İyi Kitap

Kelimelerden baba yapmak…

İntikam ya da kötülük peşinde koşmaz İbrahim. Aksine yoksunluklarını bertaraf etmek için yüzünü ve kalbini bütünüyle doğaya döner. Kendi iç dünyasında taptaze ve rengârenk bir gerçeklik inşa eder…

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Kocabaş’ın havlamaları eşliğinde bahçe kapısından kargomu alıyorum. İçinde Yaşar Kemal’in 1950’li yılların başında yazdığı bir hikâyenin, illüstrasyonlu yeni bir baskısının olduğunu biliyorum. Yıllar var ki Yaşar Kemal’in o dağ ve deniz kokan, fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığında ve dört mevsim rengindeki Türkçesiyle yolum kesişmiyor. Açıyorum kargoyu ve Sedat Girgin’in fırçasıyla renklenen Yeşil Kertenkele’yi okumaya başlıyorum.
Tanyeri ışımadan yatağından çıkıp yola düşen İbrahim’le böyle tanışıyorum. Deniz kenarındaki köy bütün nüfusuyla, köpeği ve horozuyla, dumanı tütmeyen ocaklarıyla henüz uykudayken, küçük İbrahim sanki bir suçlu gibi kimselere görünmeden, kendini çam ormanının ardındaki yeşil beyaz koya, koyun başladığı yerdeki kocaman kaya parçasına, o kaya parçasındaki gizli inine atmak istiyor. Orada gözlerden, meraklı ve taciz eden gözlerden, bilhassa çocukların gözlerinden uzak; denizle, martılarla, balıklarla, göğün mavisiyle, kırlangıçlarla, çam kabuğuyla sırtlarını kırmızıya boyadığı kaplumbağalarıyla ve sukabağının içinde baktığı yeşil kertenkelesiyle tek vücut olup; doğanın bütün renk, koku ve cıvıltılarını içine çekip hayallerinin içinde kaybolmak ve kimse tarafından rahatsız edilmek istemiyor.
Köy uyuyor. Martılar, kabaktaki yeşil kertenkele, kurbağalar, karıncalar, kırlangıçlar hep uykuda. Denizdeki balıklar da denizin kendisi de uyuyor. Bir İbrahim uyumuyor. Bir de… Bir de biraz sonra yakalandığı ve tanışmak zorunda kaldığı, köye sünger avlamaya gelmiş olan o yabancı uyumuyor.
Yabancı ile İbrahim yeni tanışıyor olmanın tutukluğunu üzerlerinden atmalarına yarayacak kadar havadan sudan lafladıktan sonra, sazı eline alan küçük çocuk uzun uzun anlatmaya başlar. Neler anlatmaz ki! Egenin maviliklerinin derinliklerinde olan biteni, süngerleri, balıkları, gözlerden uzaktaki canlılığı anlatır. Ama hep babasını; Arap’ın yanında vız kalıp tırıs gideceği babasını; kimsenin cesaret edemeyeceği derinliklere dalıp sünger avlayan, balık sürülerinin nerede olduğunu şıp diye bulup bütün kayığı ağzına kadar balıkla dolduran babasını anlatır. En çok da İbrahim’e “yavrucuğum, yavrucuğum” diye seslenmelerini anlatır.
İbrahim bütün bunları, o küçücük göğüs kafesine bütün coşkusu ve ahengiyle sığdırdığı doğayı kelimelere dökerek anlatır. İnsanlardan kaçan, o yapayalnız, o küçücük, o kırgın İbrahim’in sessizliğinde biriktirdikleri, pek çok söz ustasını kıskandıracak denli muhteşem bir hayal gücünün tornasından geçmiş umutlar ve hasretlerdir. Doğa en doğal ve en göz alıcı ihtişamıyla İbrahim’in kelimelerinde kâh bir kertenkele kâh bir balık sürüsü kâh bir kırlangıç olarak gökkuşağı gibi açar. İbrahim konuştukça Ege daha bir coşar ve dalgalanır. Yabancı hiç ses çıkarmadığına göre İbrahim’in dış dünyasındaki yalnızlıktan ve iç dünyasındaki kalabalıktan oldukça etkilenmiştir. Bir şey sorsa bu büyünün bozulacağından korkarmış gibi dinler, sadece dinler. İbrahim’in kelimeleri, kendisini konuşmanın akışına kaptırdıkça daha da ısınır. Gökyüzü alev alır, yıldızlar ateş parçası olur, denizin dibinden yıldızlara baktığındaysa artık deniz yanar. İbrahim, iç dünyasından kopup gelen kelimelerle Ege’yi sil baştan Ege’nin renkleriyle boyar.
Her güzel şeyin, en uzun yolculukların bile bir sonu vardır. Nitekim İbrahim ile yabancının sohbetlerinin sonu da gelir. Kasabaya gidecek kayığa yaklaştıklarında karanlığın içinden kalabalığın sesi gelir. Bu kadarı bile İbrahim’i ürkütmeye kâfidir. İbrahim bir anda çalıların arasında kaybolur. Sonrasında ise arkadan yetişen bir köylü, yabancıya “O İbrahim miydi,” diye sorar. Şaşırmıştır İbrahim’in biriyle konuşmasına ve sonra hikâyenin başından beri okur için malum olan gerçeği, İbrahim’in kendi hayal gücünün nefesiyle can vermeye çalıştığı gerçek hikâyesini anlatıverir. Biz okurlar gibi yabancı da bu hikâyeyi bilmektedir esasında. Babası olmadığı için köyün bütün çocuklarınca alay edilip dışlanmıştır İbrahim. Yalnız ve yaralıdır. Kırgın ve belki de biraz öfkelidir hatta. Çoğumuz gibi. Ama çoğumuzun aksine bir yeteneği vardır onun. Her sanatçının eserini meydana getirirken zımnî bilgisine sahip olduğu şeyi, var ile yok arasında hayal gücünden beslenen bir diyaloğu kurabilmek.
Bu nedenle trajedisine yenik düşüp intikam veya kötülük peşinde koşmaz İbrahim. Aksine yoksunluklarını bertaraf etmek için yüzünü ve kalbini bütünüyle doğaya döner. Kendi iç dünyasında taptaze ve rengârenk bir gerçeklik inşa eder. Kelimelerin sihriyle içini ısıtır ve yalnızlığını kalabalıklaştırır. Mademki babası yoktur, İbrahim de kendisine “yavrucuğum” diyen bir baba yapar kelimelerden. Hikâyeyi bizler için bu kadar dokunaklı kılan da küçük İbrahim’in hayatındaki bütün felaketlere bu sessizce meydan okuyuşudur zaten. Yabancı gibi biz okurlar da buna saygı duyarız.
Kitabı bitiriyorum. Bir kez daha Yaşar Kemal’in, Van Gogh’un paleti kadar renkli Türkçesinden etkileniyorum. İbrahim’in kelimelerindeki heyecan, sevinç, sevgi ve özlemi; yine İbrahim’in hayal gücü kadar tutkuyla canlandıran Sedat Girgin’in desenlerinden de etkileniyorum. Bahçeye Kocabaş’ın yanına indiğimde sanki gökkuşağı banyosu yapmış gibiyim. Kafamda ise hâlâ İbrahim’in yalnızlığıyla baş etme tarzı var. Yoksunluğundan bir eser yontmak nasıl her sanatçının harcı değilse, yalnızlığıyla kendi iç dünyasında bir kale inşa ederek baş etmek de her babayiğidin harcı olmasa gerek. 2017 yılında 1950’lilerde yazılmış bir hikâyeden, bu yaşımda küçük İbrahim’den bunu öğrendiğimi fark ediyorum ve birden günüm aydınlanıyor. İşte edebiyat bunun için var.

 

 

 

Yeşil Kertenkele
Yaşar Kemal
Resimleyen: Sedat Girgin
Yapı Kredi Yayınları, 48 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

1973 yılında Edirne’de doğdu. Sosyoloji Doçenti olan Demir’in bugüne kadar yayınlanan telif ve tercüme kitapları şunlardır: Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği (İthaki, 2015); Borges'in Dediği Gibi (Nora, 2016); Anlamak İçin Yaşamak (Nora, 2017); Claude Lévi-Strauss, Mit ve Anlam, (İthaki, 2013); George Lakoff & Mark Johnson, Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil (İthaki, 2015); Paul Ricoeur, Yorum Teorisi: Söylem ve Artı Anlam (yakında Nora’da). Edebiyat ve linguistikle zenginleştirilmiş ve derinleştirilmiş bir sosyolojiyi anlamlı bulan Demir, birgün roman yazacağına olan inancını asla kaybetmiyor ve kendini ısrarla “entelektüel edebiyatçı” olarak tanımlamayı tercih ediyor.

Yorum yaz