İyi Kitap

Miyase Sertbarut: “Umut etmek ütopya değil, gerçekçi bir beklentidir”

Elif Şahin Hamidi 30 Mart 2018 Elif Şahin Hamidi, Röportajlar, Sayı 103 - Nisan 2018 Miyase Sertbarut: “Umut etmek ütopya değil, gerçekçi bir beklentidir” için yorumlar kapalı

İnsan, doymak bilmeyen bir arzu ve iştahla doğayı sömürmeye, büyük bir açgözlülükle gereğinden fazla tüketmeye devam ediyor. Kendi kıyametini, kendi elleriyle hazırladığının farkında bile değil. Miyase Sertbarut, distopik “Kapiland” serisinin üçüncü ve son kitabında, işte bunun farkına varmamızı sağlıyor. Dünya hâlâ dönmeye devam ediyorken, ey insan kendine gel, artık biraz insanlaş diye haykırıyor adeta. Sertbarut ile dünyanın ve insanın hâli pür melaline, yaşam ve ölüme, nükleer savaş ve yapay zekâya, distopya ve umuda dair konuştuk.

Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Boyuna tüketen, doğayı arsızca sömüren, durmadan savaşlar çıkaran insan; yorgun ama pes etmeden dönmeye devam eden dünyamızın sonunu ve kendi kıyametini hazırlıyor aslında. “Kapiland” serisinin üçüncü ve son kitabı Kapiland’ın Kıyameti bunu bir kez daha hatırlatıyor bize. Neydi size bu kitapları yazdıran?
“Kapiland” serisi çocukluk dönemime bir vefa borcu gibi ortaya çıktı. Yani insan fasulyeyle, börtü böcekle, ineklerle, köpeklerle birlikte büyüyünce onların ruhuna daha yakın hissediyor kendini. Sonra büyüyor, her canlıya teknolojinin, endüstrinin dokunduğunu görüyorsun. Kapitalizmin dev pençesi işine nasıl gelirse canlıları öyle biçimlendiriyor; bazılarını çoğaltıyor, bazılarını azaltıyor. Gen teknolojisinin kapitalizmin hizmetine girmesi, tohumları da koyunları da başkalaştırdı. Bu sistem daha iyiyi değil, daha çoğu hedefledi. Üretirken de tüketirken de… “Kapiland”ın ilk kitabı işte bu duruma isyanla var oldu, derken arkası geldi.

“Kapiland” serisi, genç okurları körleşmeden kurtaracak, kış uykusundan uyandıracak bir seri diye düşünüyorum. Distopik roman türünün genç okurlar için öneminden bahseder misiniz?
Aslında bir romana böylesi misyonlar yüklemekten kaçınırım, çünkü bunu başaramaz. Yazar olarak benim amacım inandırıcı ve gerçekçi bir havada geçmişi, bugünü ve yarını anlatmaya çalışmak. Distopik anlatılar daha inandırıcıdır, bugünün ruhuna uygundur. Çocuk, genç, yetişkin herkes gelecekle ilgili belirsiz kaygılar taşır. İşte distopya tam da bu kaygıları hedef alır. Ekonomik, politik, teknolojik kaygılarla örülmüş bir romanın sayfaları arasında dolaşmak okurun içindeki belirsiz kaygıların adının konmasını kolaylaştırır. Televizyonda gördüğü tarım bakanının doğruyu söyleyip söylemediği konusunda kuşku duymaya başlar. Bu da iyi bir şeydir. İnsanı sürü psikolojisinden kısmen uzaklaştırır.

Türkçe gençlik edebiyatında distopik roman örnekleri pek fazla değil sanırım. Bu türün yaygınlaşamamasının nedeni nedir sizce?
Çocukları ve kendimizi kandırmayı seviyoruz, ondan olabilir; iyimseriz, ondan olabilir. Ama çoğalacaktır. Distopik roman yazmak veya okumak ille de insanı karamsarlığa götürür diye bir şey yok. Bu tür yapıtlar tatbikat yapmaya benzer. Okullarda nasıl deprem ve yangın tatbikatı yapılıyorsa, sınıfların nasıl boşaltılması gerektiği uygulamalı olarak gösteriliyorsa dünyanın geleceği için de distopik romanlar bir tür uygulamadır. Okudukça güçlenir, ona göre pozisyon alırız.

Serinin son kitabını okurken 17 Ağustos depremi, atom bombası-Hiroşima, Hitler, dünya patronu ABD, 11 Eylül gibi pek çok felaketin yanı sıra Yedi Uyurlar hikâyesi, Orwell’in 1984 romanı, Steinback’in Fareler ve İnsanlar romanı, Dostoyevski’nin yapıtları zihnimin bir köşesinde dolanıp duruyordu. Bu serinin oluşumunda hangi olaylardan/kaynaklardan yola çıktınız?
Bunların hepsi ve hiçbiri, çünkü insan okurken ve dünyada olup bitenleri izlerken edindiklerini, zihnine dönüştürerek yerleştirir. Günü geldiğinde o parçacıkları alır ve yeni biçimleriyle kullanır. Yazarken bütün çağrışımlara açığım. Örneğin Kapiland’ın Kıyameti’ni yazmaya başladığımda karakterlerin kış uykusuna yatacaklarını anladığım an zihnimde Yedi Uyurlar canlandı. Kitapta da bu hikâyenin biri tarafından dillendirilmesi gerektiğini düşündüm. Kimin ağzına yakışır, dedim. Çocuk Bahri büyüyüp de Koca Bahri olduğunda “bu hikâye benim işime yarar,” deyip o anlattı.

Kitapta dünyanın da umut etmeyi insandan öğrendiği ve ölü hâliyle dönmeye devam ettiği dile getiriliyor. Her şeye rağmen dünyanın/doğanın insana dair hâlâ bir umudu var gibi görünüyor. İnsan, insana dair umudunu nasıl koruyabilir?
Başka seçeneğimiz yok ki. Biz insanı iyi ve kötü yanlarıyla tanıdıkça, anladıkça kendimize ve başkalarına yaklaşımımız o oranda olgunlaşacak. Olumsuz yanlarımız tamamen reddedişle ya da çaresiz bir kabullenişle düzelmeyecek. Doğanın bir parçası değil de hükümdarıymış gibi davranan insan, kendiliğinden o tahttan inmezse dünyadaki dengesizlik zaten onu alaşağı edecek. İnsana bunu fark ettirebildiğimiz ölçüde “umut etmek” ütopya değil, gerçekçi bir beklentidir.
Kitapta gri bir toz tabakasının kapladığı, yerle bir olmuş bir dünya var karşımızda. Hayatta kalabilenler açlıkla mücadele ediyor, çünkü nükleer savaş nedeniyle toprak da ölmüş, her şey zehir saçıyor. Buna rağmen geriye kalan insanlar birbirine tutunmak yerine “magmacılar” ve “çiftliktekiler” diye ikiye ayrılmış. Ekmek ise yine güce sahip olanların elinde.

Ne var ki doğa, insana yağmuru ve suyu sunmak konusunda cömert olduğu gibi ölüm konusunda da kimseyi es geçmiyor, oldukça adil. Sırf bu bilgi bile insanların doğaya ve türdeşlerine karşı daha duyarlı olmasına yetmez mi?
Kitabın tutunduğu izlek tam da bu. Ama çoğumuz kendi küçük bahçemizde yaşar, kendi küçük mutfağımızda karnımızı doyurur, küçük ekranlarda türlü oyunlarla zihnimizi karmaşadan, bizi kaosa sürükleyeceğini sandığımız düşüncelerden uzaklaştırırız. Buzdolabından aldığımız sütü içerken zavallı bir buzağının payına ortak olduğumuz aklımıza bile gelmez. İyi edebiyat işte bize bunu hatırlatır. Sen dünyada biricik değilsin, der. Bakış açısını genişleten ve çeşitlendiren, bencillikten uzaklaştıran iyi edebiyattır; ister distopik olsun, ister korku, ister macera…

Kitapta iki grubun var oluşu ve birbirlerinden nefret etmeleri elbette ilkellik ama tarihte de böyleydi, şimdi de böyle, bu gidişle gelecekte de böyle olacak. Nerede duruyorsak oranın çevresine bir duvar örüyor “burası benim” tabelası asıyoruz. Köpeklerin bölgeci içgüdülerinden bir farkı yok bunun ama yine de köpeklerden farklı olduğumuzu, üstün olduğumuzu iddia ederek şımarıyoruz. Kapiland’ın Kıyameti bizim bu zavallı şımarıklığımıza da ayna tutuyor.

Distopik romanlar çok uzak bir gelecekten bahsediyor gibi görünse de günümüz dünyasına, tam da içinde yaşadığımız zamana dair bir sistem eleştirisi getiriyor aslında. Okura da “silkin, uyan, kendine gel,” diyor. Daha güzel bir dünyanın inşasında çocuklara, gençlere düşen sorumluluklar nelerdir?
Soyağacımızın her bir dalında, her bir yaprağında bir başka memelinin, bir başka canlı hücrenin bulunduğunu bilmemiz gerekiyor. Kargayla da solucanla da yunusla da akrabayız diyor bilim. Oysa dünyadaki düzen bugüne değin insanı önceleyerek geldi. İnsan, parayı icat etti ve şimdi bütün dünya bir pazar yeri hâline geldi. Süt satmayla silah satmanın kâr iştahında hiçbir fark yok. Daha çok süt elde etmek için ineklere antibiyotik verildi, daha çok silah satmak için savaşlar icat edildi. Balıkçıların yunus balıklarıyla olan “barış”ı bile sona erdi. Kıyılarda ateşli silahla öldürülmüş yunus balıkları görülmeye başlandı. Çünkü şimdiki balıkçılar avlarına, kârlarına kimsenin ortak olmasını istemiyor. İnsan diğer varlıkların efendisi olduğunu söylemeye devam ediyor. Ama bu filmin asıl efendisi “para”. Dünyayı kirleten şey, kâr hırsı. Kapiland kitapları, gençlere ve çocuklara bunu fark ettirmeye çalışıyor. Gelecekte bir sorumluluk alacaklarsa belki bu kitapların o çorbaya lezzet katan bir baharat olabileceğini hayal ediyorum.

Kitapta, engelli ve zeki kahraman Alvin’in icat ettiği Loob isimli makine, her ne kadar yapay zekâ olsa da insandan çok daha duyarlı olmasıyla şaşırtıyor okuru. Çok tartışmalı bir konu olan yapay zekâ, insanlığın sonunu da hazırlayabilir mi? Örneğin, Kapiland’ın Başkanı Truman gibi insanlar, yapay zekâ aracılığıyla insanlık ve dünya için korkunç bir felaketin fitilini ateşleyebilir. Ayrıca bu konudaki etik problemlerin önüne nasıl geçilebilir?
Yapay zekânın insanın sonunu hazırladığına değil, insanlık için daha iyi formüller üreteceğine inananlardanım. Evet kitaptaki makine insandan daha duyarlı ama onun duyarlılığı hislerden ziyade formüllerden kaynaklanıyor. Bir makine neden-sonuç ilişkisini insandan daha sağlıklı bir biçimde kurar. İnsan, genlerindeki bencil kodlardan dolayı kendinden ötesini çoğu zaman düşünmez. Makinelerin ise genleri olmaz, hesapları daha mekanik olsa da daha doğru kararlar alabilirler. Günümüzde sürücülerin önündeki araca çarpıp durma seçeneği yerine otobüs durağına dalıp onlarca insanın ölmesine neden olduğunu görüyoruz. Sürücüsüz bir araç en az insan kaybına yol açacak şekilde öndeki araca veya kaldırımdaki ağaca çarparak durmayı tercih edecektir. İnsandaki formüller fazla değişken; bu yüzden insan, yapay zekâdan çok daha tehlikeli. Makinenin efendisi insansa elbette onu yanlış manevralar için de yönlendirecektir ama kendi kendine öğrenen makineler çoğaldıkça belki de insanın bu yanlış manevralarına yapay zekâ son verecektir. Bu konuda etik tartışmalar daha uzun süre devam eder, ta ki yapay zekâ isyan edene kadar.

Dünyayı yaşanmaz hâle getiren nasıl ki insansa daha yaşanılır bir gezegene dönüştürecek olan da elbette yine insan. Ancak bu, nasıl bir insan olmalı? Bu insanın oluşumunda etik eğitimin ve kitapların rolü üzerine konuşabilir miyiz?
Dünyanın büyük bir dönüşüm geçirmesi gerekir ve bu hiç kolay değil. Bir sarsılma, bir yıkım, ardından yeni bir başlangıç. Belki o zaman insan, farklı bir kulvarda yoluna devam edebilir. Noah Harari’ye kulak verirsek tarım devrimi ile dünyanın başına bela olmaya başladık. Benim inancım da bu yönde. İnsan avcı-toplayıcılıktan tarıma geçince tarla farelerini, salyangozları, domuzları, çekirgeleri düşman görmeye başladı, verimi yükseltmek için bazı şeyleri yok etmek gerekliydi. İnsan böylece tahribata başladı. Böylece stoklamayı öğrendi, stokları bir şeyler karşılığında satmak için yol yöntem aradı ve buldu. Mevcut sistem ve mevcut insani oluşumla bu soruna çözüm bulmak kolay değil. Edebiyat, felsefe ve bilim bu durumu yalnızca anlamamızı sağlar. Bu büyük yanlışı değiştirmek içinse anlamak yetmez. Kim bilir belki de bunun cevabını yüz yıl sonra bir yapay zekâ verecektir. Ben şimdilik hayal kurarak, romanlar yazarak bu arayışın küçük bir parçası olabilirim.

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1979 doğumlu. 1998 yılında Trakya Üniversitesi EMYO Serigrafi bölümünden ve 2004 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın-Yayın bölümünden mezun oldu. Öğrencilik yıllarından bu yana çeşitli mecralarda muhabir, editör, genel yayın yönetmeni olarak görev yaptı ve “yazma” eylemini hep sürdürdü. Kitap değerlendirme yazıları, yazarlarla yaptığı söyleşiler ve hazırladığı dosya konuları Remzi Kitap Gazetesi, Roman Kahramanları, İyi Kitap, Aydınlık Kitap Eki, Cumhuriyet Kitap Eki, SoL Kitap Eki, Varlık, Tempo Kitap, sabitfikir.com, kulturservisi.com, isimizgucumuzkitap.com gibi farklı mecralarda yayınlandı. 2014 yılında Beta Yayınları tarafından yayımlanan “Sıradışı Uyumsuz Muhalif: Bir Entelektüeli Yitirmek/Vakur Kayador’un Ardından…” isimli kitapta, “Hep Vakur ve Hep Yalnızdı” başlıklı yazısıyla yer aldı. Eylül 2015’te Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Hakları Yüksek Lisans Programı’na kaydoldu. Ve şimdilerde tezini bitirmeye uğraşıyor. Öte yandan aynı üniversitede, İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde Uzman olarak görev yapıyor. Elbette okuyup yazma işini de bıkmadan usanmadan hala sürdürüyor.