İyi Kitap

Görmek, sorgulamak ve hatırlamak

Her şey bir çizgiyle başlıyor, koca bir duvar yükseliyor. Kimse, birbirini göremez hâle gelene kadar bu duvarın neye yol açabileceğini dillendirmiyor…

Yazan: Mehmet Erkurt

Felsefi ve kavramsal derinliği az sayıda sözcükle yakalayabilen picture book örneklerinin, okurla gitgide daha çok buluştuğunu görüyoruz. Yetişkinle çocuğun birlikte düşünmesini, derin bir konu üzerine öz ve kapsayıcı sorular sormalarını kolaylaştıran bu kitaplar, metin ve desen okuması üzerinden düşünceyi ve oyunu eşzamanlı mümkün kılıyor. Bununla birlikte çocuk edebiyatını, belki artık on yıl önceki kadar sözde değil ama fiiliyatta hâlâ “kolay” gören, bu kolaya indirgeyişi özellikle picture book’lara yansıtan yerel eğilimin yanılgısını da karşılaştırmalı bakışla gözler önüne seriyor. Vahşi Şeyler Ülkesinde (Maurice Sendak), Düşman (Davide Cali, Serge Bloch), Ufaklık ve Canavar (Marcus Sauermann, Uwe Heidschötter), Elveda Bay Muffin (Ulf Nilsson, Anna-Clara Tidholm) gibi pek çok kitap sayesinde, artık “resimli öykü” ya da “resimli kitap” gibi geniş bir kategoriyi ifade eden, bu açıdan da yetersiz bir karşılıkla anılamayacak picture book’u özel bir tür olarak anlamanın ve adlandırmanın zamanı geldi de geçiyor. Fikrin ve metnin resim olmaksızın hiç sayılacağı bu türün nasıl bir ortaklıkla hayat bulduğunu da bu yolla anlamamız kolaylaşacak.

Frédéric Maupomé’nin yazıp Stéphane Sénégas’nın resimlediği Duvar suya sabuna dokunan, hayata gündelik davranışların ötesinden bakan, insanı ve güncel olanı toplumsal, evrensel gerçekliğine oturtan, kapsamlı ve kavramsal düşünüşü mümkün kılan kitaplardan. İnsanların, toplumların, halkların nasıl bölünebileceğine, ayrı düşürülebileceğine, birbirine erişemez hâle getirilebileceğine ve kısıtlanabileceğine dair, geçmişte örneğini bulurken bugün de yaşanmakta olan pek çok hakikati “oyun oynama hakkı” üzerinden imgeliyor. Her şey bir çizgiyle başlıyor, derken koca bir duvar yükseliyor. Kimse, birbirini göremez hâle gelene kadar bu duvarın neye yol açabileceğini dillendirmiyor… Elbette umutsuzluğa yer yok, çünkü duvar, küçük eylemlerin birleşmesiyle tekrar yıkılıyor. Kayıtsızlığa ya da susmaya dönük eleştiri, eylemle edinilecek başarının müjdesine evriliyor… Kitabın orijinal adı da ortadaki gerçeğe şiirsel bir derinlik katmakla kalmıyor, gerçeğin bir diğer yüzünü ortaya koyuyor: On l’a à peine remarqué, “onu zar zor fark ettik” ya da “onu az daha fark edemiyorduk” derken, içinde yaşadığımız siyasi bağlamın, bir şeyleri çıkarına göre biçimlerken kayıtsızlık ya da ataletten nasıl beslendiğini hatırlatıyor.

Sonraki adım ise bellek. İnsanın savaşı, kopuşu, yalnızlığı deneyimlemesi ve bundan ders çıkarması, artık ipuçlarına karşı çok daha uyanık ve faal olmasını sağlıyor… Bu olumlu sonucun ne kadarı insanlığın gerçeği ne kadarı yazarın emeli olduğu elbette tartışılır. İktidarların geçit vermemeye çalıştığı bu uyanışın gerçekleşmesi için belli bir romantizme sahip olmak kaçınılmaz.

Tam da bu romantizm içinde, ben de bir “çizgi”ye tosladım. Duvar üzerine düşünürken, adını koyamadığım bir kuşku yakamı bırakmıyordu. İyi ki bu tanımsız kuşkuyu “hep düşünen” sevdiklerimden biriyle konuşmuşum. Bu engin ve zenginleştirici romantizm içinde tekrarlanan eğilimlerden birini fark etmemi ve sorgulamamı o sağladı.

Biz yetişkinler, çocuklar için yazarken; öykünün içinde onları umudun, dönüşümün esas aktörü olarak kurgularken, omuzlarına, yaklaşımımızla tutarsız bir yük mü bindiriyoruz? Günbegün hasara uğrattığımız dünyanın ve hayatlarımızın kurtuluşunu sürekli o günkü çocuğa mal ederken, okuru tartışmalı bir misyona mı sürüklüyoruz? Yetişkin sorunlarımızın çözümlerini çocuktan bekliyor, onlara erken bir ebeveynlik mi devrediyoruz? “Kendimizi ve dağınıklığımızı toparlayacak adımları öncelikle biz yetişkinler atacağız,” demeyi mi unutuyoruz?

Hiçbiri tarafımdan cevabı net verilmiş sorular değil… Kendimizi suçlamadan, kurgularımızı mümkün kılan romantizmi kaygılara yem etmeden, iyi niyetli hayallerimizi dipsiz kuşkularla karartmadan emellerimizin düşünsel inşasını ve dile gelişini her zaman yeniden sorgulayabiliriz. Kendimizle sohbet eder gibi… Çünkü bazı kavramsal yaklaşımlar göze o kadar güzel ve “doğru” gelir ki, bu à la mode kapılmışlığın ardında bazı olası “daha doğru”ların yatabileceğini aklımıza getiremeyebiliriz.

Eh, çocuk deyince işlerin zorlaşması biraz da en kusursuza yakın görünen düşünüşün ve yaklaşımın bile sorgulanmasında yatıyor. İyi ki de öyle…

Duvar
Frédéric Maupomé
Resimleyen: Stéphane Sénégas
Türkçeleştiren: Damla Kellecioğlu
Uçanbalık Yayınları, 48 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1983’te İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ardından, Günışığı Kitaplığı’nda, basınla ilişkiler, sosyal medya ve tanıtım içerikleri üzerine yoğunlaştıktan sonra, yayınevinin gençlik kitapları markası ON8’in editörlüğünü üstlendi. Fransızca’dan roman çevirileri yaptı. Bugün, yayıncılığa Can Çocuk’ta editör olarak devam ediyor ve Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde yıllardır geciktirdiği yüksek lisans tezini yazıyor. Çevirmenliği sürdürürken, sivil toplum çalışmalarından da kopmamaya çalışıyor. Kitaplar üzerine yazsa da, en çok okumayı tercih ediyor.

Yorum yaz