İyi Kitap

Bilmezlerden değiliz, insanın sığınağıdır çocukluk; “gökyüzü gibidir, hiçbir yere gitmez”*, iklim değişir, zaman, hayatlar değişir, ama çocukluk değişmez.

Yazan: Alev Karakartal

Şehirli, endişeli hatta vesveseli, yaşı düşünülecek olursa, azınlıklar ve onlara reva görülenler konusunda bilgisi olması muhtemel bir büyükanne; sadece konuşurken değil, yazarken de ege şivesini koruyan, tarhana karmak, salça dökmek, reçeller yapmakla yetinmeyip kuklalar da oynatan, şenlikli bir nine; engelli çocuğunu rahat ettirsin diye uğraşırken, onu daha da engelleyen bir anne; oğlunun gözlerinden bakabilmeyi, nefesini oğlunun nefesine katabilmeyi keşfettiğinde huzuru bulan bir baba; bir kutup ayısı, bir kırmızı bisiklet, kirpikleri mavilenen, siyah, kocaman bir geyik, uçmaya küsmüş kuşlar… Bütün bunların arasında, henüz farklılıkların farkına varmamış, varsa da mesele etmeyen; kurulu olana, var olana, bilincine varmasa bile kafa tutan çocuklar…

A-Tik-Tuk, verimli yazar Çiğdem Güneş’in son kitabı. Beş öyküden oluşuyor. Her birinin merkezinde, aynı zamanda anlatıcı da olan küçük birer çocuk kahramanın bulunduğu öyküler bunlar. İyi ki çocuklar, iyi ki çocukluk diye bir ülke var, dedirten cinsten. Ceren mesela… Değişim programı çerçevesinde evinde misafir ettiği Yunan öğrenci sayesinde, komşu iki halkın ortak kültürü, müziği, dansı, yemeği, ortak kelimeleri, hatta babaannelerin bir ve aynı kokusunu şaşkınlıkla ama daha önemlisi sevinçle karşılayan küçük kız. Hikâyesine Ege’nin güzelim imbatını fon müziği yapan, geleceğe inancınızı bileyen Elefteria. Çocukluk çaresizliktir ya biraz, var gücüyle gözlerinde topladığı çığlığını, fısıltıyla koyuveren Doğan; mucizevi bir yaratığa hayat bağışlarken, öykünün başından sonuna dek tuttuğunuz soluğunuzun, derin bir “oh”la ciğerlerinizden çıkıvermesini sağlayan. Dünyanın en rengârenk ninelerinden birinin “torun çiçeklerinin” neşesini alıp en lazım olana, büyümek için can atarken düşleri topa tutulan, artık saçlarına değmese de rüzgârını kalbinde taşıyan kız çocuğunun göğüs kafesinin tam ortasına bırakıversem keşke diyorsunuz sonra. Neşe, en çok çocuğa yaraşandır çünkü. Engeller içine hapsedilmiş engelli bir çocuğu, sorgusuz sualsiz dostluğuyla sarmalayan, cesur, güçlü ve sabırlı Çağrı’nın payına da hayranlık düşüyor. Hepsinin bir adı olmayışı eksiklik gibi olsa da çocuk okur bunun çaresine bakacaktır, biliyorsunuz.

Epictetus demiş önce -günümüzden nereyse 2000 yıl önce yaşayan Yunan Stoacı filozof-; “insanın anavatanı, çocukluğudur” diye. Sonra Brezilyalı müthiş yazar Jorge Amado almış bu sözü, en afili haline getirmiş: “Çocukluğum, anayurdum”  Bilmezlerden değiliz, insanın sığınağıdır çocukluk; “gökyüzü gibidir, hiçbir yere gitmez”*, iklim değişir, zaman, hayatlar değişir, ama çocukluk değişmez.

İnsan, anayurdunu unutursa, ondan uzaklara savrulursa bir kez, kaybolduğunu bile anlamadan, olduğu yerde dönmeyi bir hayat sayabiliyor. Şanslıysa, güçlükle de olsa yolunu yeniden buluyor, değilse ona da çevresindekilere de yazık oluyor. Kendini, bir zamanlar olduğu, kendi küçük kalbi kocaman kişiyi unuttuysa misal; koruyacağım, destek olacağım diye, en sevdiğinin kanatlarını kırıveriyor:

“Her şey Emre’nin güvenli bir şekilde yaşaması için ayarlanmıştı. Bunu yaparken onun fikrini alıp almadıklarını merak ettim. Belki istemiyordu böyle bir yaşam alanı. Belki köşelerden kendi kendine korunmak istiyordu. Bacağını mobilyaların kenarına çarpıp canı yansın istiyordu. Halıya takılıp düşmek istiyordu belki de. İnsanın evi böyle olunca her an, her adımında yani, hatırlamaz mı sakat olduğunu? Hatırlayıp üzülmez mi? … Özel durumunun farkındalar ama keşke bir çocuk olduğunun da farkına varsalar. O da tıpkı benim gibi bir çocuk aslında. Kendi haline bıraksalar! Biraz güvenseler ona!”.

Neyse ki Gündeş’in yetişkin -yan- kahramanlarının pek azı bu denli unutkan, böyle dayatmacı. Olanlar da bir süre sonra, en çok da çocuklarının yardımıyla hatırlamayı başarıyor. İyi de oluyor. Çocuk ve/veya ergen kitaplarının ille de neşeli, şıkır şıkır, rengârenk olması gerekmese de belki içinden geçtiğimiz cinnet günlerinin etkisiyle, masumiyete dair bu minval hikâyeler okumak derde deva olmasa bile kalbe şifa veriyor.

Yazar Çiğdem Gündeş’in akıcı, kolay okunan dilinin yanı sıra, iki konuda ayrıca hakkını teslim etmek gerek. “Çiçek torunlar”ın, Nazilli’li Pambık ninesinin başarılı Ege aksanıyla, kadın gruplarının dayanışmasını anlatırken çizdiği canlı ve güçlü manzara; ama asıl, “Sessizce” öyküsündeki ormanı, doğayı, avcıların her bir jestini gerçekçi ve ayrıntılı tarifi, çocuk kahraman Doğan’ın ruh halini okura geçirebilme başarısı, övgüyü hak ediyor.

Kitabın ve öykülerin genel havasına göre ayrıksı duran, (varsa) konsepte sokulmakta zorlanılacak tek öyküyse sonuncusu. Sanki başka kitaba ait bir hikâyeymiş de kazara buraya konmuş gibi görünen, kırmızı bisikletin ve rüzgârın bile diğerlerinden çok uzaklara düştüğü, “Rüzgâr da Yok Artık”… Dili, belirgin bir sonu olmayışı ya da “mutlu son”la bitmeyişi değil de daha çok sesi, kokusu, çağırdıkları ya da kovduklarıyla ilgili bir şey, yerinin burası olmadığını söylüyor. -ve evet, hikâyelerin sesi ve kokusu vardır- Arka kapaktaki “Mutlulukların, farklılıkların ve hüzünlerin iç içe geçtiği, umut dolu öyküler” cümlesinde yer alan “hüzün” kategorisindendir belki de kim bilir?

Kapaktaki tüm hikâyeleri bir çırpıda, olanca rengiyle resimleme performansının, içerideki siyah beyaz çizimler için de gösterilmemiş olması hayal kırıklığı yaratsa da A-Tik-Tuk, derli toplu, iyiniyetli, çocuklara ve çocukluğa kıymet veren, sevimli bir kitap. O halde tırp, tırp; tak, tak, tak; a-tik-tuk…

(*) Edip Cansever

A-TİK-TUK Çiğdem Gündeş Resimleyen: Nazlı Oluz Tudem Yayınları, 96 sayfa

A-TİK-TUK
Çiğdem Gündeş
Resimleyen: Nazlı Oluz
Tudem Yayınları, 96 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Alev Karakartal Gazeteci. İstanbul’da doğdu, yaşıyor. 8 kardeşin en büyüğü. Kedileri, kitapları, ağaçları, yıldızları ve trenleri seviyor. Bir sonraki yaşamında, bir Rönesans bilim/sanat/teknoloji/mühendislik/mimarlık vb. insanı olmayı umuyor…

Yorum yaz