İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Üç kitap tek yazar

Halil Güvenç, belli ki ellili yılların sonu altmışlı yılların başlarında, Kıbrıs sorununun en sancılı dönemlerinde, medyanın ve siyasilerin Rum halkına karşı nefret içeren yazılarına, söylemlerine kendince bir çocuk hikâyesi yazarak katkıda bulunmak istemiş.

Yazan: Doğan Gündüz

Yelkenlinin baş kısmında dikilmiş, bir eli belinde bir eli istralyada kendinden emin ufka bakıyor. Sarı saçları denizin rüzgârlarıyla savruluyor. Dalgaları yararak ilerleyen yelkenlinin adı Atmaca. Sarışın, genç kadının duruşu da tam bir atmaca gibi. 1963 yılında basılmış Balıkçı Ayşe kitabının kapağındaki bu resim daha baştan, okuyacağımızın bir macera hikâyesi olduğunu fısıldıyor.
Kitabın ilk sayfasındaki başlığın altında “Kara sularımızda geçen bir deniz kavgasının hikâyesidir” notu var. Yazar Halil Güvenç, bu notla yetinmemiş bir sonraki sayfada “Sevgili Okuyucularım,” diye başlayarak uzun bir açıklama yapma gereği de duymuş:
“Güney Ege bölgesi, dünyanın en tabii güzelliklerini toplamış bir bölgedir.
….
Bu sahillerimizin tam karşılarında, zeytin ağaçları ile süslenmiş (bir vakitler bizim olan) irili ufaklı birçok adalar vardır. Bu adalarda yabancılar otururlar. Bu insanlar TÜRK sahillerindeki balık ve sünger tarlalarına, bazen kaçakçılık suretiyle, bazan da korsanlık yaparak saldırırlar.
….
İşte bu hikâye kaçakçılarla çarpışan bir Türk kızının Ayşe’nin hikâyesidir.”
Kitabın hangi üslupla ve ne amaçla yazıldığını, okuyucuya verilen bu bilgilerden kestirmek güç değil.
Hikâye, “Ayşe, Sünger köyünden Mıstık Reisin kızıdır,” cümlesiyle başlıyor. Sünger köylüler süngercilik, balıkçılık yaparak geçinirler. Mıstık Reis kalp hastalığından ölünce on sekiz yaşına yeni basmış Ayşe, ki babası onu balıkçılık ve deniz konusunda çok iyi yetiştirmiştir, on altı yaşındaki kardeşi Ahmet ve annesi bir başlarına kalırlar. Ayşe denizden, rüzgârlardan, akıntılardan anlar, yelken kullanmakta ustadır. Babasının ölümünden sonra Atmaca’nın başına geçen Ayşe Reis -köylüler ona Ayşe Reis derler- tayfalarıyla balığa çıktıkları bir gün, karşı adalardan gelip dinamitle avlanan “lüpçülerle” karşılaşır. Dinamitle avlanmak, küçük büyük demeden bütün balıkları öldürdüğü için müdahale ederler. “Kaçakçılar”dan biri, “Şimdi sizin tekneye de bir dinamit kondururum,” diye tehdit edince kapışırlar. Ayşe Reis ve tayfaları ellerindeki zıpkınlarla kaçakçıların motorlarını delik deşik ederler. Kaçakçılar güç bela “sularımızdan” uzaklaşırlar.
Ayşe Reis’in başından geçenleri öğrenen kardeşi Ahmet, ablasına yapılan hareketi affedemez ve ertesi sabah erkenden iki tayfayı da yanına alarak denize açılır. Bir gün önceki “kaçakçı” motorunu bulunca hemen bir saldırı planı yapar. Ama plan bir işe yaramaz. Atmaca kaçakçıların attığı dinamitle havaya uçar, tayfalar canını zor kurtarır. O sırada gizlice kaçakçıların kayığına çıkmış olan Ahmet de kafasına yediği bir kürek darbesiyle denize düşer.

Güç bela kurtulurlar ama Ahmet başına aldığı darbeyle kör olmuştur. Tedavi için hastaneye yatırılır. Bu kez “yabancılara” haddini bildirmek için Ayşe Reis yeni teknesiyle denize açılır. Ustalığı sayesinde kaçakçıları yakalamayı başarır ve adalete vermek için muhtara teslim eder. Bu arada Ahmet ameliyat olur ve gözleri yine görmeye başlar.
Halil Güvenç, hikâyesinde “yabancılar, ada insanları, kaçakçılar, lüpçüler, o insanlar” diye söz ettiği bir grup kötü balıkçıdan yola çıkarak bir halkı aşağılamakta hiç sakınca görmez:

“…Yıllar yılı bu serserilerden neler çektik, komşu değil, sanki düşman. Acırsın hainleşirler, efendilik gösterirsin, küstahlaşırlar, insanlık yaparsın ahlaksızca karşılık verirler.” (s.14)
“…Bu adamlar bizim emrimizde bulunmadıkça daima sahillerimizdeki köyleri rahatsız ederler.” (s.14)
“…Dayım da bunların hainliklerini, hırsızlıklarını anlata anlata bitiremezdi.” (s.14)
“…Hainler korkak olur. Hilekâr insanlar, mertlerden daima korkarlar, birimiz onların beş tanesi ile rahat rahat başa çıkarız…” (s.36)
“…Ahlaksız köpek, bize Türk balıkçısı derler, biz alın teri ile para kazanmazsak, yaşayamayız.” (s.41)
Yazar bu “yabancıların” kimler olduğu söylemekten hikâye boyunca kaçınsa da şivelerinden Rumlar, hatta Sünger köyde sığırtmaçlık yapacak kadar o bölgenin sakinlerinden olduğunu okuyucu kolaylıkla çıkarabilir:
“…İster atarız dinamit ister sallarız bumba! Babanın denizidir?” (s.11)
“Vre, Atmacayı geçen yun, burada parçalamıştık, bu nereden çıktı?” (s.38)
“Sana ne vre, budala adam, sana laf söyleyen var mı?” (s.38)
“Eyvahlar olsun, yandım vre beni kurtaran yok mu? Köpek balıkları yiyecek, ne olur Türk efendileri bizi kurtarın…” (s.39)
“Hatice teyze, kaçakçıları birer birer süzdü ve birini tanıdı. Bu bir zamanlar bu köyde sığırtmaçlık yapmış, bir ineği kurtlar parçaladı diye yalan söyleyerek satmıştı.” (s.43)

Halil Güvenç, belli ki ellili yılların sonu altmışlı yılların başlarında, Kıbrıs sorununun en sancılı dönemlerinde, medyanın ve siyasilerin Rum halkına karşı nefret içeren yazılarına, söylemlerine kendince bir çocuk hikâyesi yazarak katkıda bulunmak istemiş. Yüzyıllarca bir arada yaşayan iki halkı, hemen her toplumda var olan haydutlardan yola çıkıp genelleme yaparak ayrıştırmaya çalışmış. Ama adı Rumcadan gelen bir köyde, Sünger Köy’de yaşayan bir balıkçı kahraman yarattıktan, hatta hikâyenin ilk cümlesine “Sünger Köy” ile başladıktan sonra komşular arasında yaratmaya çalıştığı düşmanlığın bir inandırıcılığı olamayacağının farkına varamamış.

Mahmud’un Hilesi, yazarın ilk baskısı muhtemelen 1959’dan (MEB 1959 yılında bu kitabı ilk ve ortaokullara tavsiye etmiş) bir iki yıl önce yapılan bir diğer kitabı. Kitabın başında bir giriş yazısı olmasa da hikâyenin dili tam da “Sevgili Okuyucularım” tonunda bir sesleniş gibidir:
“Sene 1919, İşgal yılları. Anadolu’nun dört bucağı, düşmanlar tarafından paylaşılmıştı. Her çeşit düşman, kötülüklerini ve soysuzluklarını gösteriyorlardı. Türk süngüsü ile karşılaşmadan bu toprağa yerleşen düşman, şımarmıştı.
…..
Minareleri gökyüzüne uzanan, Sinanların, Davutların, Kemallerin, Hayrettinlerin yarattığı ulu camilerde, ezan bile okutmuyorlardı.”

Hikâye İstanbul’un Yayalar köyünde geçer. Köydeki erkeklerin bir kısmı cephede kalmış, bir kısmı milli kuvvetlere katılmıştır. Bu köyün sahil kısmına işgal kuvvetleri bir ordugâh kurar. Köyün en büyük çocuğu Mahmud Sabri, tayını sulamak için dereye inince, bir meşe ağacının arkasına siper almış düşman askeri ateş ederek tayı öldürür. Askerin namluyu kendisine de doğrulttuğunu gören Mahmud kaçar. Koşarak Fatma Ablanın evine gider. Olanı biteni anlatır. Fatma Abla köydeki diğer birkaç kadınla birlikte gizlice Anadolu’ya silah sevkiyatı yapma hazırlığındadır. Eve bir baskın yapılacağı endişesiyle silahları gizlemeye çalışırlar. Mahmud’a da bir iki el bombası verir. O an Mahmud’un aklına bir fikir gelir, birkaç da dinamit ister. Fatma Ablaya da eğer düşman silah yüklü bu evi aramaya gelirse kendisine haber vermesi için fırını yakmasını söyler. Sonra kimseye görünmeden düşman karargahındaki cephaneliğe gider. O cephaneliğe dinamitleri yerleştirirken yüz elli kişilik düşman askeri köye baskın yapar. Her yeri aramaya, köylülere işkence yapmaya başlarlar. Askerler tam Fatma Ablanın evinin kapısını dipçiklerle kırmaya başladıklarında, Fatma Abla fırını tutuşturur. Uzaktan dumanı gören Mahmud dinamitlerin fitilini yakar ve cephaneliği havaya uçurur. Şaşkına dönen düşman askerleri evi aramaktan vazgeçip ordugâhlarına dönerler.

Halil Güvenç, yazdığı hikâyenin çocuk okuyucuda vatansever ve kahraman olmak konusunda yeterli etkiyi yapamayacağı endişesinden olsa gerek bazı sayfaların altına veciz sözler de ekleme ihtiyacı duymuş:
“Sıran gelince sen de bir Mahmud olmalısın.” (s.5)
“Türk çocuğu, her milletin çocuğundan daha asildir.” (s.25)
“Bu aziz vatan, senden çalışma bekliyor.”(s.26)
“Sakın yalan söyleme, Türk yalan bilmez.” (s.28)
“Sağlığına dikkat et. Senin sağlığın Yurdun sağlığıdır.” (s.30)
“Türk tarihini oku, iftihar edeceksin.” (s.31)
Halil Güvenç’in bir diğer kitabı Çoban Ahmet de Balıkçı Ayşe gibi okuyucuya seslenerek başlıyor:
“Sizlere hayatımı anlatacağım. Beni okurken bazen üzülecek, bazen de sevineceksiniz. Üzüntülü günlerim aklıma geldikçe, gözlerim hâlâ nemlenir.
Fakat insanın iyi yürekli arkadaşları, hayatını çocuklarına feda eden bir de öğretmeni olursa, gülmek o kadar kolay oluyor ki…”

Bu satırların hemen altında, bir çerçeve içinde “İnsanın en büyük zenginliği iyi arkadaşı, dünyanın en büyük insanı da öğretmendir. Çoban Ahmet” sözü yer alıyor. Öğretmenlere ithaf edilmiş bu kitapta, okuyucunun bir öğretmenin kol kanat germesiyle hayatı kurtulan, vatanı milleti için yaralı işler yapacak bir öğrencinin hayat hikâyesini okuyacağını kestirmesi zor değil. Özetle: Anne babası, yedi yaşına giren Ahmet’i okutmak isterler, okullar açılmadan çantasını, defter ve kalemlerini hazır ederler. Ama bir gün tarlayı sabanla süren annesinin üzerine yıldırım düşer ve ölür. Annesiz kalan Ahmet, dülger babasının yanında inşaatlara gider. Kötü talih babasını da yakalar ve inşaattan düşerek kötürüm kalır. Okuma hayalleri suya düşen Ahmet, evi geçindirmek için köyün ağasının yanında çobanlık yapmaya başlar. Kısa sürede bu işte ustalaşır. Yıllar geçer. Artık okuyamayacağını anlayan Ahmet, yedi yaşındayken babasının kendisine aldığı çanta ile defter ve kalemleri başka bir yoksul çocuk kullansın diye ilkokulun öğretmenine teslim eder. Buna çok duygulanan öğretmen Sadiye Hanıma, Ahmet’in arkadaşları, Ahmet’in aslında çok okumak istediğini ama çalışmak zorunda olduğu için okula gelemediğini anlatırlar. Bunun üzerine Sadiye Hanım, Ahmet’e, sürüsünü otlatmaktan getirdikten sonra ders vermeye başlar. Çalışkan Ahmet, sadece ilkokul diploması almakla kalmaz, öğretmeninin yönlendirmesiyle parasız yatılı sınavını birincilikle kazanır. Devlet hem Ahmet’e hem de kötürüm babasına yardım eder. Ahmet okur, mühendis olur. Karayolları başmühendisliğine tayin edilir. İşe başlamadan önce köyüne döner ve kendisini bu seviyeye çıkaran altın kalpli öğretmenine, gönülden yardımlarını esirgemeyen arkadaşlarına ve sevgili köylülerine borcunun çok büyük olduğunu söyler. Bunu da yurduna yapacağı işlerle ödeyeceğine söz verir.

Halil Güvenç, öğretmen olmanın verdiği mesleki deformasyonla olsa gerek, içerikleri farklı da olsa, üç kitabında da sınıfındaki öğrencilere ders verir gibi “öğreten; doğrusu budur, iyi belle” diyen bir bakış açısı ile hikâyelerini anlatıyor. Kahramanları, “Öğrenci Andı” olarak da bilinen “Andımız”da geçen doğru, çalışkan, küçüklerini koruyan, büyüklerini sayan, yurdunu milletini özünden çok seven, varlığını Türk varlığına armağan etmesi beklenen Türk çocuğu olarak karşımıza çıkıyor.

Bu kitapları yayımlayan Dağarcık Çocuk Yayınları, bastıkları kitapların son sayfasına uzmanlıklarının nişanesi olarak genelde “Çocuklarımızı en iyi tanıyan öğretmenler tarafından yazılır.” notuna yer veriyor. Aynı yazarın kaleminden çıkan bu üç kitap, “çocukları en yakından tanımanın”, çocuklara edebiyat metni yazabilmek için yeterli olmadığının birer örneği yalnızca.

Balıkçı Ayşe / Yazan: Halil Güvenç / Resimler: M. İ. Ertürkmen / Dağarcık Çocuk Yayınları
No:42, İstanbul, 1963, 46 Sayfa
Mahmud’un Hilesi / Yazan: Halil Güvenç / Kapak Resmi: Mehmet Tekdal
/ İç Resimler: M. İ. Ertürkmen
/ Dağarcık Çocuk Yayınları, İstanbul, İkinci Baskı 1961, 32 Sayfa
Çoban Ahmet / Yazan: Halil Güvenç / Kapak Resmi: Mehmet Tekdal / İç Resimler: M. İ. Ertürkmen
/ Dağarcık Çocuk Yayınları, İstanbul, 1960, 48 Sayfa

    

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.