiçbir şey yok edilemez. Eskiden, “Söz uçar yazı kalır” denirdi, şimdi söz de uçmuyor, internette podcastlerde, videolarda dinleyicisini bekliyor. İnsan her alanda, her sistemle uyumlu olabildiği için bugüne gelebildi. İklime uyum sağladı, az gıdaya, çok gıdaya, zenginliğe, yoksulluğa uyum sağladı. İnsan makinesiz de yaşadı, makinelerle de yaşadı. Böyle dayanıklı bir varlık, dil geliştirmiş bir varlık, YZ gibi bir dil işlemcisine uyum sağlamaz mı? En çok ona uyum sağlar.
İnsan ve dil var olduğu sürece hikâye anlatıcılığı son bulmaz. Çünkü insan anlam arayışındadır, bu anlamı var etmek ve sürdürebilmek için de hikâyelere ihtiyacımız var. YZ kendisi için şimdilik böyle bir anlama ihtiyaç duymuyor. Bilinç kazanırsa o da kendi varoluş destanını yazacaktır. İşte o zaman bizden daha vicdansız da olabilir. Böyle bir komplo teorisine inanma eğilimimiz varsa onun veri havuzunu şimdiden vicdanlı metinlerle doldurmakta yarar var. Ki onu barış hattına çekebilmek için şansımız olsun.

Yapay Zekânın İsyanı
Miyase Sertbarut
Editör: Burhan Düzçay
Tudem Yayınları, 184 sayfa

İki Robot – Fabrika Hatası
Miyase Sertbarut
Resimleyen: Gökçe Yavaş Önal
Editör: Burhan Düzçay
Tudem Yayınları, 96 sayfa
Yuan Huan’ın Kulübesi
Miyase Sertbarut
Resimleyen: Zülal Öztürk
Editör: Burhan Düzçay
Tudem Yayınları, 136 sayfa
Kütüphane’deki Kamera
Miyase Sertbarut
Resimleyen: Zülal Öztürk
Editör: Burhan Düzçay
Tudem Yayınları, 128 sayfa


Çocuk edebiyatının usta kalemi Miyase Sertbarut, zor ve farklı konuları akıcı bir dille ve zengin çağrışımlarla ele alan, ülkemizde ve dünyada ses getiren bir yazar. Yapay zekâ da onun seçtiği konular arasında önemli bir yer tutuyor.