İyi Kitap

Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar, doğrudan doğruya eğitim sistemine kafa tutma niyetiyle değil ancak kendilerine inanma ihtiyacıyla buluşan ve kendi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaç duyan çocukların kurduğu bir yaz okulunun hikâyesi.

Yazan: Sema Aslan

Miyase Sertbarut’un belirli bir “sistem” tarafından mimlenmiş öğrencileri bir araya getirdiği kurgusu, bir yanıyla, son yıllarda üzerinde çokça konuşulan “başka bir okul mümkün” yaklaşımını hatırlatıyor. Çocukların her birinin farklı olduğu bilgisinden hareketle, çocuğa özel yaklaşımların geliştirileceği, yaratıcılığı teşvik eden, farklılıkları zenginlik sayan, hayata geniş bakabilen, deneyen, yanılan, tekrar deneyen ve keşfeden bir sistem önerisi bu. Hemen her şeyin “başka” olabileceği söylemi, son yılların ufuk açan yaklaşımı zaten.
Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar, doğrudan doğruya eğitim sistemine kafa tutma niyetiyle değil ancak kendilerine inanma ihtiyacıyla buluşan ve kendi yeteneklerini keşfetmeye ihtiyaç duyan çocukların kurduğu bir yaz okulunun hikâyesi. Kitap, açıkça söylenmemiş olsa da anlıyoruz ki Kürt çocuklarının diğer çocuklarla –yani, çoğunluğunun Türk olduğunu varsaydığımız çocuklar ve öğretmenlerle karşılaşma anları sırasındaki yaşantıları, bu yaşantıların çocuklar üzerindeki etkilerini konu ediyor. Beraberinde sınıfsal farklılıkların etkilerine işaret ediyor.
Hikâyenin anlatıcısı Levent, çocuklarının daha iyi koşullarda eğitim alması dileğiyle Diyarbakır’dan İzmir’e göç eden ailenin ilkokul çağındaki oğludur. Mahallede Levo, okulda “çaycının oğlu” olarak tanındığını söyler. Doğup yetiştiği topraklardan, dağlardan, ninesinden, arkadaşlarından ve güvercinlerinden ayrı düşmesini babasının hayalciliğine bağlayan Levent, hikâyesini çocukluk dönemine uzaktan bakarak anlatır. Yani, anlatıcı artık o çocuk değil; yetişkin ya da yetişkinliğe uzanmakta olan biri. Bunu zaman zaman tekrarladığı “şimdi olsa öyle yapmazdım”, “şimdi olsa şunu söylerdim” mealindeki vurgularından anlıyoruz. İlk üç yılı Diyarbakır’da okumuş olan Levo, dördüncü sınıfa yazıldığı gün, babasının boynunun okul müdürünün karşısında büküldüğünü, buna karşın müdürün haşmetinin ve öfkesinin giderek daha çok ayaklandığını fark eder. Bu, Levent’in iktidarla ilk karşılaşma anıdır. Kılık kıyafetleri, vücut dilleri, Türkçeye hâkim olamayışları, yoksullukları ya da bilmedikleri başka detaylar nedeniyle sürekli dışlandıklarını, öğretmenler ve diğer öğrenciler tarafından sevilmediklerini ve birbirlerine tutunmaktan başka çare bulamadıklarını, tıpkı onlar gibi biz de bir silsile halinde öğreniriz. Özetle, kendi gettolarında yaşayan, ilkokulu bitirebilse de eğitim hayatının devamını getiremeyen çocukların yenilmeye yazgılı yaşam hikâyesi olarak başlıyor kitap.
Dil, hikâyenin belirleyici detaylarından biri. Evlerde konuşulan dil “yamalı”, okulda konuşulan dilse tamamen yabancı, anlaşılmaz bir dil, çocuklar için. Levent azimli olmakla birlikte, öğretmeninin anlattığı hiçbir şeyi anlamadığı için bir türlü başarılı olamaz. “Dağdan bir taş kopsa, aşağıya yuvarlansa bunun anlamı vardı benim için. Sırtım dönük olsa bile bilirim ki bir taş yuvarlanıyor.” Dile ilişkin benzer yorumlar, yazara hikâyesi için ilham olan Barbiana Öğrencilerinden Mektup kitabında da rastlarız: “Gianni fiillerin çekimini beceremiyordu; ama büyükler dünyasına dair, işe, aileye, köy hayatına dair bir yığın şey biliyordu. Akşamları babasıyla Parti Odası’na ya da Belediye Meclis toplantılarına gittiği oluyordu”. Hayatın içinde, politikanın içinde fakat “sistem”in dışında çocuklar bunlar. Her iki kitapta da sıklıkla, çocukların öğrenme güçlüğü çeken ya da tembellik eden çocuklar olmadıkları, aksine, öğretmenlerin ve eğitim sisteminin onlara yaklaşmak, onları anlamak ve kendilerini sorgulamaktan aciz olduğu vurgulanıyor. Barbiana Öğrencilerinden Mektup kitabından kısa bir alıntı, konuyu açıklıkla aktarmaya yarayacak: “Ayrıca ‘düzgün konuşma’ ile ne demek istendiği konusunda anlaşmaya varmamız gerekir. Dilleri yaratan ve giderek geliştiren yoksul halktır. Zenginler, kendileri gibi konuşmayanlarla alay edebilmek ya da sınıfta bırakmak için lafları elmas misali tıraş ederler!”
Okulu bırakmak, mutlu çocukluk mekânlarına geri dönmek gibi hayallere kapıldıkları sırada, kendilerinden yaşça büyük ama aynı yollardan geçmiş kâğıt toplayıcısı bir ağabeyin önerisiyle yaz aylarını, bir tür kulüp/okul kurarak geçirmeye karar veren çocuklar, giderek bilmedikleri o dilin içine girmeye ve kendilerini tanımaya başlar, özgüvenlerini kazanır. Yeni eğitim dönemi başladığında artık “başka” çocuklar olmuşlardır. Onlar “kalın kafalı” değil, sistem arızalıdır. Üstelik bu arıza, çocukların ya da ebeveynlerin tek başlarına alt edemeyecekleri kadar yerleşik ve baskın bir yapıdadır. Burada kitabın/yazarın önerisi, çocuklardan umudu kesmemek şeklinde yorumlanabilir.
Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar, ebeveynler kadar, eğitim sisteminin içinde olanlar tarafından da okunması gereken bir kitap. Ancak bununla birlikte, hikâyenin aksiyonunda, konuyu ele alışında/aktarışında, olayların yorumlanışında bir tür “şahlanış” görebilmeyi umduğumu söyleyebilirim kendi adıma. Yazar, “onlar” ve “biz”i billurlaşmış bir gerçeklik olarak saptayarak, sınırların keskin hatlarını ortaya koyarak, buluşma imkânlarına pek alan bırakmamış. “Diğer” çocukları tanıma şansımız, hemen hemen hiç olmuyor mesela. İçlerinden sadece birine biraz yaklaşabiliyoruz. Fakat genelde onlar, “diğer” çocuklar olarak kalıyor; dili iyi konuşan, sınıfta ön sıralarda oturan, öğretmenleri tarafından şefkat gören, refah düzeyi yüksek ailelerin, mutlu ve sağlıklı çocukları olduklarını biliyoruz sadece.
Elbette sosyal ve ekonomik sınıfsal farklılıklar, çocuk dünyasında bile belirgin bir biçimde hissedilebilecek düzeyde, sert olabiliyor. Ancak burada bir yandan çocuk Levent’in gözünden bir yaşantı okurken diğer yandan da artık o yoldan geçmiş olan Levent’in aktarımlarını okuduğumuz için olsa gerek, dil, belki olması gerektiğinden daha çok dünyevi, daha çok sosyolojik kalıyor.

Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar Miyase Sertbarut Resimleyen: Hicabi Demirci Tudem Yayınları, 96 sayfa

Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar
Miyase Sertbarut
Resimleyen: Hicabi Demirci
Tudem Yayınları, 96 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1978 Berlin doğumlu. Sosyoloji ve iletişim okudu, gazetecilik yaptı. “Benim Kitaplarım / 35 İsim 35 Kütüphane” (Doğan Kitap) ve “Kozalak” (İletişim Yayınları) isimli iki kitabı bulunmakta.

Yorum yaz