İyi Kitap

Sınıflandırıldığı 10 yaş civarı çocuklar için fazla soru/sorun barındıran; bir “başucu kitabı” olma ihtimali varken, bir türlü olamayan bir öykü Sisle Gelen Çocuk. Yanlış bir aşk gibi bir bakıma…

Yazan: Alev Karakartal

Bazen olur hani… Size uygunmuş gibi görünmeyen, pek de anlaşamadığınız biri, bir nedenle kalbinizi çalıverir. Ya da her şey yolunda gibidir ve fakat eksik, yanlış giden bir şeyler vardır, adını koyamazsınız. Hormonlardır belki müsebbibi ya da o andaki ihtiyaçlarınız; âşık olursunuz. Aşk, gözü kör etmez, hep denildiği gibi aslında; görürsünüz, içten içe bilirsiniz ya, ama işte “ah mine’l aşk!”
İspanyol yazar Paloma Sánchez Ibarzábal’ın öyküsü Sisle Gelen Çocuk, bu türden bir hissiyatı çağrıştıran, Çinlilerin kullandığı şekliyle “ilginç” bir kitap olarak elimde şimdi. Önce özetler:
Tipik bir “eve gelen yabancı” öyküsü, Sisle Gelen Çocuk. Beklendiği gibi, geldiği eve getirdikleriyle, bu öykü özelinde masumiyet, heyecan ve “büyülü” deneyimler yoluyla hem kendinin hem de asıl olarak evdekilerin hayatını değiştirme, dönüştürme macerası.
Yalnız, depresif, mutsuz bir kadın olan Mirna Hanım, günlerden bir gün uzun süredir kapandığı evinden doktoru ve kız kardeşinin zorlamasıyla sokağa çıkar. Şehri saran sisin içinde, incecik, kocaman gözleri yıldızlar gibi ışıltılı, hırpani ve çıplak ayaklı bir çocukla çarpışır. Ve olanlar olur.
Hiç kimse ve herkesin baktığı, hiçbir yerde ve her yerde yaşayan, isimsiz oğlan çocuğuna Tim adını veren Mirna Hanım, onu evine davet eder ve çocuk gitmek isteyene kadar onunla birlikte yaşamasını ister.
Önce “vasat”ı simgeleyen kız kardeş Elisa Teyze barikatı dikilir önlerine. Sonra bir sistem şablonu olarak, gittiği okulda, “geri, aklı bir karış havada, sanki bulutlarda” diye tanımlayıp hemen çocuktan umudu kesen sınıf öğretmeni… “Bir öğretmenin esas görevinin asıl hiçbir şey bilmeyenlere bir şeyler öğretmek olduğundan habersiz” kibirli bir öğretmenle işler kolay olmayacaktır. “Suyun üzerinde kalmayı öğrenmek için önce suya batmayı öğrenmenin gerektiğini” ise ikisi de zor yoldan anlayacaktır.
Bütün bunlar olur biterken Mirna Hanım, bütün şefkati ve desteğiyle hep orada, Tim’in yanı başındadır. Okumayı, simgesel değeri olan masal kitaplarını birlikte okuyarak, saymayı per perişan evi temizlerken eşyayı sayarak, renkleri kıyafetleri ayırırken öğrenir Tim.
Sorun çıkaran öğretmen, teyze ve diğer durumlar içinse Mirna Hanım’ın tavrı hep aynıdır: “Merak etme Tim, bunlar herkesin başına gelebilir” .
Tim, öğrenir, anlar ve büyürken, Mirna Hanım’ın hayatı ve hayatla ilişkisi de değişir, dönüşür; Tim’in yardımıyla dünyayla ve kendisiyle barışır, hayatının trajedisiyle yüzleşmeyi başarır.
Son barikat, en büyüğüdür. Akrabası olmayan, yalnız bir çocuğun bulunduğunu haber alan resmi görevliler kapıda belirdiğinde, Mirna Hanım kendisinden beklenmeyecek sertlikle karşılık verirken, Tim çoktan çilek kokulu bir sabun köpüğü içinde uzaklaşmıştır bile… Bir daha asla dönmeyecekmiş gibidir, ama “asla, çok uzun bir zamandır ve sonunda neler olacağını kimse bilemez”…
Şimdi, “e nesi var, ne güzel kitapmış” diyeceksiniz. Böyle anlatınca “içe sinmeyen aşk hikâyesi”, biraz havada kalmış gibi görünüyor hakikaten de. Mesele daha çok, karakterlerin biraz deşilseler şahane olabilecekken, bir türlü derinleştirilemeyişiyle ilgili sanki… Kitapta açıkça anlatılmayıp sezdirildiği üzere büyük bir kayıp yaşamış ve ihtimal bu yüzden gün ışığı görmeden, bir tür çöp eve kendini mahkûm etmiş Mirna Hanım’ın girdiği ağır depresyondan böyle bir düğmeye basılmış gibi çıkıvermesi tuhaf kaçıyor misal. Olup biten türlü acayip şeye karşı her dem “hazırlıklıymış gibi” görünmesi de… Yoksa hemen hepsi bir tür “uzun aforizma”ya benzeyen cümleleri etkileyici:
“Bazı insanlar korkmaktan o kadar çok korkar ki hiç kimse korktuklarını fark etmesin diye hep cesur numarası yaparlar. Ama herkesin korktuğu bir şey vardır” ya da “Evet, Tim, kafanın içinde düşüncelerin ve geceleri gördüğün rüyaların dışında, acil bir rüyaya ihtiyaç olduğunda kullanabileceğin bir sürü hikâye de olduğunu biliyorsun artık” gibi… Bazen de hayli tartışmalı ama afili olanlar: “Çünkü doğmadan önce hepimiz mükemmeliz, kimse hiç hata yapmıyor, herkes her şeyi biliyor. O yüzden soru sormaya başlıyoruz… Hata yapabiliyor olsaydım, acaba ne olurdu? Bu yüzden buradayız işe”
Ama bu “aforizmamsılardan” oluşan metin, bir “nedensellik” bağını kurmamıza izin vermiyor bir türlü; karakterlerin neyi, niye yaptığını, “iyi birer insan” olmak dışında kim olduklarını anlayamıyoruz.
Kitaba adını veren çocuk kahramanın bile alışılmadık bir çocuk olmasının dışında derinliği yok. Hakkında bilgi olmaması değil mesele, kendine ait bir düşünce, bir nitelik/özellik her neyse, yok. Neşeli, iyi huylu bir çocuk… Ancak dahası olması gerekmez miydi? Tıpkı diğer birkaç yan karakter gibi…
Anuska Allepuz’a ait desenler de benzer etkiye sahip. Güzel ve naifler… Yine de çayıra yayılmış çocuklar bir sayfadayken, çayır yan sayfada da upuzun bir yeşil olarak devam etmeli miymiş, tek bir sayfaya tek bir baca resmedilince daha mı etkili oluyormuş, bilemiyoruz. Tıpkı evin “dokunulmayan” çocuk odasında atan kalbiyle ne yapacağımızı bilemememiz gibi…
Kitabın İspanyolca aslından çevrildiğini varsayarsak, orijinalini bilemediğimiz için haksızlık yapma pahasına, çeviriyle ilgili bir sıkıntı olması da muhtemel. Ezcümle sınıflandırıldığı 10 yaş civarı çocuklar için fazla soru/sorun barındıran; bir “başucu kitabı” olma ihtimali varken, bir türlü olamayan bir öykü Sisle Gelen Çocuk. Yanlış bir aşk gibi bir bakıma… Hatırlattıkları, hissettirdikleri, gösterdikleri için sevdiğiniz, ama içten içe hep bir eksiklik hissettiğiniz, yazıklandığınız. Malum, romantizmi çağrıştıran sis bazen sadece hava kirliliğidir.

Sisle Gelen Çocuk Paloma Sánchez Ibarzábal Resimleyen: Anuska Allepuz Türkçeleştiren: Zerrin Yanıkkaya Büyülü Fener Yayınları, 118 sayfa

Sisle Gelen Çocuk
Paloma Sánchez Ibarzábal
Resimleyen: Anuska Allepuz
Türkçeleştiren: Zerrin Yanıkkaya
Büyülü Fener Yayınları, 118 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

Alev Karakartal Gazeteci. İstanbul’da doğdu, yaşıyor. 8 kardeşin en büyüğü. Kedileri, kitapları, ağaçları, yıldızları ve trenleri seviyor. Bir sonraki yaşamında, bir Rönesans bilim/sanat/teknoloji/mühendislik/mimarlık vb. insanı olmayı umuyor…

1 Comment

  1. Zerrin 3 Mart 2018 at 00:43

    Çevirisiyle ilgili bir sıkıntı olmadığını söyleyebilirim. Ama örnekler verirseniz, kitabı orijinal dilinden çeviren biri olarak neden öyle çevrildiğini de anlatabilirim. Ben keyifle çevirdim ama yaş konusunda bir sınırlama yapılmayabilirmiş diye düşünüyorum. Benim kitabı okuduğum 10 yaşından küçük çocuklar büyüklerden daha iyi kavradılar kitabı :)))) Sevgilerimle… Zerrin Yanıkkaya

Yorum yaz