İyi Kitap

Biraz sessizlik lütfen…

Kitabın en özgün ve eğlenceli unsurlarından biri, bir “edebiyatı sevme hikâyesi” de barındırması. Ezo ile Ölü Yazar, başlığından da tahmin edilebileceği üzere, Ezo’nun hayatına giren yeni arkadaşın bir hayalet yazar olması boşuna değil…

Yazan: Nilay Kaya

Sessizlik… Her babayiğidin harcı değildir konuşmadan durabilmek. En zor oyunlardan biridir, okul sıralarında “bir iki üç tıp”. Büyük küçük hepimizin hayatının çoğu, konuşarak kendini ifade etme çabasıyla geçer. Oysa neredeyse tüm kültürlerin ruhanî terbiye ve olgunlaşma pratiklerinin olmazsa olmazı, epey bir süre boyunca sessiz kalabilmekten geçer. Ya Agnes de Lestrade’nin o şahane kitabı Büyük Sözcük Fabrikası’ndaki gibi konuşmanın ancak sözcük satın alarak mümkün olabileceği bir dünyada yaşasaydık, halimiz nice olurdu…
Kitaplarını “her yaştan ruhlar için yazan” Hanzade Servi’nin yeni kitabı Ezo ile Ölü Yazar’ın kahramanı Ezo, iki aydan beri konuşmuyor. Ezo’nun konuşamadığı mı yoksa konuşmamayı mı tercih ettiği, kitabı okudukça üzerine düşünülecek önemli bir soru. “Payende teyzenin konuşmayan torunu” olarak anılan Ezo, zaman zaman “Payende teyzenin konuşamayan torunu” olarak da anılıyor ve böyle anlarda o fiilin içine sokuşturulan sinsi “a” harfinden rahatsız oluyor. Çünkü hayatî zorlukta bir dönemden geçtiği bu günlerde, pek de istemediği halde birlikte yaşamak zorunda kaldığı anneannesi nasıl durmadan homurdanarak kendini ifade ediyorsa, onun için de bugünlerde sesli sözcükler kendini ifade etmesi için yeterli değil, susmak ona daha iyi geliyor. Üstelik yazarak olsun, çizerek olsun insanlarla iletişim kurmaya da devam ediyor. Anlayacağınız, mesele “konuşamama” değil. Ama daha önemli soru, Ezo’nun bu “sessizlik” döneminde gerçekten de dilsiz mi kaldığı, gerçekten de kendini ifade etmek yönünde sorun yaşayıp yaşamadığı.
Ezo’nun geçirdiği dönem neden mi zor? Yetişkinlerin son derece “travmatik” addettiği, haftada iki gün psikoloğa gitmesini gerektiren; ona özlem, suçluluk, kızgınlık gibi duygularla harmanlanmış bir acı yaşatan yas, buna neden. Çocuk edebiyatı çalışmalarının temel sorunlarından biri, “çocuğa görelilik” bağlamında, çocuklar için yazılan edebi metinlerde ölüm, hastalık, savaş, yoksulluk gibi özellikle hayatın acı gerçeklerinden nasıl bahsedileceği meselesidir. Hanzade Servi’nin etik ve edebi sorumlulukla birlikte, maharet de gerektiren bu meseleyi bugüne kadar yazdığı eserlerde ustalıkla ele aldığını görüyoruz. Özellikle Ezo’nun hikâyesi; başka bir edebi metinde okuyucuyu karanlıklara gark edebilecek bir “travma”yı konu etmesine rağmen, bir an olsun mizahı elden bırakmıyor. Gülümsemenin, hüzne baskın geldiği bir duygu geçiriyor, ama en önemlisi “her yaştan ruhu” insan olmaya ve yaşamı algılamaya dair sağlıklı bir şekilde düşündürüyor.
Ezo hep özendiği Pippi Uzunçorap’ın sahip olduğu kendi başına yaşama lüksü yerine, sürekli homurdanan anneannesiyle yaşamak zorunluluğundan sıkılsa bile hayranlık uyandırıcı bir mizah yeteneğine ve hayalgücüne, keyif veren ironik bir dile sahip. Dünyayı tanımlarken hayalgücünü her daim konuşturuyor, kelimeleri eğip bükmeye bayılıyor. Kalıp benzetmeler, klişeler hiç ona göre değil. Bu durumun sadece Ezo’ya özgü olmaması, gerek anlatıcının üslubuna gerekse farklı karakterlerin cümlelerine de yansıması hikayenin tamamını eğlenceli kılıyor. Karakterlerin “bir bulutun ata benzemesindense, bir atın buluta benzemesi” fikrinden alabildiği keyif okuyucuya da geçiyor ve Ezo’nun yaşadığı trajik kaybın hikayenin duygusunu karartmasına asla izin vermiyor. Çocukların özellikle travmatik zamanlarda yaratmaya meyilli oldukları hayalî karakterler teması, hiçbir şekilde sıkıcı bir didaktizmle işlenmiyor. Böyle bir durumu ifade eden, olsa olsa bir psikolog karakteri oluyor.
Kitabın en özgün ve eğlenceli unsurlarından biri, bir “edebiyatı sevme hikâyesi” de barındırması. Ezo Gelin ve Ölü Yazar başlığından da tahmin edilebileceği üzere, Ezo’nun hayatına giren yeni arkadaşın bir hayalet yazar olması boşuna değil. Elli yaşında olduğu halde dinmeyen hasetinden ve öfkesinden yetmiş yaşında gösteren; gözlükleri, beyaz saçları, keçisakalı, papyonu ve pantolon askılı haliyle yazar stereotipini tam olarak karşılayan Korkut Kızgın Yılanoğlu ismindeki bu yazarla anneannesinin evinin tavanarasında karşılaşır Ezo. Ve onunla, neredeyse Harikalar Diyarı’nın Alice’inin girdiklerine benzer acayip diyaloglara giriyor, hem de konuşmasına hiç gerek kalmadan! Huysuz yazarın yazar sendromuna çare olduğu gibi, kendi dilini de tekrar ve yeni biçimlerde buluyor. Hikâye içinde hikâye yazılıyor: Ezo sadece yazarın değil, konuşarak değil yazarak iletişim kurduğu arkadaşı 3D’nin de hayatını başka türlü yazabilmesine vesile oluyor. 1984’ün kuzey İngilteresi’nin babalı, abili, amcalı işçi sınıfında, grevlerin arasında boksu bırakıp bale yapmaya baş koyan Billy Elliot’ın (2000 tarihli Stephen Daldry filmi) durumuna benzer bir dertten muzdarip olan 3D, babasının kendisi için hayalini kurduğu ve hayata geçirdiği gibi futbol oynamak istemiyor. O, tıpkı Billy Elliot gibi hayatını her duygusunu dansla ifade ederek geçirmek, bunu profesyonel olarak da yapmak istiyor. Bale okullarında, okul gösterilerinde ebeveynleri tarafından cep telefonları aracılığıyla sosyal medya gösterilerinin nesnesi haline getirilen çocuklardan farklı olarak, sadece kendisi için dans etmek istiyor, seyredilmek değil asıl derdi. Ezo’nun 3D ve Ölü Yazar’la kaybetmenin, yaratmanın, dil ve ifadenin doğasına dair yaptığı keşiflerin macerası, son yıllarda çocuk ve gençlik edebiyatı alanında Türkçe dilinde yazılmış en heyecanlandırıcı metinlerinden birisini ortaya çıkarıyor.

Ezo ile Ölü Yazar Hanzade Servi Resimleyen: Berk Öztürk Altın Kitaplar, 128 sayfa

Ezo ile Ölü Yazar
Hanzade Servi
Resimleyen: Berk Öztürk
Altın Kitaplar, 128 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

Yorum yaz