İyi Kitap

“Uçsuz bucaksız ormanlar gerek çocuklara…”

Yazan: Safter Korkmaz

Küçük Pis Yeşil Böcek’in kahramanı Aziz, Gaziantep’teki köyünden, annesiyle İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış bir “mendilci çocuk”. Harçlığını çıkarmak için, boş vakitlerinde metroda mendil sattığından, herkes ona böyle sesleniyor. Füsun Çetinel’in anlatısında, bir metro yolculuğu boyunca başından geçenlere tanıklık ediyoruz. Büyük şehir yaşamına alışamayan, köyünün doğasını ve oradaki arkadaşlarını özleyen Aziz, bu yolculuk boyunca bir yandan mendillerini satmaya çalışacak diğer yandan da “Başabela” olarak adlandırdığı metro görevlisinden uzak durmaya gayret edecek. Farklı özellikleriyle dikkat çeken metro yolcularının da dahil olduğu hikâye, küçük yeşil bir “osurukböceğinin” ortaya çıkmasıyla ilginç bir hâl alacak…

Küçük Pis Yeşil Böcek’te iç göç, savaş, arkadaşlık, sosyal dayanışma, aile, yaşam hakkına saygı gibi pek çok konuya değinen Çetinel’in temel izleği, elbette çarpık kentleşmeye yönelen eleştiri ve doğaya duyulan özlem ekseninde çevre bilinci. Kitabın girişinde yer alan “Gökdelenler, uçaklar, alışveriş merkezleri değil Gökyüzüne dek Uçsuz bucaksız ormanlar gerek çocuklara…” dizeleri de yönelimi daha baştan okura belli ediyor.

DIL VE KARAKTERLER
Füsun Çetinel’in dili açık ve akıcı. Cümle kuruluşları sorunsuz. Cümle ve paragraf uzunlukları, anlatının bölümlenmeleri yerinde ve okuma rahatlığı sağlıyor. Bu açılardan iyi bir okuma deneyimi sunuyor bizlere. Ancak metindeki diyalogların bütünlüğü hakkında birkaç şey söylemeden geçemeyeceğim. Diyaloglarda yöre ağzı kullanımı düzensiz ve kafa karıştırıcı. Aziz’in annesi, amcası, nenesi genelde oldukça kurallı ve düzgün konuşabiliyorken, zaman zaman yöre ağzından kelimeler kaçırıveriyorlar. Kitapta da italikle vurgulanan bu tekil kelimelerin varlığına anlam vermek kolay değil. Harf yutmadan, ekleri yanlış kullanmadan, yer yer şiirsel tınılayan, hani deyim yerindeyse İstanbul ağzıyla konuşan anne, amca ya da nene birden “gardaşım”, “zalım” ya da “guzum” deyince şaşırabiliyor okur. Bence ya hiç ağız değişikliği olmamalıydı konuşmalarda ya da köy kökenli karakterlerin konuşmaları tamamen yöre ağzıyla kurgulanmalıydı.

Karakterlerin tek sorunu diyaloglar değil. Bir kere kitabın hacmi düşünüldüğünde (86 sayfa), gereğinden fazla karakterin varlığından söz edebiliriz. Aziz, annesi, amcası, nenesi, Ferhat, Halil, Kekik Kız, Zeynep öğretmen, Kezban öğretmen, Halil’in babası, Caner, Mustafa, rehber Ali, Başabela, Bay Gözlük, Pembe Hanım, Kitap Kız, Bay Parasayar, Fotoğrafçı Adam, Bulmaca Adam, Titiz Teyze, Papatya Hanım ve diğerleri… Aziz dışında hiçbir karakter yeterince derinleşemiyor. Füsun Çetinel’in böyle bir kaygısı da yok gibi görünüyor. Anlatıya hareket katmak ve okuyucu gülümsetmek için bunca tipi yaratıyor. Bir anlamda, isimlendirmelerden de anlaşılacağı gibi karikatürize kahramanlar üretiyor. Ama bunu yaparken, örneğin Başabela neden bunca “kötü” anlayamıyoruz. Ya da Bay Gözlük neden bu kadar itici ve sorun çıkaran biri bilemiyoruz. Aziz’in saf iyiliği temsil ettiği hikâyede, gerilimi tırmandıracak olumsuz karakter ihtiyacı aşikâr elbette. Ama bu karakterler daha iyi işlenebilirdi. Dahası, Aziz’in annesi ya da amcası gibi, görece önemli karakterlerin de karikatürize tiplerden daha iyi anlatılmasını beklerdim.

SAVAŞ VE MÜLTECILER
Yukarıdaki eleştirileri sıralayıp, “Her şeye rağmen Küçük Pis Yeşil Böcek, derli toplu bir kurgu içinde, çocuk ve doğa ilişkisini anlatan iyi yazılmış bir hikâye,” diyebilmeyi çok isterdim. Ama kitapta çok yer tutmadığı hâlde, anlamca beni oldukça rahatsız eden iki noktaya dikkatleri çekmek zorundayım:

Aziz’in “hiç hatırlayamadığı babası”, sınırda “pusu”- ya düşüp “şehit” olmuştur. (s.15) Ne ağır bir travma… Sebebini bilmediğin, anlam veremediğin bir savaşta; en sevdiğin, en değer verdiğin varlıklardan birini, babanı yitiriyorsun. Bir çocuk kitabında bu konu ele alınır mı? Şüphesiz alınır, alınmalıdır. Ama nasıl? Alakasız bir olay örgüsünün içinde, aslında hiç bahsedilmese kurgudan bir şey eksilmeyecek, fark yaratmayan bir detay olarak mı? Aziz karakterini derinleştiren, onu daha iyi tanımamızı sağlayan bir veriye dönüşemiyorsa, bu açıklama neye hizmet ediyor anlatıda? Hangi savaştan söz ediyoruz? Kim kimi, neden öldürüyor? Düşman kim ve nerede? Aziz neler düşünüyor bu konuda, nasıl etkileniyor?

Kendini Aziz’le özdeşleştirerek metne kapılan çocuk okur, muhtemel bu soruları sormayacak. Keşke sorsa; keşke kitap, bu soruları sormasına izin verse. Açıkça bir şey dile getirmeyen, zımni ön kabuller ve klişe kavramlar üzerine inşa edilmiş bir “acındırma” ögesinden öteye gitmiyor kitaptaki bu değini. Çocuklarımızı, her yerde karşılarına çıkan (ve çıkacak olan) bu ön kabullerle, klişe kavramlarla yoğurmak yerine; savaş, çatışma, ölüm, yaşam hakkı gibi temel kavramlar üzerine özgürce düşünmelerini sağlayacak bir kurgu oluşturamaz mıyız? Bunu yapamıyorsak, en azından anlatıya katkısı olmadığını bile bile, bu tür klişelerden uzak duramaz mıyız?

Bir başka alıntıyla ilerleyelim: “Savaş sınıra dayandığından beri, tepelerin ardından köylerine gelen yabancılar evlerini, dolaplarını yağmalamıyorlar mıydı? … Korku dolaşmıyor muydu daracık sokaklarda? … Kim yaşamak ister ki böyle bir köyde?” (s.29) Aziz’in düşüncelerini takip ediyoruz burada. Bu kez biliyoruz ki Suriye’de süregelen savaş bahsedilen. Yesemek, Suriye sınırında çünkü. Alıntıda bahsi geçen “tepelerin ardından köylerine gelen yabancılar”ı merak ediyorum. Sahi kim bunlar? Yazar bize hiçbir ipucu vermiyor. Tek anladığımız savaş sınıra dayanınca ortaya çıkan “yağmacı”, kötü insanlar bu “yabancı”lar. Suriye’de savaşan taraflar mı acaba bu kötü insanlar? Ara sıra savaşı bırakıp, sınırdan içeri mi giriyorlar? Etrafı yağmalayıp, savaşa geri dönüyor olmalılar. Eh, pek akla yatkın bir açıklama sayılmaz, değil mi? O hâlde, yoksa bu kötü insanlar, savaştan kaçan mülteciler mi? Yazar elbette açıkça böyle yazmıyor, hatta belki bunu kastetmek istemiyor1 ama çoğunluğun zihninde beliren, belirecek imge bu. Ne üzücü… Çocuk kitaplarında mültecilerle dayanışmayı en yükseğe çıkarmamız, onlara karşı yürütülen kara propagandaya karşı durmamız gereken bir dönemde, muhtemel ki çocuk zihinlerinde yanlış bir iz bırakacak bir ima… Denilebilir ki “yağmacılar kimdir bilmiyoruz ama yöre halkının sıkıntısı bu,” ya da “çocuk böyle düşünüyor, ne yapalım…” İşte yazarın görevi burada başlıyor. Gerçeklik gibi görüneni didiklemek, hakikate ulaşmak için sorgulayıcı olabilmek burada önem kazanıyor. Mültecilerin, özellikle de sınırdan kaçak giriş yapan mültecilerin yaşadığı zorlukları çocuklara aktarabilmek için bir fırsat değil mi bu? Onun yerine neden belirsiz bir “yabancı” yağmacı tipi üretip geçiyoruz anlatıda? Fırsat bilip bu hikâyeyi, mültecilerin sorunlarına da neden eğilmiyoruz? Pek çok konuda oldukça olgun fikirler üretebilen Aziz, bu konuda neden daha yapıcı düşünemiyor?

Her şey bir yana, Küçük Pis Yeşil Böcek, çocuk edebiyatımızda yazarların pek girmek istemedikleri ya da klişelerden öte ilerlemekten çekindikleri konularda, farklı görüşlere de yaşam hakkı tanıyan, dogmalardan uzak, özgür düşünceye dayanan kurgulara duyulan yakıcı ihtiyacı hatırlattı bana…

1 Bu tür netameli bir konuya girdiğinizde olabildiğince açık olmak, kimleri kastettiğinizi kuşkuya yer bırakmayacak şekilde netleştirmek zorundasınız. Aksi takdirde sizin bıraktığınız boşluğu, toplumsal hafızanın tartışmalı/asılsız bilgileri doldurur.

Küçük Pis Yeşil Böcek
Füsun Çetinel
Resimleyen: Yusuf Tansu Özel
Günışığı Kitaplığı, 86 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

İstanbul Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldu. 1994 yılından bu yana yayıncılık alanında çalışıyor. Pek çok yayınevinde farklı görevlerde bulundu. “Cankurtaran Şövalyeleri İstanbul Dehlizlerinde” adında, Günışığı Kitaplığı’ndan yayınlanmış bir çocuk romanı var. İyi Kitap’ın sorumlu yazı işleri müdürü ve editörü olarak çalışma yaşamına devam ediyor.

Yorum yaz