İyi Kitap

Merak, yalnızlık ve upuzun bir yolculuk

“Tek bir korkum var ve hep aynı korku. Ölümden değil, kendim olmayı başaramamaktan korkuyorum.”

Yazan: Olcay Mağden Ünal

Üzerimize iliştirdikleri yaftalarla ve elimize tutuşturdukları görev tanımlarıyla hayatımıza devam ediyoruz. Hafızamız geçmişi ağır ağır süzerken, biz de her geçen gün, doğduğumuzdan beri kucak açmış bizi bekleyen ölüme doğru aynı hızla ilerliyoruz. Ama Tamaro’nun, Kaplan ve Cambaz kitabındaki karakterine söylettiği gibi, ölümden değil de kendi olmayı başaramamaktan korkmalı insan. Berbat kişisel gelişim kitaplarının ya da “sevgi içimizde” safsatasının ötesinde bir mesele bu. Bu dünya düzeninde bunu başarabilmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum, etrafımızı saran tüm huzursuz ruhların sebebi bu. Herkes “bir şey” olmak istiyor, “bir şey” yapmak istiyor; ancak kimse aslında “kendi” olmak istemiyor ve “kendi” istediği nedir onu da bilmiyor. “Başkalarının yaptıklarını yinelemek… Gerçekten yaşamın anlamı bu mu?” Bu çağın gençleri ve orta yaşlılarının ihtiyarlık dönemlerinden pek umudum yok. Günün birinde kendi olmayı başaramamış olmanın azabı gözlerimizden çıkıp bir aynanın karşısında zihnimize yansıyacak, o günden sonrasını pek parlak görmüyorum.

“İnsanoğlu olmasaydı, dünya mükemmel bir yer olurdu.” Bu cümleye tamamıyla katılsam da aslında benim zihnime değil, Susanna Tamaro’ya ait. Kaplan ve Cambaz, bizi bir taygada doğmuş dişi bir kaplanın yolculuğuna davet ediyor. Annesi, onu ve erkek kardeşini günün birinde kendi krallıklarını aramak için yola düşecekleri zamana kadar yetiştiriyor. Ancak bu dişi kaplan, diğerlerine pek benzemiyor. O keşfetmek istiyor, sorguluyor, merak ediyor. Oysa merak hiç de kaplanlara göre bir meziyet değil. Çünkü merak, onu insana götürür ve “insan sadece öldürmüş olmak için öldürür.” İnsanoğlunun bir kaplanı öldürmesinin arkasında yatan sebepse kıskançlıktan başka bir şey değildir. “O, kaplanın gücünü, onun asaletini kıskanır.”

Derken kaplan için yalnız kalma vakti gelip çatar ve o da içindeki merakı dindiremeyerek yola koyulur. Yolda bir insanla karşılaşır. Ancak bu insan annesinin anlattığı gibi kötü niyetli birine benzemiyordur, hatta tıpkı kaplanın kendisi gibidir. “İçinde tahtakurusu olan insan, daima başka ve yeni bir ufuk arayışındadır. Çünkü bir dünyanın ardında, hep bir başka dünya olduğuna inanır.” İnsan böyle derken tam da kaplanın ruh hâlini yansıtmıştır. Ne de olsa kaplanın da içinde yıllardır susmayan ve karşısına ne çıkarsa kemiren tahtakuruları vardır. Kaplan ve adam, adeta birbirlerini tamamlayan iki dost olmuş, hayatlarını beraber sürdürürlerken o korkunç gün gelip çatar. Birileri bu dostluğa şahit olmuştur ve kaplanın kürkünün peşine düşerler. Arkadaşını onlara vermeyeceğini söyleyen insan, kendi türündekilerin gazabına uğrar ve kaplan da kendini bir sirkte bulur. Kaplan o lanetli günü zihninden bir türlü atamaz. Sirkte çok uzun zaman geçirir. Başlarda öfkelidir; ancak zamanla durulur, siner. Burada tanıştığı hiç kimse bir zamanlar dostu saydığı insan gibi değildir. Ama günün birinde cambaz bir kız çocuğu çıkagelir. İşte bu kız, kaplana o eski dostu hatırlatır.

İlk tanıştığı insandan sonra, küçük cambazın yardımıyla sirki de geride bırakan Kaplan, yeniden yola düşer. Sirkten kaçtığında kendini hemen taygada bulacağını zannetmiştir, oysa birden karşısına tüm ürkütücülüğüyle insanların şehri dikiliverir. Burada da ona paçavralar içinde bir adam yardımcı olur. Bu adam kendini bildi bileli, içlerinde sahtekârlığa yer olmayan bir kaplan gibi olmayı istemiştir, oysa kendisinin de dediği gibi bir kaplan olacağına başarısız olmuştur. Çünkü o, riyakârlıktan içi çürümüş insanların arasında yaşamaya çalışmıştır. “Yaltaklanmalar, sırıtmalar ve bunların altında nehir gibi akan zehirler. Neden mi? Güç için. Bir günlük, bir aylık, bir yıllık güç kazanmak için. Alçaklıkla elde edilmiş bir şey ne kadar sürebilir ki? Daima ileri gidebilecek senden daha alçağı bulunur. Aptallık ettim. Kaplan olacağıma başarısız oldum.”

İnsanların şehrini geride bırakan kaplanın önünde şimdi epey zorlu bir yol vardır, bazen ilerleyemeyeceğini dahi düşünür. Ancak o sırada ilk tanıştığı ve iyi kalpli insanın kendisine umutla ilgili söylediklerini hatırlar. “Umut,” demiştir adam, “dünyanın dönmesini, hayatın sürmesini sağlayan alçakgönüllü güçtür.” Kendisi de “topraklarının bilinirliğini annesine kavuşma umuduyla terk etmemiş midir? Yaşamının onurunu yeniden kazanabilmek umuduyla bırakmamış mıdır sirkin tekdüze rahatlığını?”

Kaplan ve Cambaz, özgürlüğün peşinde, dayatılanı reddeden bir kaplanın masalsı öyküsü; insanın tam bir parazit gibi güzel olan ne varsa yıkıp yok ettiğinin anlatısı. Okuru bir koza gibi sarıp sarmalıyor. Öyle ki kitabı bitirdiğinizde belki bir kelebek kadar güzel olmuyorsunuz ama zihniniz berraklaşmış bir şekilde uyanıyorsunuz. Bu kitabın bir yaş sınırı olmamalı, hiçbir rafta kaybolmamalı, üzerine uzun uzun konuşulmalı. Merak, taygadaki kaplanın yüreğine dolduğu gibi içimizi kaplamalı.

Kulübedeki adam bir kez ona, “Senin susuzluğun, suyla dindirilen türden değil,” demişti. “Merak sende sorular yaratıyor ve sorular bir ırmağın coşkun sularına benzer. Onu asla durduramazsın, asla tek bir damlasını yakalayıp, ‘İşte bu gerçekten sonuncuydu,’ diyemezsin.”

Kaplan ve Cambaz
Susanna Tamaro
Türkçeleştiren: Eren Cendey
Can Çocuk Yayınları, 150 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

2009 yılında Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitiminin ardından kitap editörlüğü yapmak istediğine karar verip yayıncılık sektörüne girdi. 2011 yılından bu yana çeşitli yayınevlerinde editörlüğün yanı sıra telif hakları uzmanı olarak görev aldı. Bu arada birçok Almanca, İngilizce ve Fransızca çocuk kitabının çevirisine imza attı. İyi Kitap, Arka Kapak, Radikal Kitap, Akşam Kitap gibi pek çok dergi ve gazete ekinde kitap eleştirileri ile edebiyat ve yayıncılık dünyası üzerine yazıları yayınlandı.

Yorum yaz