İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

YUVARLAK MASA: Yapay zekâ, yaşamadan anlatabilir mi?

Çocuk edebiyatında tema ve karakter olarak yerini alan yapay zekâ aynı zamanda anlatıcı da olma yolunda. Yapay zekâ tarafından kaleme alınmış eserler, yazarların yararlandığı uygulamalar sıkça tartışılıyor. Algının değiştiği, dönüştüğü bir çağda
yapay zekâ ve yazar ilişkisi nasıl olmalı?

Bu konuları düşünen, tartışan ve kitaplarında işleyen üç yazar Dilge Güney, Toprak Işık ve Barış İnce bir araya geldi. İyi Kitap için bir masanın etrafında buluşup tartıştılar ve ortaya keyifli bir sohbet çıktı.

Dilge Güney: Bunu size göstermek için getirdim. Bakın, benim 2017 senesinde tuttuğum bir defter. 2017’de, popüler bilim dergilerini okumaya ve çocuk gibi, haberleri kesip deftere yapıştırmaya başladım. Hukukçu olduğum için konuları tam anlamıyordum ama fark ettim ki defter tutmak çok ilginç, besleyici bir iş. Mavi Yıldız kitabını yazmadan uzunca bir süre önce de böyle bir defter tuttum. Bu, bende hep yazma isteği uyandıran bir eyleme dönüştü. Çocukken böyle başka şeyler de biriktirirdim. 35 yaşımdan sonraki merakım da bu oldu. Bulduğum bütün popüler bilim dergilerinden yapay zekâyla ilgili konuları bulup bulup biriktirdim aylarca. Bu toplantı öncesinde bu defteri görmek çok güzel bir anı oldu bana da.

Barış İnce: Harika bir defter gerçekten, konumuza da çok uygun. Ben de böyle bir yuvarlak masa toplantısında bir araya gelelim, yapay zekânın edebiyattaki yerini tartışalım istedim. Özellikle çocuk edebiyatındaki yerini tabii.

Toprak Işık: Gerçek bir söyleşi böyle bir araya gelerek olmalı bence de… Ruhunu kaybetmemiş oluyor. Bu arada şu sıralara herkes bana yapay zekâyla igili sorular sorduğu için gündemimde hep o var.

Barış İnce: Evet, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi* (ÇOGEM) bir yayın hazırlamış, ben de orada bir söyleşinizi okudum. Şöyle demişsiniz: “Yapay zekânın şekillendirdiği çağda, çocuklara düş gücünün ve insan olmanın değerini anımsatmak edebiyatın en önemli görevlerinden biri olacak.” Şimdi burada yapay zekâyla edebiyatın birbiriyle çeliştiğini mi görüyoruz? Yapay zekâ bir tüketim nesnesi, bir teknoloji… Bir de insanın duygularını uyandıran edebiyat var ve bu ikisi çelişiyor mu? Başka bir yerde de diyorsunuz ki, “Bir mimar olarak değerlendirelim yazarı. İşin estetik boyutunu yazar kuracak ama tuğlayı yapay zekâ koyacak.” Burada da bir ortaklık var gibi.

Toprak Işık: Kendi yazı maceramda ilk fark ettiğim şey şu oldu: Biz romanlarda, öykülerde, denemelerde, bütün edebî eserlerde, okura bir duygu vermeye çalışıyoruz. Bilgi vermek değil burada amaç. Okura bir şey hissettirmeye çalışıyoruz. Okur, hissettiğiyle bağlanıyor metne. Sonra da şunu fark ettim: Sen yazarken bir duyguyu içinde hissediyorsan karşı tarafa aktarabiliyorsun. Seni üzen bir olay varsa bunu bir başkasına anlatırsın… “Ben şimdi burada üzüntümü aktarayım,” diye ayrıca kurgulamazsın. Seni neşelendiren bir olayı anlatırken de öyle. Kendiliğinden geçer karşıdakine. Mevlana, “Kalpten çıkan kelimeler kalbe gider,” diyor. Bu, yapay zekâ için söz konusu değil. Bir kere burada insanın net bir üstünlüğü var. 20. yüzyılda yaşamış önemli filozoflar, Saussure, Vygotsky, Wittgenstein, Heidegger şunu fark ettiler: Dil sadece bir iletişim aracı değil. Çok daha fazlası. Bilincimizin kendisi gibi. Düşünme biçimimizi şekillendiriyor dil. Edebiyat da aslında toplumun dilidir. Biz kendi öykülerimizle aynı zamanda toplumu şekillendiriyoruz. Yine burada da insanın ayrıcalıklı bir konumu var. Yapay zekâ her zaman taklit etmek durumunda. Hissettiği duyguyu aktaramayacak.

Barış İnce: Yani yapay zekâ var olanın üzerinden gittiği ve tarayıp seçim yaptığı için mi böyle düşünüyorsunuz?

Toprak Işık: Hissetmiyor bir kere, gerçekten hissetmediğini biliyoruz. Duygusu yok. Toplumun bir bireyi değil. Toplumda gerçekleşen olaylardan etkilenmiyor. Dolayısıyla onunki daha mekanik kalmak durumunda.

Barış İnce: O duyguyu öğrenemez mi? “Bana acıyı anlat,” desem.

Toprak Işık: Onu şöyle düşünsek mesela, bir yazar hissetmediklerini anlatabilir mi çok başarılı bir şekilde?

Barış İnce: Sizce anlatabilir mi Dilge?

Dilge Güney: Ben biraz daha farklı düşünüyorum. 2017 Ocak ayıydı, ilk defa yapay zekânın ne olduğuna dair düşündüm. Asimov’dan, Douglas Adams’tan böyle bir şeyin varlığına dair bir fikre sahibiz ama ben teknolojik anlamda ilk kez 2017 senesinde, bir derginin yapay zekâ dosyasını okuyarak fikir sahibi oldum. Beni etkileyen de şuydu: Yapay zekâ daha önce satrançta yenilmiş ama Go oyununda dünyadaki usta bir ismi yenmiş. Çarpıcı olanın da şu olduğu söyleniyor: Go sezgisel bir oyun ve yüzlerce yıldır insanlığın hiç düşünemediği bir hamleyle yeniyor insanı. Beş oyun oynuyorlar, dört tanesinde yapay zekâ oyunu kazanıyor. İnsanlar yüzlerce yıldır bu oyunu sezgilerine güvenerek oynuyor ve insan, hiç düşünülmemiş bir hamleyle yeniliyor. Bu artık yaratıcılığın da var olduğunun sembolik bir kanıtı gibi anladığım kadarıyla. Bunu yapan yapay zekâ, bana göre her alanda insanı geçebilecek.

Barış İnce: Toprak Bey’in bahsettiği “duygu” konusunda da insanı geçebilir mi?

Dilge Güney: Duyguya şuradan bağlayacağım. Bahsettiğim oyunu milyonlarca kez kendi kendine oynadı ve insanın hiç düşünemediği, keşfedemediği şekilde düşünmeyi keşfetti. Yöntemler geliştirdi kendine. Mavi Yıldız’ı yazmaya başladığım dönemlerde de buna benzer bir haber gördüm. Haber şu, Amerika’da yaşayan bir Türk bilim insanı olan Ece Kamar; vicdanlı yapay zekâ üretebilir miyiz diye bir çalışma yapıyor. Aslında haberin içinde çok net anlatmıyor ne olduğunu ama başlık bana çok çarpıcı geldi. Yani nasıl vicdanlı olabilir, nasıl iyi, ahlaklı olabilir, diye düşündüm. Sonradan şunu anladım. Aslında bizim o kavramlarımızı, bizim o hissettiğimizi söylediğimiz şeyleri, yapay zekâ davranış modellerini öğrenerek taklit etmeye çok yatkın, çok becerikli. Dolayısıyla şimdi şöyle düşünelim. Biz bir roman yazıyoruz. Yazarken belki onlarca duygu geçiyor romanın içinde. Bunların hepsini hissediyor muyuz? Hissetmişliğimiz olabilir ama an itibariyle hissetmiyoruz. Aslında daha önce duyduklarımızdan, dinlediklerimizden, gördüklerimizden de yola çıkıyoruz. Yapay zekâ da insanlar duygularını nasıl tarif etmişler, nasıl hissetmişler, diye milyonlarca okuma yapacak. Bütün ustaları, bizim hiçbir zaman okuyamayacağımız eserleri okuyacak. Ve çok iyi taklit edecek. Ben yapay zekânın, insanı duygu anlatmada, duyguyu aktarmada da geçebileceğini düşünüyorum. Ama neyi geçemez? Çok fazla tekrar eden konular var, örneğin doğa bilinci. O kadar çok kitap yazıldı ki çocuk edebiyatında bu konuda. Yapay zekâ da bakacak ne satıyor diye ve bunları artıracak. Benzer şekillerde işlemeye devam edecek. Arada insanın o dönem yaşadıklarını es geçebilecek. İşsizlik, bir annenin sabah çocuğunu okula kahvaltı etmeden göndermesi gibi… Dönemsel toplumsal olaylara karşı farkındalığı o kadar yüksek olmayabilir. Ama bunu da taklit edecek. Biz yazmaya başlayacağız, arkadan o da yazacak. Yine de şunu düşünüyorum, ne kadar değer görecek? İllüstrasyonlar yapıyor ve kullanan yayınevleri yok mu? Var. Tudem’de ben hiç görmedim. Niye kullanmıyorsunuz? Çünkü değer görmüyor.

Barış İnce: Şimdilik insan emeği daha değerli görüldüğü için öteki değersiz olarak adlandırılıyor. Ama bu da değişebilir tabii. Bilemiyoruz.

Dilge Güney: Ben bunun değişmeyeceğine inanıyorum. İnsanın yaptığı şey değerli kalacak. Çünkü insan duygudaşlık kurmak istiyor. Ben biliyorum ki Barış İnce bir şey anlattığında o yaşadığı bir şey, o gerçek bir şey. Yapay zekânın yaptığı şeyin başkalarından taklit, belki de çalıntı olduğunu bilmek bana aynı hazzı vermeyecek.

Toprak Işık: Peki, yapay zekânın yaptığını bilmesen?

Dilge Güney: Bilmesen, yutacaksın. Yani gölge yazarlık gibi olacak.

Toprak Işık: İşte ben onunla ilgili daha iyimser bakıyorum. Yani biz aslında neyi “güzel” diye tanımlıyoruz? “Tanımlanan” bir güzeli yaratabilir yapay zekâ. “Simetrik olmayan güzel değildir,” deriz ama doğada hiçbir yerde simetri yok. Güzel hayvanlarda da yok. Güzel insanların, güzel kadınların, erkeklerin fotoğrafları tam simetrik hâle getirildiğinde, biz onu kusurlu, doğal olmayan diye algılıyoruz. İnsanın ürettiği şeyin kusurlu olması onu daha az güzel yapmaz. İnsan açısından daha güzel yapar. Mona Lisa çok güzel bir tablodur değil mi? Mona Lisa kusursuz mudur? Kusurludur. Mesela kaşları kusurludur değil mi? Örneğin ben yapay zekâyı nerede kullanıyorum? Hayatımın üç alanı var. Akademik çalışmalar yapıyorum, mühendislik yapıyorum, bir de yazı yazıyorum. Her üçünde de kullanıyorum. En fazla nerede mükemmel olduğunu görüyorum? Mühendislikte. Hatta şimdiden şöyle düşünüyorum: Yapay zekâ yokken biz nasıl mühendislik yapıyorduk?

Barış İnce: Akademik makalelerde de öyle…

Toprak Işık: Tabii, çok güzel mantık zinciri kuruyor, tekrarları ayıklıyor, her şeyi yapıyor. Ama her defasında, edebiyatta yetersiz kaldığını görüyorum ve içimin yağları eriyor.

Dilge Güney: Bence uzun süre edebiyatta yetersiz kalacak, buna katılıyorum. Hukuk da en çok halüsinasyon gördüğü alanlardan bir tanesi sanırım. Gerçekten biz avukatlar, hiç kullanamıyoruz çünkü mevzuat uyduruyor, Yargıtay kararı uyduruyor. Dolayısıyla edebiyatta da şu an çok geride, çok zayıf ama öğrenecek.

Toprak Işık: Ben “Kesinlikle edebiyatta kullanılamaz,” demiyorum. Edebiyatta bir araç olarak çok işe yarar ama herkese hissettirecek bir roman, bir öykü yazmanın çok uzağında. İnsani dokunuşa ihtiyaç var.

Dilge Güney: Bir tahlil sonucu beklerken ChatGPT ile hiç konuştunuz mu? Bir sonuç bekliyorsunuz ve orada bir tedirginlik var ya, o süreci kadar iyi yönetiyor ki. “Ben buradayım ve yanındayım,” duygusunu veriyor. Sanki gerçek biriyle yazışıyormuşsunuz gibi ve ona ek olarak istediğin kadar konuşma konforu da var. Ben kaygı seviyesi de yüksek bir insanım. Öyle bir sonucu beklerken gerilirim. Şimdi sana geldim ve anlatacağım. Bunu bir kere anlatırım ve sen de bana bir şey söylersin. Sonra artık bir daha anlatamam sana. Yapay zekâya istediğin kadar anlatabiliyorsun. Gün içinde kaygılandığın her defa yazabilirsin ona ve seni her seferinde çok iyi bir ifadeyle kucaklayabiliyor. “Buradayım, yanındayım, haklısın.” O kadar iyi öğrenmiş ki bunu. Bunu öğrenen, edebiyatta yazmayı da öğrenecek bir şekilde.

Barış İnce: Neticede yaratım sürecinde yapay zekânın sınırlılığı olarak duygu, bir tartışma noktası oldu. Elbette ki duygu da öğrenilebiliyor. Kendini ifade etmek de öğrenilebilen bir şey. Nasıl öğreniliyor? Annemizin bize davranışlarını fark etmeden çocuğumuza yaparak yansıtıyoruz. Mağarada doğsak ve büyüsek belki öyle davranmayacağız. Aslında duygu aktarımı da duygu ifadesi de öğreniliyor. Dediğiniz gibi yapay zekâ bir süre sonra bunu daha iyi ifade etmeyi öğrenebilir. Ama bir de yaratıcılık arıyoruz. Yine dediğiniz gibi bir yerlerden araştırıp süzerek getirip bir ortalamayı buluyor aslında yapay zekâ değil mi? Size tahlil sonucu beklerken nasıl davranacağını buluyor, bir ortalama yakalıyor ve onu uyguluyor. Ama yaratıcılık, bunun bir aşama ötesine geçmek ya, bunu belki hâlâ insan yapacak.

Toprak Işık: Bu net bir şekilde öyle. Bilimde de… Bir küre şeklinde toplam bir bilimsel bilgi var diye düşünsek… O kürenin içerisindeki neredeyse her şeye, tüm bilgiye sahip. Onun içerisinde mantık zincirleri de kurabiliyor. Ama şu an insan bilgisinde olmayan bir şeyi, diyelim ki kuantum bağlaşıklığını o da açıklayamıyor. Hiç bilinmeyen bir şeyi bulmuyor. Ama geçenlerde uzun süredir uğraştığım bir matematik ispat sorusu vardı. Yapamıyordum ve yapay zekâya sordum. İspatladı. O ispat, yapılmamış bir ispat değildi. Yapılmamış olanlardan sorsak ispatlayamayacaktı.

Barış İnce: Peki siz edebiyatta da mühendislikte de yapay zekâyı kullanıyorum, dediniz. Edebiyatta ne kadar kullanıyorsunuz? Nereye kadar kullanmak etik olur?

Toprak Işık: Bence burada etik bir sorun yok. Ben eğer yapay zekâya bir öykü yazdırmış olsam, bir roman yazdırmış olsam göğsümü gere gere çıkar söylerim.

Barış İnce: Ama siz bunu söylediğinizde etik oluyor. Söylemezseniz etik mi?

Toprak Işık: Değil! Doğru… Söylemezsek etik değil. Ama nasıl kullandığınıza da bağlı. Ben bir kitap yazıyordum, öykü Almanya’da geçecekti ve bir çocuğu Almanya’da bir müzeye gönderdim. “Oraya toplu taşıma kullanarak nasıl gidecek?” diye yapay zekâya sordum. Bana mükemmel bir şekilde anlattı. Müzenin kapısından nasıl girildiğini, mekânı tanımlamasını da istedim. Ve daha sonra ben onu test ettim, baktım fotoğraflarına internette. Doğru anlatmış.

Barış İnce: Mekân araştırması konusunda kullanılabilir.

Toprak Işık: Kesinlikle. Terimler için de kullanılabilir. Bir kitabımda, bir korsan gemisi bir başka gemiye taarruz ediyordu. “Bana buradaki korsanların başının komutlarını denizcilik terimleriyle söyle,” dedim. Çok güzel söyledi. Tabii güvenmemek gerekiyor. Gittim onları denizcilik terimleri olarak arattım. Hepsi de mükemmel geldi. Ama o sahneyi yeniden o terimleri kullanarak ben yazdım.

Barış İnce: Siz aslında araştırma evresinde kullanıyorsunuz o zaman. Yani cümleleri doğrudan ona yazdırmıyorsunuz.

Toprak Işık: Hayır, kesinlikle yazdırmıyorum.

Dilge Güney: Edebî metinde cümle yazabilecek seviyede değil şu an. Ama edebî bir şey haricinde harika metinler de yazabilir. Edebiyatı bir kenara koyarsak bilimsel metinler, makaleler, bunları yazmasında bir sorun yok. Ama ben de edebiyat açısından yetkin olmadığını düşünüyorum. Dümdüz yazıyor şu anki hâliyle. Öykü yazarken araştırma kısmında gerçekten çok verimli olabilir. Bir de bilmediğim bir alanda yazarken faydasını görüyorum. Örneğin yapay zekâyla ilgili bir öykü yazacaktım. TÜBİTAK’ta bir arkadaşım vardı, onunla konuştum. Çünkü terminolojiyi bilmiyordum. Onun bana ayırabildiği kadar zamanla sınırlı kaldım. Şimdi ise yapay zekâ sayesinde saatlerce böyle bir fikri konuşabilirim. Yapay zekâyla kimseyi meşgul etmeden, birbirinden alakasız iki konu arasında nasıl bağlantı kurabileceğin üzerine tartışabilirsin. Şu ana kadar hiç verimli bir şey sunmadı ama ben onunla tartışırken zihnim açılıyor. Düşüncelerim netleşiyor.

Barış İnce: Toprak Bey’in bahsettiği, Almanya’da müzenin önüne giden çocuk var ya… Bununla ilgili yapay zekâdan bilgiler almışsınız. Çocuk şöyle içeri girer, böyle yürür. Peki bunu çok iyi tasvir etse o cümleyi kullanmak ister insan, değil mi?

Toprak Işık: Kullanılabilir.

Barış İnce: Bu doğru mu?

Toprak Işık: Bence doğru; bir problem yok orada.

Dilge Güney: Çok sınırlı ya, çok emin olamıyorum. Hani nasıl biz, bir yazardan alıntı yaptığımız zaman tam orada fikrî haklar meselesi var. Daha bu fikrî haklar konusu şu anda netleşmiş değil ama…

Barış İnce: Edebî açıdan da tasviri iyi yaptı… Çocuk Almanya’da yürüdü, müzeye girdi ya. Yapay zekâ da etraftaki detayları, kokuyu, sesleri güzelce anlattı. Hepsini yazdı. Kullanır mısınız?

Dilge Güney: Kullanmam gibi hissediyorum. Benim cümlem değil. Bir yerde bir şey okumuş oluyorum, bilinç dışı bir şekilde çok benzer bir cümle kurabiliriz. Ama yine de bile bile alıp aynen yapıştırmak, şu an içime sinmeyen bir şey.

Toprak Işık: Şimdi ben net değilim o konuda. O mimarlık ve duvar ustalığı benzetmesinde, benim için o cümleler binayı oluşturan tuğlalara karşılık geliyor. Burada mimarlığın da sanatsal tarafta, yaratıcı tarafta durduğunu düşünüyorum. Biz kendimizi mimar yerinde konumlandırmaya çalışıyoruz yazar olarak. Ama diğer taraftan o cümleleri kurmanın verdiği bir keyif var, bir haz var. Ben onu niye terk edeyim ki? Öyle düşünmüyor muyuz? Yani yazarken yazının kendisinden bir haz alıyoruz.

Dilge Güney: Evet, o kurulamayan cümleyi, layıkıyla kuramadığını düşündüğün cümleyi, insan kendi kurduğunda veya o sürpriz finali kendi bulduğunda. Asıl haz burada. Niye onu bırakayım ki? Kolayca çözmek, aslında yazarın hissetmeye çalıştığı şeyi baltalayan da bir durum.

Toprak Işık: Katılıyorum. Ben, insana yaratıcılığını kullanabileceği bir alanın her zaman açılacağını düşünüyorum. Bu konuyla ilgili bir yapay zekâ profesörüyle sohbet ediyorduk. Yazılım alanında durum çok daha vahim çünkü mükemmel yazılımlar yapıyor yapay zekâ. Bizim belki geçmişte 20-30 yazılım yöneticisi olarak 6 ayda yaptığımız işi 4-5 günde iyi bir yazılımcı yapay zekâya yaptırabiliyor. O profesör, “Ben öğrencilerime ödev verince yapay zekâyı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz diyorum,” diye belirtiyordu. “Kullanmalarının önüne polisiye tedbirlerle geçemem. Ben bir profesör olarak, onlara yapay zekâyı kullandıkları hâlde kendilerinden de bir şeyler katabilecekleri ödevler vermek zorundayım,” diyordu. Bu profesörün yaklaşımı bence mükemmel. İnsan da orayı arar.

Barış İnce: Yine siz o makalede, “Çocuk teknolojiyi kullanabilir, bunda bir problem yok. Ama sadece tüketici olarak kullanıyorsa bunda bir problem var,” demişsiniz. Sadece yaratılmış eseri izliyorsa sorun var. Ama o teknolojiyi de kullanarak, kendi de bir şey üretmeye çalışıyorsa bir şey katmış oluyor ve orada teknoloji faydalı hâle geliyor.

Toprak Işık: Tabii kesinlikle, biz artık teknolojinin karşısında nasıl konumlanıyoruz? Onun tüketicisi miyiz? Yoksa onu kendimiz üretim yapmak için mi kullanıyoruz? Bu önemli bence.

Barış İnce: Şimdi yaratım sürecinden konuştuk ama yapay zekâ artık kurmacanın da bir unsuru hâline geldi. Tema oluyor, karakter oluyor. Sizin aslında Zamansızlar-Çip Dünya ve
E-ma Çocukları kitaplarınız biraz birbirine benziyor. İkisi de yapay zekâ tarafından kontrol edilen yeni bir dünya. İkisinde de sanki doğal olmayan dünya biraz eleştiriliyor.

Toprak Işık: Aslında Zamansızlar-Çip Dünya’daki yapay zekâ kötü değildi. O sadece görevini yapan, işlevini yerine getiren bir yapay zekâydı. Ama ben şunu anlatmak istedim. Zaten bizim insanlık olarak gelişim diye tanımladığımız ülkü, böyle bir yere gider. Yani gelişim dediğimiz şey hayatın kendisinden bağımsız bir şey değildir. Değer hayatın kendisidir zaten. Bunun doğal sonucu budur. Duyguları olmayan bir yapay zekâ da kötü bir yere gider.

Barış İnce: Benim gördüğüm kadarıyla, son dönemde yazılan pek çok kitapta şöyle bir matematik kurulmuş: Yapay zekâ geldi, çocukları doğal ortamından kopardı. Dijital çağ hayatlarımızı mahvetti görüşü ve hep bir distopya var. Hikâyelerin yüzde 90’ında yapay zekâ bir şeyi “ele geçiriyor”. Dünyayı, çocuğun aklını, çocuğun hayatını… Ve oradan çıkmaya çalışan çocuklar var. Bu benim çok dikkatimi çekti ve şöyle düşündüm. Herhâlde yeni olduğu için kaygılıyız. Biz bunu şu an kontrol edemiyoruz. Zaten kimin ürettiği de belli değil. Büyük firmalar üretiyor, işin içinde de değiliz. Böyle olduğu zaman bir antagonist olmuş. Yani hep yapay zekâyla doğal hayat çelişiyor. Acaba bu daha sonra değişir mi?

Dilge Güney: Ben Mavi Yıldız’la 1 GB Adalet’i o şekilde kurgulamadım. Çünkü ilk gördüğüm andan itibaren beni hiç korkutmadı yapay zekâ. İnsanlar hep anlamadıkları konuyla ilgili hikâye uyduruyorlar. Boşlukları hikâyeyle dolduruyoruz aslında. İnsanlık tarihi boyunca böyle olmuş. Gök gürlemiş, ne olduğunu anlamamışlar. Güneş tutulması olmuş, mitler buradan çıkmış. Daha çok da korkuyla ilişkili olmuş hikâyeler. Medya da bunu böyle destekliyor. Matrixler, Terminatörler bunlar da benzer bir profil çiziyor. Ama bence sorun şu, biz yanlış yerden soruyu soruyoruz. Yapay zekâ insanlığın sonu mu olacak? Hayır. Yapay zekâ insanlığın hangi sorunlarını çözecek? İnsanlığın sonu çok distopik diyoruz ya, sanki çok iyi bir dünyada mı yaşıyoruz? Yani yapay zekâ mı sorun şu anda? Bana göre tam tersi, belki de yapay zekâ insanlığın kurtuluşu olacak. Birtakım sosyolojik sorunlar yaratabilir, işsizlik gibi problemlerle karşılaşabiliriz ama zaten var bu sorunlar. Belki de çözecek bu sorunları. Bugün nasıl birileri aşı üretirken birileri silah üretiyorsa aynı bilimsel gelişmelerle, bu da çok farklı değil. Bahsettiğiniz korku, daha çok Hollywood etkisi gibi geliyor bana.

Barış İnce: Evet kapitalizmin elinde olduğu için şu an biraz korkunç. Hep tüketime yönlendiriyor. Sosyal medya algoritmaları üzerinden satış baskısı… Hep önümüze çıkan markalar, algı yönetimleri. Bu biraz korkutuyor.

Dilge Güney: Ama 18 yıldır konuşamayan birinin de konuşmasını sağladı. Bu ne kadar büyük bir şey. Sağlık alanında yapılabilecekler, insanın ömrünü uzatacak formüller… Zaten tüketim konusunda çığırından çıkmış her şey. O bana daha küçük bir tarafı gibi geliyor meselenin.

Toprak Işık: Evet, ben de aslında iyi tarafından bakıyorum. Bilgiye erişimi daha da kolaylaştırdı. Tamam, kapitalistler bunu bir ürün olarak kendi pazarlamalarında da kullanıyorlar. Ama diğer taraftan da bilgisayara erişimi olan herhangi bir öğrenci, oradan kuantum fiziğini öğrenebilir. O bilgi artık o kadar yakınında ve üniversitedeki hocanın anlatacağından daha iyi anlatabilir yapay zekâ. Nasıl kullanılacağına bağlı. Fizikte bir terim var, singularity/tekillik diye. Tekilliği ne için kullanıyorlar? Bir kara deliğin içi için kullanıyorlar. Diyorlar ki, “Bizim bu evrendeki yaşananları açıklamak için 5 tane temel denklemimiz var. Her şeyi bununla açıklarız. Bu evrenin fiziksel kuralları belli. Ama bir kara deliğin içerisinde bunların hiçbiri geçerli değildir. Orada ne olduğunu hiç bilmiyoruz. Bu yüzden biz buna tekillik diyoruz.” Aynı terim bir de “yapay zekânın kendisinin farkına varması” için kullanılıyor. Daha sonra ne olacak? İşte biz, aslında bir tekillik üzerinden spekülasyon yapıyoruz. Gerçekten yapay zekâ kendisinin farkına varırsa ne olur? Ve bence burada da yazarların bu konuya çok eğilmesi kötü değil. Yazarlar, sezgileri güçlü olan insanlardır. Bilimin erişemediği yerde artık hayal gücü ve sezgiler devreye giriyor. İnsanlığın öyle bir döneme daha hazır olmasını sağlıyor. Riskleri de gösteriyor.

Barış İnce: Çocuklar da artık yapay zekâyla haşır neşir. Artık onların da hayatının bir parçası. Yani sadece
korkutucu bir unsurun ötesinde bir şey. Sorular soruyorlar, onunla konuşuyorlar, oynuyorlar. Bu yüzden artık bir karakter olarak da yavaş yavaş çocuk edebiyatına giriyor herhâlde değil mi? Belki ana karakterin bir arkadaşı, belki ona yarenlik eden bir nesne… Onun hayatının bir parçası da aslında, çok sevdiği bir oyuncak gibi. Oyuncaklara olumluluk atfediyoruz ama iş yapay zekâya geldi mi, “Bizi ele geçirecek,” diyoruz.

Toprak Işık: Örneğin televizyon, belki bir 50 yıl ele geçirdi insanlığı. O bence daha distopik bir dönemdi. Yaşadık hepimiz o dönemi. Türkiye’de insanlar günde ortalama 6 saat televizyon seyrediyormuş. Bunlar bizim eşimiz, dostumuz; biliyoruz. Yapay zekâ en azından bir etkileşim istiyor senden. Aktif bir soru soruyorsun. Bence yapay zekâ televizyondan daha kötüsünü yapamaz. O dönemi atlattığımıza göre…

Barış İnce: Bu dönemi de atlatırız herhâlde. Televizyon ilk çıktığında da pek çok kitap çıktı. Televizyon Öldüren Eğlence, Görmenin İktidarı kitapları… Okuduk onları üniversitelerde. Haklı olarak çok korkunç şeyler anlatıldı ama sonra insanlar televizyonu kapatmaya başladı.

Dilge Güney: Hikâye anlatıcılığının bir versiyonu o da aslında. Matbaadan bu yana böyle her yeni icat karşısında “Eyvah, sonu geliyor hikâye anlatıcılığının!” dediğimiz bir dönem. Bence biz televizyonla, abartarak söyleyeyim, zaten şunu gördük: Beyin ölümü gerçekleştikten sonra bile yaşayabiliyor insan. Şimdi yapay zekâ en kötü bunu yapabilir. Yani kendi beynini hiç kullanmayacaksın. Her şeyi o yapacak. Her şeyi o soracak.

Toprak Işık: Bahsettiğim yapay zekâ profesörü şöyle bir konuya da dikkat çekmişti. İnsanların araba kullanması, ulaşımın kolaylaşması, fiziksel hareketin hayattan çıkması sonucu ne oldu? Örneğin obezite diye bir şey oldu ya da hareket etmemekten kaynaklanan sağlık sorunları çıktı. “Aynısı insan zihni için de olacak,” diyor. Nasıl ki bugün biz aslında suni bir şekilde hayatımıza sporu sokuyorsak zihin sporlarının da insan hayatına girmesi gerekir. Çünkü pek çok şeyi yapay zekâya yaptırdığında beynini kullanmıyorsun. Sırf beyin çok körelmesin diye belki bir şeyler yapmamız gerekecek.

Dilge Güney: Yapay zekâdan daha kötü olan bu reels kaydırma işi. Ve her yaş grubu insanın sorunu. Sizin yok mu? Ben de kendimi kontrol etme ihtiyacı duyuyorum. Bir kere elime aldığımda, bazen bir bakıyorum, yarım saat geçmiş. Boşa giden yarım saat. Çocuk bunu nasıl yönetsin?

Toprak Işık: Şunu çok kutsallaştırmamız gerekir: Üretim yapmak ve bölüşüme dâhil olmak. Katılmak hayata… Şimdi kapitalist bir toplumda yaşıyoruz ve buradaki en önemli “değer” insanların tüketmesi. İnsanları bir çıldırmışlık hâlinde tüketime yönlendiriyorlar. Bunun bence panzehri şudur; üretimin propagandasını yapmak, üretimi kutsamak. Biz Çin’e gidip geliyoruz ama Çin de bazı konularda beni hayal kırıklığına uğrattı. Çinliler sanki telefonda yaşıyorlar gibi geldi bana. Yani herhangi bir anda etrafıma baktığımda, örneğin metroda, neredeyse telefona bakmayan hiç kimse yok, yaşlılar dâhil. Ama Çin’de en azından üretim bir değer. Doğrusu budur, çocuklarımız için de, ülkemiz için de doğrusu budur. Evet, yapay zekâya da böyle yaklaşmamız gerekir.

Dilge Güney: Araç olduğunu bildikten sonra bence sorun yok. Çocuklar için de… Ama tabii o bilinci kazandırmak çok zor. Bütün dünyaya yayılan bir okuma sorunu var. Nereye giderseniz, çocuk edebiyatının gelişmiş olduğu ülkelerde bile şikâyet ediyorlar. “Çocuklar daha çok okusun diye ne yapabiliriz?” sorusuna yanıt arıyorlar. Projeler üretiyorlar kendilerince, yine de sonuç alamıyorlar. Çünkü kitabın karşısındaki şey çok güçlü. Televizyon da çok güçlü, sosyal medya da çok güçlü. Şimdi yapay zekânın sunduğu şeylerin içinde oyun da var. Olağanüstü seçenekler sunuyor. Acaba kitap için de bir çare bulacak mı yapay zekâ? Belki de yapay zekâ, bize bugüne kadar hiç akıl edemediğimiz bir yöntem sunacak.

Barış İnce: Çocukların kitapla etkileşimini artıracak bir şeyler olabilir belki, değil mi?

Dilge Güney: Bizim çocukluğumuzdaki “macerayı kendin seç” kitapları mesela. Şimdi onu yapan uygulamalar varmış. O uygulamaları çocuklar kendileri bile yapıyor. Kendisi bir kod yazabiliyor çocuk. Yaratıcılığı da işin içine katmışlar.

Toprak Işık: Evet, bunu da yine aynı yapay zekâ profesörüyle konuştuk ve bana şöyle bir teklif yapmıştı: “Beraber yapalım,” demişti. Kurguya, bilgisayar oyununa, oyuncu kendisi müdahale edebilecek, hikâyenin akışını değiştirecek. Ve alternatif akışlar olacak. Evet, yapay zekâ bu imkânı sağlayabilir şu an gelmiş olduğu noktada.

Dilge Güney: Benim oğlum oynuyor öyle bir oyun. O kadar güzel bir hikâye var ki işin içinde. Ve metinler de var. Hikâyenin kendisi de çok çarpıcı. Metinlerin edebî yönü tartışılır belki. Ama kendin seçim yapıyorsun, oyuna dâhil oluyorsun, kahramanla birlikte risk alıyorsun. Zaten aslında hikâye anlatıcılığı çocuklara biraz böyle geçiyor. Yani biz edebiyat yapmaya çalışan, edebiyatı öne koyan, önceliği edebiyat olan insanlar olarak, o oyunları sürece nasıl dâhil edeceğiz? Onlardan nasıl faydalanacağız? Bunların yolunu aramamız lazım. Geleneksel yöntemlerle devam etmemizin çok da mümkün olmayacağını gösteriyor belki de yapay zekâ.

Barış İnce: Duyguyu konuştuk, yapay zekânın karakter olmasını, kendi yazın hayatımızda ne kadar kullanabileceğimizi ve çocukların algı düzeyini nasıl geliştirebileceğimizi konuştuk… Ama bir de kadim gelenek olan hikâye anlatıcılığı var. Yapay zekânın hikâye bulma kapasitesi de var. Çünkü çok iyi tarıyor. Dünyayı, farklı farklı yerleri, yöreleri… Bizim algımızın çok daha ötesinde hikâyeler bulabilir. Belki iyi ifade edemez, doğru cümleyi kuramaz ama hikâye bulma konusunda faydası olabilir. Bu bir avantaj mıdır? “Bana bir hikâye bul ama ben anlatayım,” diyebilirsiniz. “Bana bir Eskimo hikâyesi bul!” Bu iyi bir şey mi? Hikâye anlatıcılığımızı öldürür mü?

Toprak Işık: Bence hikâye anlatıcılığı hiçbir zaman ölmez. Yani insanlığın gelişiminde çok ayrı bir yeri var. İşte Vygotsky’nin “Dil bilinci şekillendirir” dediği şey. Toplum için de hikâyeler, o dile karşılık geliyor. En eski hikâyeler mitler. Mitler bir toplumu dönüştürür. Ya da mesela biz sözlü geleneği güçlü olan bir toplumuz. Bizde hikâyecilik nerede yaşadı? Efsanelerde yaşadı. Ama bu efsaneler neden anlatılır? Efsanelerde savaşçılık vardır çünkü. Bu aslında o hikâyeleri dinleyenleri dönüştürüyor. Hikâye, olmazsa olmaz bir şey. Form değiştirebilir. Hollywood ne yapıyor? Diyelim ki ülkenin başından Vietnam gibi bir travma geçiyor. Bir yenilgi yaşıyor insanlar. Hollywood yıllarca bu filmleri para kazanmak için değil kendi travmasıyla baş etmek için de yapıyor. Biz hikâyelerimiz sayesinde travmalarımızla da baş ediyoruz. Toplumsal bilinci inşa ediyoruz. Benim temennim, yine bu hikâyeciliğin kitaplar üzerinden devam etmesi. Ama bu bir akıştır yani. Eğer öyle değilse doğal akış, ona da yapacak bir şey yoktur.

Barış İnce: Instagram’da “story” diyoruz, değil mi? Instagram hikâyeleri… Hikâye ihtiyacını oradan karşılayanlar da var. Yani hikâye denilen şey başkalarının hayatlarına duyduğumuz meraktan da açığa çıkan bir şey. Dilge Hanım nasıl yaşıyor? Toprak Bey nasıl yaşıyor? Farklı insanların yaşantısını öğreniyorsun. Sosyal medya, hikâye ihtiyacını ufak ufak öldürülüyor. Ama bitmiyor. Kitap bitse filme dönüyor, tiyatro oluyor, kısa videolar oluyor. Çeşitleniyor yani.

Dilge Güney: Bir de her insan kendine özgü. Bütün o yaşam deneyimleriyle hepimiz biriciğiz. Hepimizin hikâyesi farklı. Ne kadar insan varsa o kadar hikâye var. Ben şunu düşünüyorum, 1 GB Adalet’i yazmaya başlamam 8 sene aldı. 2013 senesinde, çocuk savcısı bir arkadaşımdan bir hikâye dinledim. Kitabın içindeki Ethem’in hikâyesini… 8 sene boyunca şunu düşündüm: “Ben çocuk cezaevini ve suça sürüklenen çocukları nasıl anlatabilirim?” Hiçbir yapay zekâ bu süreci yaşamayacak. Ben yaşadım o 8 sene boyunca. O çocuğun gerçek hayatında bir apartman boşluğunda yattığını, üvey babasının onu evden kovduğunu, bisikletlere ne kadar tutkusu olduğunu ve bu yüzden kendini tutamayıp bisiklet çaldığını… Bütün bu hikâyeyle birlikte, bizim dışarıdan mahkeme salonunda gördüğümüz o çocuğu gördüm. Bir taraftan mesleki olarak kendi yaşadığım, deneyimlediğim şeyler de var. Bu 8 senenin sonunda aklıma bir fikir geldi. Dedim ki sosyal medya fenomeni bir robotla ben, bunları yan yana koyayım. Şimdi bu denklemi; ben Dilge olduğum için, ben avukatlık yaptığım için, ben anne olduğum için, bunun yanı sıra birçok şeyi barındırdığım için kurabildim. Yine de insan, her zaman kendi dinamikleriyle yeni bir hikâye anlatmaya hazır olacaktır. Ama yapay zekâ da anlatacak ve biz onları da okuyacağız. Onlardan da zevk alacağız. Belki insanın ürettiği kadar değerli görülmeyecek. Belki de biz onu bir insan yazdı zannedeceğiz ve ondan da hiç bilmeden zevk almaya devam edeceğiz. Ben her zaman iyimser bakıyorum buna.

Toprak Işık: Ben de kötü bakmıyorum. Gelişim neyse odur. Hani bir söz var ya, “Bırak, hayat sana rağmen değil seninle birlikte aksın.” Biz o akışı değiştiremeyiz ama onunla beraber akarız. Tabii şunu da düşünelim. El yapımı bir nazar boncuğu daha değerlidir. Nereden tanınır? Kusursuz değildir. Sanırım onu yaparken kullandığı maşanın, nazar boncuğundan çekilmesinden kaynaklı orada bir kusur kalıyor. Buradan tanınıyor. Ama o kusur, onu daha değerli yapıyor. Yapay zekânın suni bir şekilde kusur yaratması sağlanabilir mi? Tolstoy’un ya da Dostoyevski’nin hangi romanını alsak orada kusur buluruz. Ama o hikâyenin bize geçmesini engellemez kusurlar. Hatta belki biz, onun bir insan tarafından yazılmış olduğunu hissettiğimiz için daha kolay duygudaşlık kurarız.

Dilge Güney: Ama yapay zekâ da alacak Cortázar’ın bir romanını, inceleyecek, analiz edecek. Onun nasıl kusurlu anlatım yöntemlerinden faydalandığını keşfedecek ve onun bir kopyasını yapacak.

Toprak Işık: Dilge’nin söylediği gibi yapay zekânın “hissettiren metinler” yazmasını, belki yeni açığa çıkan komutlar sağlayabilir. Bununla ilgili bir deneme yapmayı düşünüyorum. Birden fazla yapay zekâyı bir arada kullanabildiğiniz bir yapay zekâ platformu var. Birine bir metin yazdıracağım, diğerine bunu okutturacağım. Eleştireceğim ve “Bunu yazan, bunu düzeltebilsin diye komutlar hazırla,” diyeceğim. Bunu bir döngüye sokacağım. En son bunu değerlendiren tarafa, “Sen metin şu kaliteye ulaştığında bırak,” diyeceğim. Tabii bir kalite seviyesi belirleyeceğim. Sonuçlardan sizi de haberdar ederim.

Dilge Güney: Evet, ben de merakla bekliyorum.

Barış İnce: Heyecanlı bir final yapmış olduk. Teşekkür ederim. 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.