İyi Kitap

“Dilimizin müziğini yansıtabilmek her zaman çekici gelmiştir bana.”

Söyleşi: Doğan Gündüz – Ayla Çınaroğlu

Doğan Gündüz: Ayla Hanım, Yedi Kapılı Kent sizin ilk kitabınız. Hem yazıp hem resimlemişsiniz, üstelik kendi çabalarınızla bastırtmışsınız. “Tüm Çocuklarıma” ithafıyla 1977 yılında yayımlanmış. O yıllarda grafiker olarak özel bir şirkette çalıştığınızı biliyorum. Çocuk kitabı yazma ve resimleme fikri nereden geldi? Bu kitap nasıl ortaya çıktı?

Ayla Çınaroğlu: O dönem, kendi geleceğim hakkında önemli bir karar vermem gerektiğine inandığım bir dönemdi. Evet, Devlet Güzel Sanatlar Akademisinden bölüm birinciliği ile mezun olmuştum, bir mesleğim vardı elimde. Önce iki özel firmada çalışmıştım, sonra evde, kendi atölyemde çalışmayı sürdürüyordum. İşte o sıralarda evlenmiş ve ilk çocuğumu dünyaya getirmiştim. Öncelik, benim için elbette çocuğumun bakımı ve eğitimiydi. Ama mesleğimden tamamen uzaklaşmayı, kopmayı da istemiyordum. İzninizle burada biraz kolaycılığa kaçıp, yıllardır yazmakta olduğum uzun özgeçmişimden o dönemle ilgili bir alıntı yapayım:

“Otuz yaşımda ilk kızım Ayşe dünyaya gelene değin grafikerlik alanında çalışmayı sürdürdüm. Ancak hamilelikte iş alıp getirme, götürüp işi teslim etmede zorlanıyordum. Doğum sonrasını da düşünerek işleri azaltmıştım. Yavaş yavaş işten uzaklaştım. Aslında çocuk sahibi olmayı hiç istememiştim. “Benim çocuğum” çok aykırı bir fikir, yabansı bir düşünceydi. Kim olacağını, nasıl biri olacağını asla bilemeyeceğin biri. Üstelik nasıl biri olursa olsun sevmek zorunda olduğun biri. Daha doğrusu, nasıl biri olursa olsun zaten otomatik olarak seveceğin, canından çok seveceğin biri. Bu çocuğun; ‘her şeyden çok sevdiğim benim çocuğumun’ ileride, yaşamındaki olası mutsuzluğundan beni sorumlu tutabileceğini düşünüyordum. Ve bu beni kahredecekti kuşkusuz. Çünkü ne ülkemiz umut verici bir geleceğe doğru yönelmiş görünüyordu ne de dünyamız.

Daha o anda koruyucu anaç duygularım otomatik olarak devreye girmişti bile. Onun için duyduğum gelecek endişesi beni tedirgin etmeye başlamıştı. Ya doğururken ölürsem ona kim bakacaktı? Ya şöyle olursa, ya böyle olursa… Şimdiden bunca endişe içinde olursam ileride bu endişe daha da kötüye gidebilir, hastalıklı bir düşkünlüğe dönüşebilirdi. Bundan kurtulmam gerekiyordu. Beni çocuğumun üstüne aşırı düşkünlükten, onun hayatını karartacak hastalıklı titizlikten koruyacak, yürekten bağlanabileceğim, sürekli çalışmam gereken bir işim olmalıydı.

Ünlü Fransız aktris ve yazar Simon Signoret’nin bir röportajında ettiği bir sözü unutamıyordum. ‘Çocuğumun ‘annem benim için saçını süpürge etti, yaşamından benim için vazgeçti’ diyerek kendisini borçlu hissetmesini istemedim, o nedenle işimi asla bırakmadım.’ diyordu sanatçı. Bence de çok yerinde bir düşünceydi bu.

Ayrıca, yaşamım boyunca yalnızca ev işleri yapmak bana yetmeyecekti.

* * *
Kızım doğduğunda ise farklı bir dünya açılmıştı önümde. Çocuk sahibi olmak çok harika bir şeydi. Öyle bir canlı ki hem sizden bir parça, yani siz, hem de bütünüyle farklı, kendine özgü, apayrı bir insan, bir kişi…

Çocuk kitaplarına ilgim de bu dönemde, çocuğum nedeniyle başladı ve dört buçuk yıl sonra doğacak ikinci çocuğumla pekişerek hız kazandı. “ İşte Yedi Kapılı Kent kitabı bu sıralarda oluştu. Oluştu diyorum, çünkü yalnızca kitabı yazmak yetmiyordu, resimlenmesi gerekti. Bu konuda pek de kendime güvendiğim söylenemez. Çünkü bir illüstratör değildim. Kitabımı bir başkasının resimlemesinin daha iyi olacağını düşünüyor ama bunun için bir harcama yapmamın mantıklı olmayacağını düşünüyordum. Ne de olsa henüz bir tek basılmış kitabım yoktu. Kendi alanımı, yani grafik resimleme yöntemini seçerek çalıştım. O zamanlar, Yenidünya Yayınevi sahibi olan Yusuf Ziya Bahadınlı, kitabı adeta “nezaketen” bastı.

D.G.: Daha kitabın girişinde, adı Yedi Kapılı Kent olsa da okuyucuya hiç de yabancı gelmeyecek bir ülkenin tarifini veriyorsunuz: Ülkeyi yönetenlerin çok sıkı ve sert tedbirler uyguladığı, çok güçlü bir ordusu olan, adı “yiğitler ülkesi” olsa da “düzenbazlar, yalancılar, hırsızlar, ahlaksızlar ve ödleklerin” çok olduğu bir ülke sözü edilen. Hikâyeniz tıpkı zamanın aşındırmasına karşı koyan masallar gibi tüm zamanlara seslenebiliyor. Niye böyle bir konuya eğilme gereği duydunuz? Masal sesiyle manzum bir anlatımı tercih etmenizin özel bir nedeni var mı?

A.Ç.: Sanıyorum bu tercih nedeni, bugün bile gündemde olan esas eğilimimin şiir olması. Dilimizin müziğini yansıtabilmek her zaman çekici gelmiştir bana. Sizin de yorumladığınız gibi, konu için uyarıcı, elbette o dönem ülke ve dünya sorunları idi. O sıralar Joan Baez şarkılarını çok seviyor, evimizde plaklarını çok dinliyorduk. Baez’ın “Twelve Gates into the City” (Kente Açılan On İki Kapı) adında bir şarkısı vardı. Kıt İngilizcemle tamamını anlamasam bile, hayranlıkla dinlerken başka bir ülke kurdum zihnimde, on iki kapı fazlaydı, yedi kapı yeterliydi… filan, işte böyle oluştu kitap.

D.G.: Kitap, hınzır bir karganın, yazarın kulağına eğilip kentin öyküsünü anlatmasıyla başlıyor. Kitabın sonunda aynı Karga “öykü bu kadar,” dediğinde yazar itiraz edip “denizlere açılmadan, bataklığı kurutmadan, ormandan yararlanmadan, çölü yeşertmeden, özgürlüğü tatmadan hiç öykü biter mi?” diye soruyor. Karga “duvara tırmandılar ya gördüler ya denizi herkes anlar neler olacağını olsalar bile ahmak,” diyor. Kitabınızın yayımlandığı dönemde yayımlanan çocuk kitaplarına baktığımızda, çoğunda, çocukları eğitmek için mesaj verme kaygısıyla edebiyatın heba edildiğini görüyoruz. Karga’nın yanıtı o dönemki çocuk edebiyatına bakışa yönelik bir eleştiri mi?

A.Ç.: Bunu hiç düşünmemiştim. Uzaktan bir bakışla yorumunuz çok yerinde sanırım. Çünkü o dönemde yayımlanan tüm görece nitelikli çocuk kitaplarını alıyor ve okuyordum. Bunlar beni, bir çocuk kitabının nasıl olması gerektiği yanında, nasıl olmaması gerektiği konusunda da çok beslemiştir.

D.G.: Kırk yıldan uzun bir süredir ilk günkü heyecanınızı koruyarak çocuk edebiyatı alanında eserler veriyorsunuz. Geçmişten bugüne baktığınızda çocuk edebiyatının gelişimi konusunda ne düşünüyorsunuz?

A.Ç.: Heyecanımı koruduğum çok doğru, dahası diyebilirim ki artan bir heyecan duyuyorum, yazılması gereken daha çok şey var ve zamanım epeyce daraldı. Çocuk yazını genelde kuşkusuz çok daha çeşitlendi. (Burada “çeşitlendi” sözcüğünü ne yazık ki olumlu anlamda kullanmadığımı belirtmeliyim.) Bunun yanında çok daha nitelikli ürünler ortaya çıkmaya başladı.

D.G.: 1979 yılı Dünya Çocuk yılı ilan edildiğinde, Kültür Bakanlığı Çocuk Yapıtları Yarışması’nda öykü dalında ikincilik almışsınız. Hangi öykünüzle katılmıştınız? Bu öykünüz yayımlandı mı?

A.Ç.: İçinde Mut Teyze’nin Bahçesi’nin de bulunduğu bir dosyaydı. Resimlerini de yaptığım Mut Teyze’nin Bahçesi, 2000-2016 yılları arasında dört basım yaptı.

Şu anda yeni formatıyla yeniden basıma girmek üzere.

D.G.: Milliyet Çocuk dergisinin 15 Şubat 1982 tarihli 8. sayısında, sizin yazıp resimlediğiniz “Evden Kaçmak” öykünüze rastladım. Yedi Kapılı Kent’ten önce dergilerde yayımlanan çocuklara yönelik öyküleriniz oldu mu? İlk öykünüz ne zaman, nerede yayımlandı?

A.Ç.: Evet, o dönemde Milliyet Çocuk’ta epeyce öykü ve şiirim yayımlandı. “Evden Kaçmak” adlı öykünün resimlerini de ben değil, o zaman henüz sekiz yaşında olan küçük kızım Ayça yapmıştı. Sayenizde arşivimdeki Milliyet Çocuk’ları çıkarıp bir döküm yaptım. Buna göre, eğer atlamadıysam, 1981 yılında “Bilya” adındaki şiirim ilk yayımlanan işim. İlk öyküm de gene 1981’de “Küçük Bir Gezinti” adındaki öyküm olarak gözüküyor.

Aslında yayımlanan ilk şiirim eski A Dergisinde 1959 ya da 1960 yılında çıkmıştı. Kısacık ama o zamanlar 20 yaşında olan tırsık bir genç kızdan beklenmeyecek kadar feminist bir şiirdi. Bir sözcüğü yanlış dizilmiş ve şiirimi mahvetmişti. Çok kızmıştım ve dergiyi saklamadım bile. Şimdi merak ediyorum doğrusu. Kütüphane arşivlerinde bulabilir miyim acaba? O zamanlar baba soyadım olan Şaman’ı kullanıyordum tabii. En büyük pişmanlığım baba soyadımdan vazgeçmek olmuştur.

D.G.: Bir kitabı oluştururken yazar mı yoksa ressam yönünüz mü ağır basıyor; kendinizi yazarlığa mı yoksa ressamlığa mı yakın görüyorsunuz?

AÇ: Çok zor bir soru bu. Belki yazarlık yönüm ağır basıyor demem gerek, çünkü her öykümü resimleyebilme yetkinliğine sahip değilim. Ama yazarken bile görselliğini düşünerek yazıyorum. Resimleri kendim yapmasam bile nasıl resimlenmesi gerektiği aklımı kurcalar, ressamla işbirliği içinde çalışmak, ressamın yoluna ışık tutmak isterim. Zaten bu nedenle son yıllarda Mustafa Delioğlu ile çalışıyoruz Çünkü birbirimizin dilini tanıyor, bu konuda iyi anlaşıyoruz.

D.G.: Hiç başka bir yazarın metnini resimlediniz mi?

A.Ç.: Hayır desem yalan olur. Yazarlığımızın ilk zorlu yıllarıydı. İsteği ve ısrarı üzerine yazar arkadaşımı (Turan Yüksel) kıramamıştım ve onun bir kitabı için siyah-beyaz birkaç resim yapmıştım. Bir de gene zorlu yıllarda, Fatih Erdoğan’ın çıkardığı Kırmızıfare dergisindeki bir ya da iki öykü için, gene siyah-beyaz birkaç resim yaptığımı anımsıyorum, hepsi o kadar.

D.G.: Yedi Kapılı Kent’teki çocuk kahramanların gerçeği arayışı ve önlerine çıkan engelleri yılmadan aşması okuyucuya umut aşılıyor. Ne dersiniz çocuk kitapları dünyamızı değiştirebilir mi?

A.Ç.: Doğrudan ve kısa dönemde değiştiremeyeceğini biliyoruz ama çocuklarımızı doğru besinlerle beslersek sağlıklarının, hayat karşısında dirençlerinin daha iyi olacağını da biliyoruz. Yani bizim yazdıklarımız çocuklar için sanki biraz daha fazla D vitamini, biraz daha fazla kalsiyum veya fosfor vermek gibi bir şey, yapı taşlarını düzgün oluşturmak, daha nitelikli insanlar olmaları için yol göstermek gibi bir şey. O zaman yani evet, dünyamızı değiştirebilirler…

D.G.: Sizin eklemek, söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?

A.Ç.: Çocuk yazınına olan ilginiz ve emekleriniz için çok teşekkür etmek istiyorum. Günümüzden önceki yıllara titizlikle eğildiğiniz, oradan günümüze ve yıllar sonrasının çocuk yazını tarihine ışıklı bir yol açtığınız için teşekkürler…

D.G.: Doğrusunu söylemek gerekirse içinde yol aldıkça ben de bu alanın keşiflere açık büyük bir derya olduğu fark ettim. Bir damlacık da olsa bir katkım oluyorsa ne mutlu. Çok teşekkürler.

Yedi Kapılı Kent
Yazan ve Resimleyen:
Ayla Çınaroğlu
Yeni Dünya Yayınevi
İstanbul, 1977, 31 Sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Doğan Gündüz 1966’da İstanbul’da doğdu. Kitapları: Kaçan Uykuların Peşinden (Can Çocuk, 2013), Sahi Benim Annem Hangisi? (Can Çocuk, 2014), Kayıp Çocuklar Bahçesi (YKY, 2015), Unutma Oyunu (YKY, 2015), Alaturkadan Alafrangaya Zaman Osmanlı’da Mekanik Saatler (Ege Yayınları, 2015), Acayip Bir Hediye (Can Çocuk, 2015), En Sevdiğim Oyuncak (YKY, 2016), Fare Adlı Kedi (Can Çocuk, 2016), Bisküvi Kutusundaki Martı (Can Çocuk, 2016), Denize Mektuplar Atan Çocuk (YKY, 2018), Ailenin En Yaramazı (Can Çocuk, 2018)

Yorum yaz