İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Ahmet, sen polisiye yazıyorsun!

Ahmet, sen polisiye yazıyorsun!

Aslı TOHUMCU

Polisiye romanların sıkı abisi Ahmet Ümit’le buluştuk, biraz ondan biraz bundan konuştuk. Vedalaşmadan, yakın gelecekte çocuklar için yeni masallar anlatacağının müjdesini aldık.

İyi Kitap’ın birinci yaşını bir polisiye dosyasıyla kutlamaya karar verdiğimizde doğum günü pastamızı seçmek zor olmadı: Ahmet Ümit! Türkiye’nin polisiye denince ilk akla gelen ismi değildi sadece, çocuklar için iki de masal anlatmıştı: Olmayan Ülke ve Masal Masal İçinde! Olmayan Ülke’de çocukları savaştan başka bir şey bilmeyen insanlarla büyücülerin dünyasına taşımış, anlamsız düşmanlıkların altını bir güzel çizmişti. Masal Masal İçinde’de ise kendini beğenmişlik hastalığına yakalanan bir padişahın çıktığı yolculuk üzerinden, hepimizin sahip olması gereken bazı erdemlere işaret etmişti. Yazarlıkta 28 yılı geride bıraksa da, yazma heyecanı ve okuyucusunu şaşırtma arzusundan bir şey yitirmeyen yazarla, dedesinin Gaziantep’teki dutluğundan girdik suçtan çıktık.

Çocukluğunuzda dinlediğiniz hikâyeler ve okuduğunuz kitaplarla, hatta sizi yazmaya taşıyan diğer şeylerle başlayalım mı sohbete? Beni kitaplara iten esas varlık annem! Annem bir terziydi, 8 ile 15 yaş arası çırak çocuklar gelir giderdi bizim eve. Sabah 7-8 gibi gelir, akşam 5 gibi giderlerdi. Evimiz çok büyüktü, büyük bir bahçesi vardı. Bahçede 9-10 tane ağacımız vardı. Gaziantep’ten bahsediyorum, oralıyım ben… Bu bahsettiğim çırak çocuklar yazı bizim orada geçirirlerdi. Eve geldiklerinde, annemden masal anlatmasını isterlerdi. Annem çok iyi anlatıcıydı çünkü. Muhtemelen ben de anlatıcılık yeteneğimi genetik olarak annemden almışım. Kitaplarla, masallarla tanışmam annem sayesinde…

Daha sonra ilkokula başlayıp okuma-yazmayı sökünce kitaplarla tanıştım. Gerçekten çok yoğun okuyan bir çocuktum. Fransızca ve Latinceden çevrilen bütün klasikleri bile okuyordum. Daha 14 yaşımdayken politik bir süreç içine girdim. Ama politik süreç beni edebiyattan koparmadı. Politik okumalarım yoğunlaşmıştı evet, ama ne zaman iyi bir klasik ya da roman bulsam, mutlaka onu da okurdum. Yani o politik süreç yararlı ve olumlu bir süreçti aslında.

Dolayısıyla benim geçmişime baktığımızda, edebiyat anlamındaki beslenmelerimde masalların yerinin çok önemli olduğunu görürüz. Bu masalların çoğu daha önce hiç duymadığım ve çok iyi anlatılan masallardı. Yıllar sonra ilk iki kitabımı çıkardıktan sonra Gaziantep’e gittim. Annemden yine masallar dinledim ve o masalları yazdım. Masal Masal İçinde diye bir kitap çıktı ortaya… Bunlar bizim Doğu’dan, halk içinden gelen kültürümüzden masallar aslında. Annem de bunları çocukken dinlemiş çünkü. Dedem 1930’lu yıllarda, anneme bir masalcı tutarmış, o masalcı gelip masallar okurmuş anneme…

Çok acayip bir şey bu, çok etkileyici… Bu bizim oradaki enteresan bir gelenekti. Ben masalcılara yetişemedim ama ressamları hatırlıyorum… Bir de çok acıklı bir ölüm vakası olduğunda; örneğin, kan davasından ölenler ya da doğum sırasında ölen bir kadın için birileri şiirler yazardı ve bunları fanzin gibi basarlardı. Sonra o şiiri yazan adam yazdığı şeyi okuya okuya gezerdi sokaklarda. Şiiri duyanlar beğenip de “Oo, bu da çok acıklıymış” derlerse üç beş kuruş verip alırlardı fanzini adamdan… Sonra bunlar kayboldu. Neden? Çünkü televizyon çıktı! Bir de radyo çok etkili bir edebiyat kaynağıydı aslında. O zamanlar her akşam “Kapıyı Arala” diye bir program vardı, radyo tiyatrosuydu bu. Ve ciddi edebi eserleri aktarırlardı oyunlarında… Bunların hepsinin ciddi edebi kaynaklar olduğunu düşünüyorum ben…

Çocukluğunuza dair hatırladığınız en güzel olay ya da duygu nedir? Çocukluğuma dair anımsadığım en güzel anım, doğayla iç içe olmaktı. Dedemin bir bahçesi vardı şehir dışında, biz ona dutluk derdik. Kocaman bir araziydi, içinde yüzme havuzu vardı. Yüzmek için yapılan bir şey değildi ama bizim için o işi görüyordu. Çeşit çeşit dut, erik ağacı, asmalar, çilekler, şeftali ağaçları doluydu… O yüzden her yaz tatilim muhteşem geçerdi. Hep kırda olurdum. Bol güneş vardı, temiz hava vardı, özgürlük duygusu vardı. Herkes iyimser olduğumu söyler durur. Bunun birinci nedeni el bebek gül bebek büyütülmem, ikinci nedeni de böyle bir doğa ortamında büyümemden diye düşünüyorum…

Polisiye yazmaya da bu özgürlük duygusu mu itti sizi acaba? İnsan yazar olmayı ister, buna karar verir de, polisiye yazarı olmaya nasıl karar verir?
Aslından biraz tesadüfi seçtim polisiye yazarı olmayı ben… 14-15 yaşlarımda politik mücadeleye başladım. O zaman birdenbire büyümek zorunda kaldım. 15 yaşında Atatürk Lisesi’nde bir panelde konuşan öğrenci olarak buldum kendimi. 18 yaşımda İstanbul’a geldim. Ve 29 yaşıma kadar yoğun bir politik sürecin içindeydim. Bir yanıyla heyecanlı ve hareketli, bir yanıyla tehlikeler ve kâbuslarla doluydu hayat; ama bu nedenle de çok güzeldi! Ama işte diğer taraftan sen ölmüyordun ama arkadaşın ölüyordu. Ronald Barthes’ın bir lafı vardır: “Yazarın yaşadığı onun kişisel tarihidir,” der. Ben de hep adrenalin ihtiyacı içinde yaşıyordum. Sürekli kovalamaca, gerilim… Bir süre sonra entrika kurmaya başlıyorsun ister istemez.

Sonra karaladığım bazı öyküleri abilerim okuyup; “Ahmet sen polisiye yazıyorsun,” demişlerdi. Bu hoşuma gitmişti. Çünkü daha 29-30 yaşımda edebiyatın hayatı değiştiren bir şey olduğunu çok iyi biliyordum. Evet, edebiyatın böyle bir işlevi olduğunu düşünüyorum, ama bir yandan da herkesin kendi estetik yapısıyla, o estetik yapıdan ödün vermeden yazması gerektiğine de inanıyorum. O yüzden işte çevremden bazıları polisiye yazmamı eleştirmiş, hatta tuhaf bulmuşlardı. Hani basit bir iş yapıyormuşumcasına eleştiriyorlardı… O zamanlar buna kırılmıştım, üzülmüştüm. Sonra şunu fark ettim ki, herkesin büyük bir yanılgısı var; ilk polisiye metni Tevrat’tadır; Kabil’in Habil’i öldürmesidir. Sophokles’in Kral Oidipus metni polisiyedir. Macbeth, Karamozov Kardeşler polisiye metindir. Bunları keşfedince rahatladım. Çünkü polisiye yazmaktan vazgeçemiyorum. Bir yandan gizlerle, sorularla dolu bir roman, ama aynı zamanda iyi romanın bütün özelliklerini içinde taşıyan bir dil, sağlam karakterler, entrikası çok güçlü bir hikâye ve güçlü bir sosyoekonomik, sosyotarihsel, psikolojik bir geri plan…

İşte bütün bunları oluşturarak romanlarımı kurmaya başladım. İlk öykümü 1982’de yazdım. İlk kitabım ise bir şiir kitabıydı ve 1989’da yayımladım. İlk romansa 1996’da çıktı. Tabii günümüzde hemen parlayan, hemencecik Sait Faik olmaya soyunan yazarlar var.

Çok mu klişe olacak! Olursa olsun, merak ediyorum. Çocuklar için masal yazmak yerine polisiye yazmak geçmedi mi aklınızdan? Çocuklara polisiye yazmak gerçekçi gelmiyor bana! Yazılmaz ya da yazmam demiyorum ama çocuk muhtemelen okuduğu şeyin gerçekçi gelmediğini söyleyecek. Ondansa bana Masal Masal İçinde daha polisiye bir çocuk kitabı gibi geliyor. Bir masal bitiyor, sonu açıklanmadan ikinci masala geçiliyor… Tıpkı matruşka gibi…

Başka masallar yazacak mısınız bari?
Evet, o masala başka bir kardeş, hatta kardeşler gelecek. Yine annemden dinlediğim masallardan oluşacak bu kitaplar da… Ama önce birkaç roman projem var, onları tamamlayacağım. Bizim edebiyat geleneğimiz masallardan geliyor. Mesela İran’da bile bizden çok sonra masallar yaygınlaşıyor. Çünkü orada şiir hâkim. Ama bizim geleneğimizde de şiir yok.

Dolayısıyla, anlatının anlatıcısının iyi olması kadar, kurgusunun da merak uyandırıcı olması gerekir bence. Şimdi bu anlamda baktığımızda, gizem öğesini kullanarak polisiye biçiminde masallar anlatılabilir çocuklar için… İşte masallardaki o gizemle polisiyedeki merak unsuru benzerlik taşıyor. Masallardaki gizem unsuru dini inanışlardan, ama yalnızca Müslümanlıktan değil, Türklerin ilk inanışı olan şamanizmden de gelir. Hatta asıl mistisizmin kuruluşu Mısır tapınaklarına kadar uzanır. Dolayısıyla bu mistisizm ve gizem, polisiye masallarda mutlaka vardır.

Son romanınız Bab-ı Esrar’da da bunun izleri var diyebilir miyiz! Çok yerinde bir soru. Buna biraz yaklaştım diyebilirim, ama bundan sonra yazdığım kitabı tümüyle mistik polisiyeye çevirmeyi düşünüyorum.

Polisiyenin zaten kendine has zorlukları var. Bir de işin içine mistisizmi, tarihi sokmak… Bunun sırrını şöyle söyleyebilirim… Ben bu işi hem çok seviyorum, hem de hayattan çok sıkılıyorum. Eh, kaçmak için de roman yazıyorum! Çok eğleniyorum roman yazarken. Bir süre sonra eğlencenin dozunu arttırmak istiyorsun. O da yetmiyor, bir öncekinden daha iyisini yapmak için kurguladığın entrikaya bir halka daha ekleme ihtiyacı hissediyorsun. Ben bu oyunu seviyorum. Sevdiğim için de devamı hep geliyor. O yüzden romana başlarken merak unsurunu canlı tutmayı öne alıyorum. Dolayısıyla kurguyu zayıflatmak pahasına insan hikâyelerini anlatmaktan çekinmiyorum. Mesela Kan Kokusu’nda katil kendini kitabın ortasında ortaya çıkardığı için ve geçmişini anlattığı için bunu yapmam şarttı. O yüzden o kitabın sonu bilinmeyen muallak bir finale sahiptir. Bu yüzden bazı polisiye okurları o romanı beğenmediler. Tabii ki okurun kitap üzerine fikri çok önemlidir, ama ben en başta kendi estetik algım ve değerlerimin yüksek olduğuna inanarak yazıyorum. Aksi takdirde kitap yazmazdım, gider başkasının yazdığını okurdum.

Türkiye sizi polisiye romanlarla tanıdı ama siz Aşk Köpekliktir’de aşka dair öyküler yazdınız, İnsan Ruhunun Haritası’nda edebiyat üzerine makalelerinizi topladınız. Aklınızda daha neler var, hangi farklı türleri deneyeceksiniz?
Aslında yapmak istediğim, tarih üzerine yoğunlaşmak… Mesela şimdi İstanbul üzerine bir şey yazacağım. Ama asıl yapmak istediğim, bilimkurgu polisiye yazmak… Türkiye’de hiç denenmemiş bir şey olduğu için çok ilgimi çekiyor. Zamanını bilmiyorum, ama ömrüm olursa bir on yıl içinde yazarım diye umut ediyorum. Sonra… sadece tarihte geçen bir cinayet romanı yazmayı düşünüyorum. Ve o romandaki karakter gerçek bir kişilik olacak ama şimdi kim olduğunu söylemeyeyim! Öldü mü öldürüldü mü tartışmalı olan biri bu kişi. Ben öldürüldüğünü düşünüyorum… İşte onu anlatan bir roman olacak!

Son olarak… Polisiye yazarı olmak isteyen bir velede neler söylerdiniz? Öncelikle detay okumayı sevmesi gerek. Etrafına iyi bakmalı! Çevrede o kadar çok figür var ki… Onlara tek tek bakmalı ama aralarında anlamlı bir bütünlük kurabilmeyi başarmalı. Bunun için iyi yazılmış polisiye metinleri mutlaka okumalı. Onun yanında mesela her çocuk bence mutlaka Küçük Prens’i okumalı! Sürekli yazsın, bıkmadan, usanmadan… Hayal dünyasını hiçbir şeyin sınırlamasına izin vermesin. Hepsinden önemlisi, demin de dediğim gibi bol bol okusun! Sadece polisiye değil her tür metni okuyacak! Edebiyatın yanında sanatın diğer dallarıyla da ilgilenmeli.

Masal Masal İçinde
Ahmet Ümit
Doğan Egmont
160 sayfa
Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.