İyi Kitap

“Hayata ve ölüme şaşırdı. İnsan bir zamanlar nefes alıp gülerken, sonra nasıl olup da ölüyordu, bütün bunlar nasıl oluyordu?”

Yazan: Olcay Mağden Ünal

Anne Fleming’in Keçi’si, bu alıntıyla özetlenebilir mi? Belki hayır ama belki de evet. Hayır, çünkü elbette ölümden ve sonrasında olup bitenlerden bahseden bir kitap değil bu. Evet, çünkü bu şaşkınlık kadar doğal bir kitap, hakikaten daha dün nefes alıp gülerken bugün nasıl da öldük? Keçi, bir grup insanın hayatına dair son derece olası kesitler sunsa da yani dolayısıyla bir hayli gerçekçi olsa da beni diğer birçok kitaptan daha fazla düşündürdü. Kitabı kapattığımda uzun uzun kafa yordum; şimdi bu kitap iyi mi, kötü mü? Kime hitap ediyor? Çocuğa mı, nasıl yani? Ne demek istiyor? İçeriği o bilindik çocuk kitapları gibi değil. İnsanı öyle bir anda çarpmıyor belki ama satır aralarında anlatmak istediği epey bir derdi de var aslında. İşte uzun zamandır karşı karşıya kalmadığım türden, zorlayıcı bir kitap! Böyle durumlarda okuduğum metinle arama bir mesafe koyar, birkaç gün boyunca onu yok sayarım. Derken görüntü bir anda netleşmeye başlar ve ben nihayet kitabın üzerimde yarattığı etkiyi çözümlemeye koyulurum.

Aslında yetişkin kitabı yazarı olan Anne Fleming’in Keçi adlı eseri, New York’ta geçiyor. Küçük adındaki küçük bir kız ve ailesi, kuzenleri Doug’un köpeği Miyav’a bakmak için bir süreliğine
Toronto’dan New York’a gelirler. Bu sırada Küçük’ün annesi Lisa’nın yazdığı ve Toronto’da büyük bir ilgi gören tiyatro oyunu da New York sahnelerinde gösterilecektir. Ancak hiçbirinin bilmediği bir şey vardır: Kuzen Doug’ın Central Park yakınlarındaki apartmanında bir dağkeçisi yaşıyordur, son derece aç bir dağkeçisi. Aynı apartmanda gözleri görmeyen, ancak köpeği Michigan ile birlikte çok iyi kaykay kullanan yazar Joff, 11 Eylül saldırılarında annesiyle babasını yitirmiş, yüksekten fena hâlde korkan ve de istemeden kelimelerin ilk harflerinin yerini değiştirip duran Will ile büyükannesi Doktor Lomp ve yakınlarda geçirdiği beyin kanaması yüzünden konuşamayan ve hareket edemeyen yaşlı Bay Jonathan ve eşi Doris de yaşıyordur. Tabii bir de Kenneth.

Tam bir maceraperest olan babasının aksine Kenneth konforuna düşkündü, belki de bu yüzden ona, aralarında hep büyük bir mesafe var gibi gelmişti. Sonra bir gün babası ölüverdi. Küllerinin oğluyla yaptıkları son kampın olduğu yere götürülmesini istemişti. Kenneth da öyle yaptı. Kendi yaşam tarzına tamamıyla aykırı olsa da babasının küllerini alıp onları oradaki göle savurmaya gitti. Bu sırada ölmüş babasıyla uzun uzun konuşma fırsatı da buldu. İşte orada, yıldızların altında, sırtına batan taşların verdiği huzursuzluğa rağmen kitabın bana kalırsa en güzel paragrafının kurulmasına vesile oldu: “Aniden göğsünün ortasına bir acı saplandı ve gözyaşları yanaklarından süzüldü. Babasını çok özlemişti… Dünyada kalmış son insan gibiydi
adeta. Yıldızlara uzun uzun baktı. Çünkü dünyada bu güzellikleri görecek başka kimse yoktu, bir tek Kenneth kalmıştı, o da bakmazsa ziyan olacaklardı.” İşte tam o sırada aslında birçok şey oldu, başka bir yerlerde Doris ile tekne gezisinde olan Jonathan beyin kanaması geçirdi; yavru bir dağkeçisiyle annesini kartalın biri kaçırdı, derken kartalın pençelerinden sıyrılan
keçiler gökyüzünden yere düşmeye başladılar. Yavru keçi şanslıydı, az evvel babasının küllerini göle savurmuş Kenneth’ın kucağına düştü, ancak anne keçi kurtulamadı. Kenneth kucağındaki yavru keçinin ölmüş babasının yerine gönderildiğini düşündü ve onu arabaya attığı gibi evine geri döndü. İşte Keçi’nin Central Park manzaralı binadaki yaşamı da böylece başladı. İnsanlarla iletişim kurmakta zorlanan Küçük ve Will de apartmanda bir keçi olduğunu duymuşlardı, üstelik dağkeçisi görmek yedi yıl şans demekti. Bunun üzerine Keçi’yi bulmaya koyuldular.

Yurtdışında 9 yaş üstü çocuklara uygun olduğu söylenen Keçi, bana kalırsa belirli bir yaş grubu ile sınırlandırılmaması gereken türden bir kitap. Arka kapak metninde de dediği gibi, hayatın acı tatlı tesadüflerine ayna tutan bir roman. Üstelik çocuğu, yetişkin edebiyatına hazırlayacağını düşündüğüm bir anlatı. Hoşuma giden bir başka özelliği de her okurun kendini bir karakterin hikâyesine daha yakın hissedebileceği gerçeği. Aslında ana karakter Küçük ve dolayısıyla ana hikâye de Küçük ile Will’in başlarından geçenler olsa da örneğin benim ilgimi daha çok Kenneth ve babasının o kısacık öyküsü çekti. Kim bilir dağkeçisinin hikâyesi bile biri için diğerlerinden daha etkileyici olabilir. Evet, bazı eksik yanları da var. Örneğin başlarda Küçük, bir arkadaşı ve büyükannesine kısa bir mektup yazıp New York’ta gittiği müzelerden bahsediyor, ancak bunun devamı gelmiyor. Sanki burada yazar bir şey denemiş ama sonra hikâyenin koşturmasına kapılmış gibi. Bunun yanı sıra, karakterlerden bazılarının öyküleri az da olsa havada kalıyor. Bunun da örneği, duyduğu bir sesin sahibine, hatta o sesle duyduğu bir kelimenin sahibine âşık olan Joff. Bu kısım da biraz daha detaylandırılabilirmiş gibi geldi bana. Bunun dışında Will’in anne ve babasının 11 Eylül saldırısında ölmüş olması, başta “Neden ille de 11 Eylül?” sorusunu akla getirse de sündürülmemesi ve basmakalıp herhangi bir detaya girilmemesi sebebiyle hikâyenin verdiği hazzı azaltmıyor, tıpkı az önce bahsettiğim ufak tefek sorunların azaltmadığı gibi.

Keçi
Anne Fleming
Türkçeleştiren: Elif Türkölmez
Çınar Yayınları, 152 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

2009 yılında Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitiminin ardından kitap editörlüğü yapmak istediğine karar verip yayıncılık sektörüne girdi. 2011 yılından bu yana çeşitli yayınevlerinde editörlüğün yanı sıra telif hakları uzmanı olarak görev aldı. Bu arada birçok Almanca, İngilizce ve Fransızca çocuk kitabının çevirisine imza attı. İyi Kitap, Arka Kapak, Radikal Kitap, Akşam Kitap gibi pek çok dergi ve gazete ekinde kitap eleştirileri ile edebiyat ve yayıncılık dünyası üzerine yazıları yayınlandı.

Yorum yaz