İyi Kitap

Yazan: Tuğçe Akyüz

Yazar savaşın bir çocuğa, bir aileye, bir kasabaya etkisini atmosfer yaratmadaki başarısıyla anlatıyor. Romanı okurken bir patatesle geçirilen günleri, sis çökünce çaresiz kalınan deniz yolculuklarını martı ve dalga sesleri eşliğinde adeta yaşıyorsunuz.

İngiliz yazar Michael Morpurgo’nun Balinalar Geldiğinde kitabını ilk defa okuduğumda henüz ortaokuldaydım. Bu kitabın, aklımın bir köşesinde o “sıkıcı kitap” olarak yer etmesinin nedeni Cascades Yayınevi’nin iki balina resmiyle kolaj yaptığı sade kapağı mıydı acaba? Yoksa Morpurgo’nun klasiklere taş çıkaran anlatımının yerine, o dönem keşfettiğim R. L. Stine’ın “Goosebumps” dizisi gibi korku kitaplarını okumayı tercih etmem mi? Bu soruların yanıtını bulacağım fırsat yirmi yıl sonra ayağıma gelmişti. Balinalar Geldiğinde’nin bir film afişini andıran kapağı, eski basımın tersine, ilk bakışta kitapta balinalardan fazlası olduğunu anlatıyordu. Sıra gelmişti hikâyeye…

Balinalar Geldiğinde, on yaşındaki Gracie ve onun en iyi arkadaşı Daniel’ın, 1914 yılında 1. Dünya Savaşı patlak vermeden önceki günlerde başlayan hikâyesini anlatıyor. İki arkadaş İngiltere’nin batısında yer alan Scilly Adaları’nın birinde yaşamaktadır. Gün gelir aniden çöken sis, gün gelir susuzluk bu ada toplumunun hayatında büyük değişimlere yol açar. Çocukların en sevdiği uğraşsa sakin koylara inerek elleriyle yaptıkları model tekneleri yüzdürmektir. Kimsenin, hele de Daniel’in ağabeyi Koca Tim’in uğramadığı bir koy bulmak için giderek bildikleri kumsallardan uzaklaşmak zorunda kalırlar. Sonuçta Koca Tim, adından da anlaşılacağı üzere yalnızca fiziksel açıdan korkutucu olmakla kalmaz, aynı zamanda tekneleri taşlayarak batırmak gibi nedensizce kalkıştığı zorbalıklarla da iki arkadaşın hayatını zorlaştırmaktadır.

Daniel ile Gracie, yine uzaklaştıkları bir günde, ailelerinin tembihine uymazlar: “Kuşçu’dan uzak durun”; küçüklüklerinden beri duydukları bir uyarıdır. Hem bu ada toplumundaki herkes gibi onlar da tek başına yaşayan tuhaf ihtiyar Kuşçu’yla ilgili anlatılan lanet hikâyesinden nasiplerini almışlardır. Gracie’nin babasına göre Kuşçu, bir zamanlar lanetli bir adada yaşamıştır ve ona yaklaşanlar da lanetlenir. Sağduyulu annesinin yorumu ise farklıdır: “Ne zaman bir şeyler ters gitse suçu Kuşçu’ya atıyorlar. Avlanacak ıstakoz mu yok? Onun suçu. Patateslerde hastalık mı var? Onun suçu. Biraz yarım akıllı olabilir, ama o kadar işte.”

Çocukların Kuşçu’ya dair izlenimleri korkutucudur. Koca şapkası yüzüne gölge eden, savruk saçlarıyla yaban bir görünümü olan bu adam tam bir deliye benzemektedir doğrusu. Ancak ihtiyarın, deniz kabuklarıyla kumsala bıraktığı “Yine gelin,” mesajına yanıt vermeleri zor olmaz. Kumlara yazarak kurdukları iletişim Gracie’ye şöyle düşündürür: “Her geçen gün ile birlikte bilgiye olan açlığı daha da artıyordu. (…) Sanki kör bir adama dünyayı tarif ediyorduk.” Tam da hikâyenin burasında aklım, Michael Morpurgo’nun Issız Adanın Kralı kitabına kayıveriyor ve adada mahsur kalan çocukla, ihtiyar Japon askerinin aynı dili konuşmamalarına rağmen kurdukları iletişimi hatırlıyorum. Engelleri aşan iletişim, şüphesiz yazarın değinmeyi en sevdiği konulardan biri.

Gracie ile Daniel, insanlardan kopuk, doğayla bir yaşayan Kuşçu’yla kurdukları gizli dostluklarını ilerlettikçe “savaşın kim galip gelirse gelsin kötü olduğunu” öğrenirler. Kuşçu kimseyle iletişim kurmasa da uzaktan uzağa herkese yardımcı olmaya çalışır. Karaya vuran tekne parçalarını, sahil güvenlik gelmeden toplamaları için adalılara haber veren de odur. Bu ani haberle yerliler savaşı bile unutarak bereketli hasadın tadını çıkarırlar. Çünkü yaşamın hiç de kolay olmadığı adalılar için bir hasattır bu. Karaya vuran her şey, avladıkları balıklar ve yetiştirdikleri sebzeler kadar onlara aittir.

Kısacası, adada hayat zordur, kıt kaynaklar yüzünden korkmak ve kötüye giden her şey için bir günah keçisi bulmak kolaydır. Savaş çıktığında da böyle olur. Gracie’nin babası gönüllü olarak savaşa gittiğinde, Kuşçu ona bir baba gibi kol kanat gerer. Babasız bir ev, komşuların gözünde fazla yaklaşırlarsa onlara da bulaşacağını düşündükleri bir hastalık gibidir adeta. Bir tek Mildred Teyze diye çağırdıkları cesur komşuları çekinmeden Gracie ile annesinin yanında kalır.

Savaş devam ederken tam karartmaya uymayan tek kişi Kuşçu olunca, onu “casus” ilan etmekte gecikmez adalılar. Koca Tim önce Daniel ve Gracie’yi dövmeye yeltenir, sonra da babasını dolduruşa getirir. Böylece bir şafak baskınıyla Kuşçu’nun tepesine binmeye çalışırlar. Oysa kıyıya vardıklarında, onları bir balina beklemektedir. Bu balinayı Kuşçu’nun dediği gibi denize geri bırakmaya ikna olacaklar mıdır, yoksa tüm adanın geçimini sağlayacak bu hayvanı avlamayı hakları mı göreceklerdir?

“Artık çocukları dünyanın sorunlarından korumak mümkün değil” diyor Morpurgo. Belki de bu nedenle, çocuk kitapları filme uyarlandığında yetişkinlerin de eşit ölçüde ilgisini çekiyor. Artık çocuk büyük hepimizin ulaşabileceği tonlarca kaynak, dünyayı filtresiz gösteriyor. Hikâyelerimiz ile hayatı idealize etmek, büyürken yaşadığımız hayal kırıklıklarını artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Bu kitaptaki savaş geride kaldı ama savaş bitmedi. Bu bakış açısıyla yola çıkan yazar, Balinalar Geldiğinde ile savaşın bir çocuğa, bir aileye, bir kasabaya etkisini atmosfer yaratmadaki başarısıyla anlatıyor. Romanı okurken bir patatesle geçirilen günleri, sis çökünce çaresiz kalınan deniz yolculuklarını martı ve dalga sesleri eşliğinde adeta yaşıyorsunuz. Kuşçu’yu, yani bize benzemeyenleri nasıl da kolaylıkla günah keçisi ilan ettiğimizi gösterirken, Mildred Teyze gibi komşuların varlığıyla umut veren bu kitap özellikle klasik dilden keyif alan çocukların ilgisini çekecek.

 

 

 

Balinalar Geldiğinde
Michael Morpurgo
Türkçeleştiren: Arif Cem Ünver
Tudem Yayınları, 184 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Güzel sanatlar eğitiminin ardından yayınevlerinde yayın koordinatörü olarak çalıştı. Yazıları çeşitli kitap ekleri ile dergilerde yayımlanan Tuğçe, SCBWI üyesi ve çocuk kitapları editörlüğü ve çevirmenliği yapmayı sürdürüyor.

Yorum yaz