İyi Kitap

İnsanı bilmek ve yine de sevmek için

“Nar kırmızı maviler, kar beyazı morlar, uçuk sarılar, sürgün yeşiller ortalıkta büyük bir gürültüyle cirit atar dururdu artık ve biz bunlara öylece bakardık.”

Yazan: Karin Karakaşlı

Anneannemin dairesini onarırken sıra döşemelere gelmişti. Evin eski halini bildiğimden, ahşap döşeme istiyordum. Marangoz usta da bütçemi düşünerek bunun pahalıya çıkacağını, iyisi mi laminant denen o şeye razı gelmemi söylüyordu. Sonra kirli muşambaları kaldırdık ve kimi yerleri çürümüş olsa da mis gibi bir ahşap döşeme çıktı karşımıza. Usta inanmaz gözlerle bana baktı: “Sen nasıl yürekten dilemişin kızım. Gürgen döşeme bu. Bir dönem kullanılırdı, sonra topuklar çabuk aşındırıyor yüzeyi, fazla yumuşak diye vazgeçildi. Ben çürük yerleri de çamdan yama yaparım. Sen güle güle otur,” dedi.
Şiir dilli Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabını elime aldığımda, hep o döşemeyi düşündüm. Yalınayak ya da yumuşak çoraplarla bastığım, her sabah selam verdiğim ve üzerine titrediğim dostumu… İlk baskısı 1997’da yapılan kitap, Everest Yayınları tarafından yeniden basılmış. Elbette elimizde bir Hasan Ali Toptaş hazinesi olduğunda, içeriğe dair söylenecek çok şey vardır. Ama bu kez tasarımdan başlamak isterim. Zira kalın cilt bez kapağı, ipekli şeridi, yeşile kesen iç tasarımı, Oğuz Demir’in incelikli, rengârenk illüstrasyonları ve Emir Tali’nin sayfa tasarımında her bir sayfaya attığı o kırmızı çerçevelerle sıcacık, bakmalara doyulmayan bir kitap var elimizde. Tam da ayrıntıların kıymetini bize öğreten Toptaş ustamıza yakışacağı üzere…
Bir ağacın sesini duymak
Çocuklara keyifle okunacak bir kitap elimizdeki, zira baş anlatıcı gürgenin o saf hali, dünyayı ve insanı anlama gayreti tam da çocuk merakına denk geliyor. Gel gelelim insanın kendini, insanın yek değerini anlamadığı bu hoyrat zamanlarda aslında bu kitap yetişkinler için. Kaybedilmekte olanı anımsamak ve mücadeleye koyulmak üzere.
Beşparmak Dağları’nın eteğinde ulu bir ormanda geçen hikâye, genç gürgenin kendisini, diğer ağaçları, börtü böceği ve tekmil doğayı anlatması ile başlıyor. Destansı diliyle bir doğa şöleni yaratıyor Hasan Ali Toptaş bizler için. Aksakallı meşe, ormanın da insanın da kurdu. Dolayısıyla daha ilk sayfalarda bu cennet mekâna yapılabileceklerin korkusu bir yerlerden sarıyor bizi. Ve bir ağaç nasıl korkar, onu öğreniyoruz. O koca ağaçlar erin kökleriyle toprağa, yeryüzüne ve insanın vicdanına bağlı.
Sevgi kâinatı
Ama daha zorunu yapıyor Hasan Ali Toptaş. Başta gürgen olmak üzere bütün ağaçlara insanın onulmaz yaralarını görmeyi, anlamayı, onlarla birlikte kahırlanmayı öğretiyor. Gürgen için insan denen varlık her şeyin en güzelini yapabilecek, sonra da en vahşi olana gönül indirebilecek bir muamma. Gürgenle birlikte biz insan denen o koca sırrın, bizatihi kendimizin mühürlü kapılarında geziniyoruz. Kendimizi ne kadar az tanıdığımızı bir kez daha en derinden fark ederek. İtiraf ederek…
Bir vakit dimdik büyürse insanların onu odun yapıp yakamayacağına, en azından bir mobilyaya, kapıya, masaya, tahtırevana, beşiğe dönüşebileceğine inanan gürgen, odun olup yanmayı isteyeceği seçenekler olduğunu da öğreniyor hayat yolunda. Ama sevdiklerinin acısıyla, yoklukla, korkuyla kavrulan insanlara acılaşmıyor içinde. Çünkü Hasan Ali Toptaş’ın kalbi bir sevgi kâinatı. Orada herkes soluklanabiliyor.
Yazar hayatın döngüsünü, her bir canlının birbiriyle kaçınılmaz bağını gösteriyor okura. Gürgen, kesime gitmiş köknarı gitar olmuş, denize şarkı söyleyen bir gençle suya ve balıkçıların yakaladığı balıklara karışmış olarak düşlüyor. O ortak mucizeyi ve insanın buna karşı aymazlığını şöyle anlatıyor bize: “İnsanlar, balık yerken bir şarkıyı da yediklerini fark etmiyorlardı gene; şarkıyla birlikte biraz da gitarı, dolayısıyla zavallı komşum köknarı yediklerini fark etmiyorlardı tabii. Peki, önce gitara, sonra şarkıya, sonra da sulara dönüşüp balıkların varlığına sızan köknar tükeniyor muydu sofralarda? Hiç olur mu? Güzelliği yaratanlar nerede tükenebilir, kimlerce tüketilebilir ki?”
Savaş denilen lanet
Mapushanelerden koğuşlara insanın en acı duraklarına da uğrayan gürgen, aksakallı meşenin sözleriyle savaşın o çıplak gerçeğini ifşa ediyor: “… bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi. Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi. Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi. Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi… Yani, insan bir savaş alnıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı…”
Hasan Ali Toptaş, bir gürgenin dilinden işte bu savaş alanını anlatıyor bize. Çocuklar doğayı koruyalım dediğiniz için doğayı korumaz ama bu kitabı okuduktan sonra bir ormana bambaşka gözlerle bakacaklar kaçınılmaz olarak. Has edebiyatın büyüsüdür bu. Kavgaları, tartışmaları içlerine kaçan gürgenin sesiyle değerlendirecekler. Renklerin, seslerin dilinden anlayacaklar. Tekrar tekrar aynı yeri okuyacaklar örneğin. “Nar kırmızı maviler, kar beyazı morlar, uçuk sarılar, sürgün yeşiller ortalıkta büyük bir gürültüyle cirit atar dururdu artık ve biz bunlara öylece bakardık.”
Baktıklarını görecek çocuklar bu kitapla. Görmeden bakmaya alışmış bir yetişkinler de ayılacağız. Ve ustamıza bir kez daha toprağın o unutulmuş dilini bize bahşettiği için minnet duyacağız.

Ben Bir Gürgen Dalıyım Hasan Ali Toptaş Resimleyen: Oğuz Demir Everest Yayınları, 160 sayfa

Ben Bir Gürgen Dalıyım
Hasan Ali Toptaş
Resimleyen: Oğuz Demir
Everest Yayınları, 160 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz