İyi Kitap

Sevim Ak, sadece meraklı hikâyeler anlatmıyor, aynı zamanda edebiyat yapıyor. Epey iyi yapıyor. Kurduğu, her biri hedefine nokta atışı yapan cümlelerden yarattığı “söz”e nefes üflerken, ondan mamur bir kelam çıkarıyor ki ancak böyle yazarsanız, sadece çocukların değil yetişkinlerin de kulak kesildiği ses olabiliyorsunuz.

Yazan: Alev Karakartal

Söz dediğin sadece yan yana sıralanmış kelimelerden oluşmaz; kendi yarandan sağdığını başkasınınkine merhem etmeye gönüllüysen hele, söz sükûta sığmaz.

“Zaman geçer, geçtiği yerde ne varsa değiştirir”. (s. 36)

Geçerken işte o zaman, an gelip “Yedi yılda iyiden iyiye uzaklaştığım çocukluğum, unutma isteğimin altında ezilip kalmış. O günlerimi benimle geçirenlerle yeniden karşılaşsam, çocukluğuma geri dönebilir miyim” (s. 27) diye sorduğunda misal, belki dönmenin değil sil baştan başlamanın, nihayet rüya gördüren serinliğine adım attığında söz, hikâye olur.

Bir akrobasi sirkinde doğan ve rüya görememekten mustarip Rüya adlı bir kız çocuğunun, seçmediği bir hayatı biraz geldiği gibi ama hep hiperaktif bir soru işareti hâlinde yaşarken büyüme, birey olma sancısını, aile kavramını odağına alarak hikâye eden Sirk Kızı, Sevim Ak’ın, Can Yayınlarından çıkan 31. kitabı.

Rüya’nın ailesiyle yaşadığı renkli sirk hayatı, anne ve babasının bir sabah sirkten ayrılıp bir daha dönmemesi üzerine kökünden değişecek; beş kardeş değişik bakımevlerine dağıtılacaktır. Belediyenin Çocuk Koruma Evi’nde yaşayan küçük kız, hem haftalık Benimgazete’nin trenlerde dağıtım işinde çalışır hem okuluna devam eder. Çocukken anlattığı uydurma hikâyeleri ve şimdi de trende yüksek sesle okuduğu gazete haberlerini kimse dinlemese de Rüya’dır o; özgüvenli, girişken, meraklı. Bir gün dağıttığı gazetede gördüğü bir haberle, tüm dünyası değişir. Yedi yıl önce gidip bir daha dönmeyen anne ve babasının, dağlarda, buz altında kalmış cesetleri bulunmuştur: Hiç mi yaşlanmaz donanlar? Derin dondurucudaki sebzeler, balıklar gibi aynı mı kalırlar? Buz kırılırsa canlanırlar mı?” (s. 21)

Bundan sonrasına, aslında hikâyenin öncesine, Rüya’nın yedi yıl önce kendine yazdığı mektupların da yardımıyla, evebeynlerinin buzda hapsolmuş son sözlerinin, buz erirken özgürleşip özgürleşmeyeceğinin (s. 21) izini ararken tanık oluruz. Trajik bir aile sırrının ortaya çıkışıyla kendilerini de özgürleştiren beş kardeşten, şansı diğerleri kadar yaver gitmemiş üçü için belki de başka bir ihtimal mümkündür.

Çocukların en sevdiği yazarlardan, yurt içi ve dışından onlarca ödülün sahibi Sevim Ak, sadece meraklı hikâyeler anlatmıyor, aynı zamanda edebiyat yapıyor. Epey iyi yapıyor. Kurduğu, her biri hedefine nokta atışı yapan cümlelerden yarattığı “söz”e nefes üflerken, ondan mamur bir kelam çıkarıyor ki ancak böyle yazarsanız, sadece çocukların değil yetişkinlerin de kulak kesildiği ses olabiliyorsunuz.

Ancak Sirk Kızı’nın sayfaları arasında esen ve umulmadık yerden vuran acımasız, sert rüzgârlar, “o kadar kusur kadı kızında da olur” denilemeyecek kadar insicam bozucu. Bir zamanların atletik, sportmen genç kızının beş çocuk doğurduktan sonra kilo alarak deforme olan bedenine ilişkin Rüya’nın hoşnutsuzluğunun yarattığı soğuk duş etkisi misal: “Annem beşinci bebeğini doğurdu. Günden güne şişti, bir süt güğümüne dönüştü. … Ama eski resimlerine bakınca gözlerim doluyor. O dal gibi kız nasıl da bir süt fıçısına dönüşmüş. İnanılır gibi değil…” (s. 36)
Ya da;

“Fotoğraftaki kız anneme benzemiyordu ki! … Şişmanlık beden ölçülerini değiştirmekle kalmamış onu yaşlandırmış da. Boynu kalınlaşmış, gözlerinin altı torbalanmış. Kolları bacakları boğum boğum. Ben annem gibi asla olmam. Sirk yıldızı çıkacak benden” (s. 56) ve benzeri pek çok cümleyle, annesinin bedenine o kadar pervasızca “saldırıyor” ki Rüya, kızlarını modern zamanların beden algısından korumak isteyen, kadının sadece (ince) bedeninden ibaret olmadığına kani tüm kadınları rahatsız edeceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

Çocuklarını bırakıp (sonradan öğrendiğimize göre çabucak geri dönmek niyetiyle ve bir amaçla) dağa giden ebeveynlerine çocukça kızgınlıklarını adeta nefrete dönüştürüp onları “ideal aile olmamak suçu”ndan mahkum etmeleri ise “dünyalar yaratan” bir yazarın kalemine pek yakışmıyor. Hele de o korkunç olaydan önce, belki diğer çocuklardan farklı ama hiç de fena olmayan bir hayatları olduğu düşünülürse… Kardeşlerini evlat edinen aile gibi, hayatlarını onlara göre organize eden, çok fedakâr, çok güzel sofralar kuran ebeveynlere kimse itiraz etmez elbette ama kitabı okuyan çocukların henüz “daralmamış” zihinlerine, “iyi anne baba böyle olur, olmazsa onlardan anne de olmaz baba da” fikrinin nakşedilmesinin çok sayıda ebeveynin canını yakabileceğini, Ak gibi deneyimli bir yazarın iyi bilmesi beklenir. Çocuklarını çok sevmekle birlikte kendilerine ait bir hayatları, hayalleri ve dünyaları da olan “başka türlü” ebeveynlerin, kahramanların ağzından da olsa kolaycacık harcanması, en hafif hâliyle iyi gelmiyor, gelemiyor…

Bir söyleşisinde “Çocukların algı ve düşünce biçimleri, duygu dünyası, hayalleri yetişkinlerden farklıdır,” demiş Ak. Öyledir, üstelik sadece farklı değil, daha zengin, geniş ve yetişkinlerden çok daha esnek ve hoşgörülüdür. Yeter ki biz onların dünyalarını daraltmayalım.

Hülasa, çocuklarına iyi yazılmış, iyi kotarılmış bir kitabı almak isteyen ebeveynlerin hikâye ve kahramanların tavrı hakkında onlarla konuşup tartışmaları iyi bir fikir olabilir. Söz, çünkü, sadece yan yana sıralanmış kelimelerden ibaret değildir, bazen murat ettiğinden çok başka kapıları açar.

Sirk Kızı
Sevim Ak
Resimleyen: Ayşe Deniz Şahin
Can Çocuk Yayınları, 104 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Alev Karakartal Gazeteci. İstanbul’da doğdu, yaşıyor. 8 kardeşin en büyüğü. Kedileri, kitapları, ağaçları, yıldızları ve trenleri seviyor. Bir sonraki yaşamında, bir Rönesans bilim/sanat/teknoloji/mühendislik/mimarlık vb. insanı olmayı umuyor…

Yorum yaz