İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Kâbuslarla baş etme kılavuzu

Kitabın geneline yayılan bir rüya dili var. Yeniden yaşıyormuş gibi, o anda kalarak anlatırız rüyalarımızı. Kitabın yazı dili, anlatının bu doğasına sadakatle, okuru da kâbusların dünyasına çekiyor. Leo ya da Aki olamıyorsak bile, Leo’nun ve Aki’nin eşi dostu, arkadaşları olabiliyoruz.

Yazan: Sema Aslan

Uzmanlık alanı kâbuslar olan Victor Spoormaker ile editör-yazar Bouwien Jansen’in ortak çalışması Gece Yarısı, Canavarlar Geldiğinde isimli kitap, gündüz mesaisi yetmezmiş gibi insanı bir de gece çalıştırıp pestilini çıkaran kâbuslar hakkında. Büyük kız kardeş Mia, küçük kardeş Vallie ve hikâyenin kahramanı Leo, anne babalarının daha geniş bir ev ve bir bahçe hayaliyle aldıkları karar neticesinde, işte o daha büyük ve bahçeli eve taşınırlar. Bu yeni evde her bir çocuğun kendine ait bir odası olur. Ne güzel! Ama geniş bir ev, sahiden de herkesin mi hayali? Daha ilk satırlarda anlıyoruz ki, Leo’nun hayallerinde geniş bir ev ve kendine ait bir oda yok. Bir çatı katı odası, hiç yok. O, tüm gece kız kardeşiyle didişerek uykuya dalmaktan, evini sadece birkaç adımla baştan sona gezmekten, odanın orta yerinde duran küçük yatakla çarpışmaktan ve herkesin birbirine değmesinden, herkesin birbirinin “ayağının altında” olmasından epeyce memnun. Fakat ev de yaşam da büyümekte olan çocuklarla birlikte büyümek zorundaymış gibi, bu mekân değişikliği, Leo dışındaki herkesin, tüm aile üyelerinin, üzerinde anlaştığı, uzlaştığı bir değişiklik gibi görünür. Leo’ya evin ışığından, sesinden, sıcaklığından uzakta kalan çatı katı odasına alışmak kalır.

Meğer önceden de kâbuslardan muztarip olan Leo, bu yeni ev olayıyla beraber, hayatını büsbütün düğümleyen kâbuslu gecelere karışır. Her gece, üstüne üstüne gelen canavarlarla boğuşmak, her gece başka bir mücadelenin zayıf, çelimsiz baş karakteri olmak, Leo’nun iliğini kemiğini sömürür, yaşam enerjisini ve özgüvenini emip neredeyse bitirir. Hayaletler gerçekte varlar mı yoklar mı, kapıların ve dolap kapaklarının gıcırdamasının önüne geçilse bile kapılar ve kapaklar artlarında sakladıkları canavarları unutturabilirler mi, bir şeyin yokluğunun bilgisi onun etkisini ortadan kaldırmaya yeter mi sorularının etrafında uzun uzun dolaştığımız kâbuslu geceler ve günler boyunca, okur, iki şey öğrenir: Kâbuslar sadece musallat oldukları kişiyi değil, onunla birlikte yaşayanları da felç edebilir ve ebeveynler “Hayalet diye bir şey yok,” demekten çok daha fazlasını yapmak durumunda kalabilir.

Kitapta Leo’nun anne ve babası, son derece sevgi dolu ve mutlu yetişkinler olarak resmedilmiş. Ancak Leo ve kâbuslarıyla ilişkilenme biçimleri ara ara kafa karıştırıyor. Durumu ciddiye almıyor değiller fakat tavırlarındaki eda “metanet” mi yoksa daha önce de tecrübe edilmiş bir olayın bu defaki ciddiyetini tam kavrayamamak mı, şüpheye düştüm. Eninde sonunda, kâbuslar üzerine doktora yapmış bir bilim insanının rehberliği söz konusu olduğu için, hikâyenin, ebeveynin nasıl pozisyon alması gerektiğine ilişkin ipuçlarını da barındırdığı varsayımı hep arkada bir yerde duruyor okurken. Ama belli ki buradaki ebeveynlik,
zaten ve dolayısıyla bilen bir ebeveynlik modeli değil. Sayfalar ilerledikçe “bu defa başka galiba” duygusu Leo’nun annesiyle babasının aklını çeliyor, görüyoruz.

Kitaba dair iki not daha:

Sorunun çözümü için yetişkinlerin önerileri işe yaramayınca, Leo, kütüphaneden buldukları bir kitabın rehberliğinde yol alıyor. Kendiyle aynı yaşlarda bir çocuğun, Aki’nin kâbuslarını okuyarak, nasıl da birbirinin benzeri canavarların birbirine benzer saldırganlığına karşı hayatta kalmaya çalıştıklarını fark ediyor Leo. Aki, balta girmemiş bir ormanda yaşayan kabilenin, ergenliğe girmiş üyesi olarak yetişkin erkeklerle birlikte ava çıkmak zorundayken, yani tam da bir eşikteyken, kâbusları coşkuyla ayağa kalkar. Onu ezip geçen bu kâbuslar, Leo’nunkilerle neredeyse birebir aynıdır. Leo, üzerinde konuşmayı çok tercih etmese de kâbuslarını ailesi ve öğretmeniyle paylaşır. Aki, kabilenin sabah ritüeli olarak rüyaları anlattığı/dinlediği bir paylaşma pratiğinden geçer. İki çocuk da tavsiyeler alırlar. Leo’ya verilen tavsiyeler akla yatkın gibi görünse de işe yaramaz. O da Aki’ye verilen tavsiyeyi alır ve uygulamaya çalışır. Kâbuslar iki çocuğu buluşturur. Aki, Leo’nun zihninde Leo’yla buluşur; tıpkı Leo’nun satırlar aracılığıyla Aki’yle buluşması gibi. Biz de bu sayede birbirine paralel giden, bazen iç içe geçen iki hikâye okuruz.

Bir diğer husus da yazı diline ilişkin. Kitabın geneline yayılan bir rüya dili var. Yazarlar, hikâyeyi tam olarak, birinin rüyasını anlatırken kullandığı dili kullanarak anlatıyorlar. Yeniden yaşıyormuş gibi, o anda kalarak anlatırız rüyalarımızı. Kitabın yazı dili, anlatının bu doğasına sadakatle, okuru da kâbusların dünyasına çekiyor. Leo ya da Aki olamıyorsak bile, Leo’nun ve Aki’nin eşi dostu, arkadaşları olabiliyoruz.

Çizimlerin de hikâyeyle aynı duygusal yoğunlukta, göz alıcı olduğu kitapta, kâbusların nedenleri, onları coşturan koşullar üzerine ayrıntılı bir bilgi bulmak belki mümkün değil fakat en sona eklenen kaynakça, merak edenler için verimli bir araştırma alanı açıyor.

Gece Yarısı, Canavarlar Geldiğinde
Victor Spoormaker – Bouwien Jansen
Resimleyen: Alette Straathof
Türkçeleştiren: Hasan Türksel
Editör: Tuğçe Özdeniz
Can Çocuk, 176 sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.