İyi Kitap

Doğayı kurtarmaya çalışan ucubeler

Doğanın maruz kaldığı davranış, kaynağını bir ölçüde bencillikten alıyor. Kitabın ana karakteri, kahramanı Arven de bu bencillikle sınanıyor…

Yazan: Sema Aslan

Güzin Öztürk, Kayıp Kapının Anahtarı isimli romanında, iki meseleyi bir arada ele alıyor: Farklılıklarıyla toplum içinde ucube muamelesi görenler ve doğanın giderek can çekişiyor hâle gelmesi. Yazar fantastik ögelerle dolu hikâyesinde bir taşla iki kuş vuruyor; hem normal olan/olmayan ayrımını sonsuza dek ortadan kaldırıyor hem de okuruna, doğayı koruma mücadelesinde umut edilen zaferi teslim ediyor.

Ekolojik yıkımın şiddetli işaretleri (elbette bekleneceği üzere) son dönemde pek çok yazarın, metnin temel sorunsalı. Çocuklar, ekolojik yıkımın boyutlarından da bu yıkımı yavaşlatmanın yollarından da haberdar; “çevre koruma”, “karbon ayak izi”, “doğa sevgisi” üzerine konuşuluyor, çevre bilinci ile ilgili farkındalık yaratılıyor. Kayıp Kapının Anahtarı da çevre bilinci kapsamında anılabilecek kitaplardan biri olmaya, kuşkusuz ki aday. Solmakta olan ya da kokusunu kaybeden çiçekler, hastalanan ve birdenbire ortadan kaybolan arılar, arı kovanları, çoğu kez anlamsız bir hırs nedeniyle, düşüncesizce kökünden koparılan ağaçlar… Derken toprak ana Gaia’nın bile elini kolunu bağlayan iflah olmaz bir yok oluş… Şifacısına kavuşamayan doğa, kurtarıcısını bekliyor.

Doğanın maruz kaldığı davranış, kaynağını bir ölçüde bencillikten alıyor. Kitabın ana karakteri, kahramanı Arven de bu bencillikle sınanıyor. Bu noktada devreye “farklılıklara tahammülsüzlük” giriyor. Arven, doğup büyüdüğü köydeki herkesten farklı bir çocuktur. Farkı, hâlinden tavrından, ilgi alanlarından ya da yeteneklerinden ileri gelmiyor; farkı, fiziksel özelliklerinden kaynaklanıyor. Köydeki diğer insanların aksine kıpkırmızı ve söz dinlemez kabarık saçları olan Arven, bir de parmakları birbirine yapışık ayaklarından mustariptir. Annesi onu “küçük balık” diye seviyor; belli ki bir su canlısı gibi perdeli ayakları var. Yaşıtları tarafından dışlanıyor, akran zorbalığına uğruyor, öğretmeni tarafından
bile sırf farklı olduğu için topluluk dışı bırakılarak bir anlamda cezalandırılıyor. Arven, böyle anlarda soluğu kendi gibi biraz “tuhaf” görünen Zela’nın yanında alıyor. Zela, bir tür lanet gibi tüm ailesini izlemiş olan kepçe kulaklarıyla, Arven’in sırdaşı. Zela da öyle pek ayak altında dolanmayan, kendine ıssız ve dikkat çekmeyeceği bir iş bulmayı başarmış biri.

Şu durumda bir “ucubenin” toprak ananın sesine cevap vermesi, çiçeklere kokularını kazandırması, ağaçların köklerini kuvvetlendirmesi, arılara güç ve sağlıklarını iade etmesi yani doğanın işleyişinin aksamadan sürüp gitmesini sağlaması gerekiyor. Bu görev aslında sadece Arven’in değil, tüm tuhaf yaratıkların ortak görevi. Yaşlı Gaia’nın yerini alacağı müjdelenen Arven, kayıp kapıyı ve Saklı Orman’ı bulmak, orada şifacı Luka ile buluşmak, her biri farklı yeteneklerle donanmış bir sürü kişiyle elbirliği hâlinde doğayı yeniden canlandırmakla yükümlü. Ama tahmin edersiniz, kayıp kapı öyle herkese görünmez ve Saklı Orman’a giden yol, tehlikelerle doludur. Arven ve dostlarının başına türlü işler gelir. Ucubeleri avlayıp bir sirk hayvanı gibi sergileyen büyücüden tutun, Arven’in kendi içindeki yüreksiz, inançsız sese kadar bir dolu engel.

Hikâye, umduğumuz gibi, Arven ve arkadaşlarının başarısıyla sonuçlanıyor. Kayıp kapı ve Saklı Orman zaten başından beri orada duruyordur da yolculuğun kendisi önemlidir; Arven’in kendi iç dünyasına yaptığı yolculuk. Hemen tüm yolu çıplak ayaklarıyla alır. Gizlemeden, ayaklarından utanmadan saatlerce, günlerce, haftalarca yürür Arven. Ve sonunda an gelir, “evet, o benim” der, “beklenen kurtarıcı benim.” Kendine inanmak, güvenmek hikâyesi bu. Kapı ancak Arven kendine inandığı anda görünür olur; anahtar, kendine inanmak, kendini sevmek, kendine güvenmektir.

Kayıp Kapının Anahtarı, çocuk okura iki önemli şey söylüyor: Doğayı kurtarmak, bir günlük, bir anlık bir iş değil. Toprağın kızı Arven ve şifacı Luka bile, olağanüstü yeteneklerine, seçilmiş kişiler olmalarına karşın, haftalarca çalışıyor, çalışıyor, çalışıyorlar ve yine de bitmiş, tamamlanmış bir mücadeleden söz etmiyorlar. Aksine, düzenli olarak
çalışmayı sürdürmek gereğinden bahsediyorlar, doğayı “her gün” kurtarmak, kurtarmaya devam etmek gereğinden. İkinci mesele de şu: Her kim olursam olayım, her nasıl olursam olayım, kendimim ve kendimi sevmeliyim.

Günümüzün iki önemli sorunsalını ele alan yazar, alt metniyle hacminden fazlasını aktarmaya çalışmış. Hikâyenin, macera hızı ve gizemine ulaşamadığı, ağır ilerleyen yapısı, tam da bu meselelerle bütünleşmemizi zaman zaman zorlaştırsa da sorular sorduracak, mitoloji ve fantazyanın kapılarını aralayabilecek bir kitap, Kayıp Kapının Anahtarı.

Kayıp Kapının Anahtarı
Güzin Öztürk
Resimleyen: Hazar Ata
Tudem Yayınları, 144 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1978 Berlin doğumlu. Sosyoloji ve iletişim okudu, gazetecilik yaptı. “Benim Kitaplarım / 35 İsim 35 Kütüphane” (Doğan Kitap) ve “Kozalak” (İletişim Yayınları) isimli iki kitabı bulunmakta.

Yorum yaz