İyi Kitap

Şafak Okdemir, Cennetin Sahipleri’nde “dünyadaki cennet” ve onu koruma meselesine eğiliyor. Kitabı okudukça, anlatılanın, cennetin değil cehennemin insan eliyle kurulduğu gerçeğinin bir özeti olduğunu görüyoruz.

Yazan: Nilay Kaya

İtalyan bir arkadaşım, el değmemiş bir koy keşfettiklerini söyleyip güzelliğinden bahsederken, bu saklı cennetin adını kimseyle paylaşmamamı tembihlemişti. Bu canım koyun kimseler tarafından keşfedilmesini istemiyordu. Ben de ricasına uyarak paylaşmıyorum. Çünkü tıpkı arkadaşım gibi ben de oraya tatile koşacak insanların büyük bir hızla doğayı tahrip etmelerinden korkuyorum. İnsanoğluna bu konuda güvensizliğimizin kanıtı, gerek şehirde gerek kırsalda karşılaştığımız, büyük küçük doğa katliamları.
Henüz yerli turistlerin keşfetmediği ama dünyanın öteki ucundan gelen gezginlerin çoktan bildiği; epey bir süredir de sessiz sakin, doğanın dokusunu bozmadan tadını çıkardıkları bir yer düşünün. Türkiye söz konusu olduğunda, bir de antik kente ev sahipliği etmesi büyük ihtimal dâhilinde olan bu yeri sonradan keşfedenler, fısır fısır birbirlerine söylerler ama o fısıltı mutlaka bir noktada yüksek sese dönüşür. Ardından, söz konusu yer, çoğunlukla da yerlilerinin değil, büyük kentlilerin gelip çevreye duyarsız işletmeler kurduğu, modası geçene kadar hızla tahrip olan bir doğa parçasına dönüşür. Türkiye’de bu durumun sayısız örneklerinin olduğunu kabul etmek zorundayız. Hâlbuki kentlerde de doğanın gerçek güzelliğini, doğayla uyum içinde deneyimleyebilseydik… Bunun da pekâlâ insanın elinde olduğunun kanıtı sayısız büyükşehir var dünyada, insana umut veren.
Şafak Okdemir de Cennetin Sahipleri’nde “dünyadaki cennet” ve onu koruma meselesine eğiliyor. Kitabın anlatıcısı da gizli bir cennet bulup, kimse keşfetmesin diye adını saklayarak büyük kenti terk edenlerden. Oraya yerleşmesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra hatırladıklarını yazmaya karar veriyor. Kitabı okudukça, bu anıların cennetin değil cehennemin insan eliyle kurulduğu gerçeğinin bir özeti olduğunu görüyoruz.
Homeros’tan beri pek çok şair, ilham perileri aracılığıyla yazdığını söyler. Kitaptaki anlatıcı da evinin bir köşesinden ona bakan Hint tanrısı Ganeş’in heykelinden aldığı ilhamla “cennetini” yazabilmeye koyuluyor. Üstelik sürpriz bir yazmanı da var: Tanci adında minik bir fare. Tanci için sadece “yazman” tanımlamasını yapmak yetersiz kalır. Zira kendisi, anlatıcıya bir anlamda yazar koçluğu da yapıyor; yaşadıklarını teker teker hatırlamasına yardımcı oluyor.
Anlatıcı, cennetinin adını açık açık söylemese de sönmeyen ateşleri, antik kenti, Likya bölgesinde oluşu ve bol çırası nedeniyle neresi olabileceğini az çok tahmin ediyoruz. Özellikle de “cennet kurtarma operasyonunun” başlıca konusunu öğrendiğimizde. Ciddi bir koruma faaliyeti gerçekleştirilen bu bölgenin çok özel sakinleri var: Caretta carettalar. Bu kadim canlıların yaşam alanlarının hassasiyetle ve uzmanlar aracılığıyla korunması gerektiği, bugün artık toplumsal bilinçlenmeye dâhil olduğunu söyleyebileceğimiz bir konu. Bununla ilgili belgeseller çekiliyor, haberler yapılıyor. Ne var ki kitabın anlatıcısı caretta carettalarla ilk tanıştığı ve henüz bu konuda kamusal alanda gerekli hassasiyetin oluşmadığı bir dönemi bize anlatıyor. Söz konusu kıyıda yaşayanların aslında çok da yerli sayılmadıklarını, daha önceden civardaki dağlık bölgelerde yaşarlarken bu kıyıların “cennet potansiyelinin” keşfedilmesinden sonra geldiklerini belirtme ihtiyacı duyarak, onlara “cennetin sakinleri” diyor. Ona göre, “cennetin sahipleri” bu kıyının en eski sakinleri olan caretta carettalar ve akrebinden yılanına, baykuşundan sincabına türlü hayvanlar. Cennet sakinlerini “yabancı” olarak gören anlatıcı, bir gün bu gerçek sahiplerin sesini duymaya başlıyor ve fare Tanci’nin de söylediğine göre cennet kurtarma operasyonu için onlar tarafından “seçilmiş” kişi ilan ediliyor. Bu kurtarma faaliyeti sadece caretta carettaları kapsamıyor. Sahildeki çirkin yapılanmayı, kirliliği, gürültüyü yok etmeyi de içeriyor ve ne mutlu ki başarıya ulaşıyor.
Her hikâyenin bir kahramanı vardır. Bu hikâyenin kahramanı da “cennetin sakinleri” denilen, aslında yerliden çok, dağlık bölgelerden gelen “istilacılar” olarak görülenlerin karşısında seçilmiş kişi olarak kendisine verilen görevi kahramanca sahiplenen anlatıcımız. Ne var ki, doğa adına elzem bir görevi sahiplense de yöre halkına bakış açısının fazlasıyla “kentli” ve tek taraflı olduğunu hissetmemek elde değil. Bu durum hikâyeyle kurulan düşünsel ve duygusal etkileşimde sorun yaratıyor. Ancak daha önemlisi, anlatılan hikâyenin bir edebi forma, öykü ya da kısa romana dönüşememesi. Başlangıçta ilham verici yazman fare Tanci, bize keyifli bir olay örgüsüyle karşılaşacağımızı düşündürse de anlatıcının ben-merkezci ve didaktik duruşuyla metin, bir anı aktarımı formunda kalıyor. Ne Tanci ne de cennet kurtarma operasyonuna katılan -birbirinden canlı edebiyat karakterlerine dönüşebilecek- çocuklar, maalesef bu anlatıyı çevreleyen araçlar olmaktan öteye gidemiyorlar.
Cennetin Sahipleri, edebi niteliğinin zayıflığını görmezden gelirsek, bir cennet kurtarmanın, geliştirmenin, cehennem yaratmamanın sadece ve sadece bizlerin elinde olduğu gerçeğini mesele etmesi bakımından öğretici bir kitap. Ama “bizlerin” hem ekonomik sebeplerden ötürü bir yerden bir yere göçmek zorunda kalanları hem de kentlileri kapsadığı unutulmamalı. Ve bu konuda bilinçlenmenin asla bir sonu olmamalı ki ister kentte ister kırsalda, bizzat yaşadığımız yeri cennet kılabilelim ve “aman kimseler duymasın” diyerek kimseye fısıldamak zorunda kalmayalım; bir gün yok olacak bir cenneti keşfettik diye.

 

 

 

Cennetin Sahipleri
Şafak Okdemir
Tudem Yayınları, 184 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz