“Çocuğa görelik” tartışması, sansür ve otosansür yepyeni bir evreye geçerken, bugün yetişkin alanında eserler veren ödüllü yazarlar, senaristler, çevirmenler kendi çocukluklarındaki okuma deneyimlerine nasıl bakıyor? Edebiyatla kurdukları bağ nasıldı, okuduklarından kötü etkilendiler mi?
İyiKitap’ın bu sayısı için birer yazı kaleme alan Erendiz Atasü, Sevin Okyay, Ethem Baran ve Murat Uyurkulak, farklı açılardan çocuğun kurmacayla ilişkisini değerlendirdi. Yazarlar, çocukluklarında okudukları metinlerin kendileri için ifade ettiği anlamı aktarırken, çocuğun edebî metinle kurduğu bağı da tartıştılar.
Kurmaca / Hayat / Çocukluk
Erendiz Atasü Yazar
Ne demiş Edip Cansever, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/ Hiçbir yere gitmiyor.”
Gerçekten de ömrümüz yetişkin çağımızda, çocukken aldığımız etkilerin, yaraların izin verdiği ölçüde gelişip göverebiliyor ancak. Peki bu etkiler arasında o dönemde okuduğumuz kitapların, izlediğimiz film vs.’nin payı ne ölçüde?
Kendi çocukluğumu, ergenliğimi düşünüyorum, 1950’lerin sonu ile 1960’ların başına rastlayan okul çocuğu çağımı. Okuma yazmayı söker sökmez kitaplar hayatıma girmişti. Annem ve babam sık sık bana kitap alırlardı. Ayrıca Doğan Kardeş dergileri vardı, o dönemin okuryazar çocuklarının baş dostu. Değerli yazarımız Gülten Dayıoğlu’nun başını çektiği, bir çığır gibi büyüyecek olan “çocuk edebiyatı’’ dönemi henüz başlamamış; ne Ayşecik var ortada ne Cin Ali. Sözlü edebiyatın masalları dışında edebiyatımız bu açıdan zengin değildi. Annemle babam kültür insanlarıydı, bu açığı kapatmak için bana, Dede Korkut Hikâyeleri’nin çocuklar düşünülerek yazıya geçirilmiş bir çeşitlemesini almışlardı. O hikâyelerden bende kalan, erkeklerin kahramanlıklarındansa kadınların gücü ve direnci oldu. Onun dışında okuduklarım, dünya çocuk edebiyatının dilimize çevrilmiş yapıtlarıydı: Pollyanna, Tom Sawyer vs. gibi… Ve tabii Andersen’in Masalları.
Hâlâ yapılıyor mu bilmiyorum, o yıllarda dünya edebiyatının önemli romanları, örnekse Robinson Crusoe, Gulliver’in Seyahatları ve/veya böyle temel edebiyat yapıtlarındaki başkarakterlerin çocukluk çağını anlatan kısımları, çocuk okurlar için basitleştirilerek ayrı kitaplar hâlinde basılırdı.
Mesela Charles Dickens’in ünlü David Copperfield’i. Ergenliğe geldiğimde, çoktan Reşat Nuri’lere, Halide Edip’lere yükselmişti dersim, Hugo’nun Sefiller’ine.
Evimiz kitap doluydu, kardeşsiz bir çocuktum ve kitaplar benim kardeşim olmuştu. Bütün yalnız çocuklar gibi hayal gücüm hayli gelişmişti. Okuduklarım haftalarca, bazen aylarca hayal dünyamda yankılanırdı.
Geriye bakınca şunu görüyorum. Kitaplardaki maceralardansa, kişiler ve ilişkiler uğraştırıyordu zihnimi. Tom Sawyer’ı hiç beğenmemiştim mesela. Oysa Çalıkuşu Feride ile Kâmran’ın aşkı ve Feride’nin aşk ıstırabı, Feride ve Munise arasındaki ana-kız ilişkisi, Munise’nin küçük yaşta ölümü, Feride’nin acısı ve yalnızlığı derinden etkiliyordu beni.
Bugün şunu kesinlikle söyleyebilirim: Kişiliğim doğrultusunda etkileniyordum. Kişiliğimde olmayan bir öğeye rastlayınca, ondan hoşlanmıyor ve etkisine kapılmıyordum. Tom Sawyer karakterinin yaramazlıkları ya da Robinson Crusoe’nun yardımcısı Cuma ile arasındaki efendi köle ilişkisi ya da vahşi doğadaki mücadele beni ilgilendirmiyor, zihnimde fazlaca iz bırakmıyordu. Okuduklarımın bendeki etkisi, köklü bir edebiyat sevgisi yaratmak ve içimde gizlenmiş yazarın yıllar sonra gün ışığına çıkışını kolaylaştıracak kapsamlı bir edebiyat birikimi sağlamaktan ibaretti.
Elbette sürekli olarak gerçek edebiyatın okuru olmak (boş zamanları doldurmak için kotarılmış yazılı materyalden söz etmiyorum) kişiye bir olgunluk, geniş bir görüş sağlayacak, onun diğer kişileri ve olayları değerlendirirken dar kalıplara tıkılmasını engelleyecektir.
Peki kişiliğimizi oluşturan başat etmen nedir, diye sorarsak, genetik özellikler, hayatın ilk yıllarındaki tesadüfler, ve en önemlisi içine doğduğumuz ailedir, derim. Olgun çağın bilinciyle geriye baktığımda, kişiliğimi oluşturan etkileri aileden aldığımı, okuduklarımın düşünce ve davranışlarıma etkisinin ise aileden aldıklarımın etkileriyle güçlenip zayıfladığını görebiliyorum.
Kanımca, gerçeklik her zaman kurmacadan güçlüdür. Kimi araştırmalar da bu doğrultuda; şiddete uzak hayatlardan gelen çocuklarda, kurmaca şiddetin pek bir etkisi olmuyor, der bu araştırmalar. Hatta her insanda bulunan ve kendini koruma güdüsünden kaynaklanan doğal şiddeti doyurarak izleyiciyi ya da okuru büsbütün sakinleştirdikleri doğrultusunda da görüşler var.
***
Çocukluğumda ve ilk gençliğimde okuduğum metinler ya da izlediğim çocuk animasyonları elbette iyiliği, yardımseverliği yüceltiyor, kötülüğü ayıplıyordu; ancak kötülükten arınmış pespembe bir dünya yaratmıyordu. Deli Dumrul’u düşünelim, anası babası bile onu yüz üstü bırakır. Külkedisi’nin cadı üvey annesi, Andersen’in soğukta donup ölen “kibritçi kızı’’, Pamuk Prenses’in üvey annesi… Hayat bütün acımasızlığıyla karşımızdadır. Ancak sonuçta iyilik kazanır; kazanmak zorundadır, aksi hâlde dünya insan hayatına uygun bir yer olmaktan çıkacaktır. Hayatın tozpembe bir çeşitlemesini masallarla yaratmak çocuğa iyilik değildir, onu aldatmaktır.
***
Değindiğim dönemde, yani çocukluğumda ve ergenlik çağımda aile fertlerinin birbiriyle ilişkileri canlıydı. Bu ilişkiler belki fazlaca otoriter, hayli pederşahi idi ve dayanışma ve sorumluluk üstüne temellenmişti. Evet çoğu ailede, dayanışma ve sorumluluk güçlünün işine yarıyor ve zayıf eziliyordu. Bu hayatın idealize edilecek bir yanı yoktu, bana kalırsa. Gerçekten de eleştiriye muhtaçtı. Ancak çocuğun kafasına çok önemli iki izlenim yerleşiyordu: İhtiyarlar henüz çekirdek aileden dışlanmamıştı ve hayat, kuşaktan kuşağa aktarılan bir akıştı! Ne bir kuşak ne bir insan dünya üstünde tek başına hayatta ve ayakta kalabilirdi. Ve ne de roman var olabilirdi, kişisel ilişkilerde sorunlar olmasaydı!
Bu çok önemli bilgiler bugün unutuldu. Evet, aile kurumu eleştiriye muhtaçtı ve insanlık bu eleştiriyi bir biçimde yapıyordu, yapacaktı… Ancak kapitalizmin emrine girmiş büyük ve aceleci teknolojik gelişme yakın ilişkilere müdahale ederek insan tekinin doğayı ve toplumu kavrayışını âdeta bozdu! Özgürlük adı altında sahte bir özgürlük vaat etti bireye, bireyi müşteriye, insanı üreten değil tüketen bir canlıya, insani faaliyeti tüketime, özgürlüğü satın almaya indirgedi.
Evinde şiddet görmeyen bir çocuğun, televizyonda gördüğü şiddeti benimseyeceğini hiç sanmıyorum; sanal şiddet ona yabancı gelecek, ilgisini çekmeyecektir. Bu dizileri ya da her ne ise, filmleri, oyunları reddedecektir.
Peki yakın ilişkilerin deyim yerindeyse boş kalıplara döndüğü, aile bireylerinin ekranlara kilitlenmiş hâlde aynı mekânda ayrı yaşamlar sürdüğü bir ortamda sanal etkilenme nasıl olur, diye düşünelim… Gerçekle kurmacayı, gerçek ilişkiler ile sanal dünyayı, bir cisim ile gölgesine benzetirsek, cisim içeriğinden boşalmışsa, bu boş kabuk ile gölgesi nasıl bir bileşke oluşturur? Zihni ve duyguları bomboş birisi mi çıkar ortaya?!
Kanımca bizim şimdi ülkemizde yaşadığımız süreç, şiddet, öfke, yalan, çıkar, acımasızlık, utanmazlık ve suç üstüne kurulu hayat ilişkileri ile yani günümüz gerçekliği ile, sanal ortamdaki vurdu mu yer vurur, beli tabancalı pos bıyıklı haydutların çıkardığı kuru gürültü arasına sıkışmış ergenlerin duygularının sağırlaşmasıdır; ve bu sağır varlıklar kaynayan kanlarının da etkisiyle ve kendi iradeleriyle zulüm eylemlerinin faili olmaktadırlar.
“İrade’’nin altını çiziyorum, çünkü eylemler âni bir duygu patlamasının sonucu olarak yaşanmıyor; ince ince planlanıyor!
Yeni bir aile ile yepyeni bir durumla ve ne çocuk ne yetişkin diyebileceğimiz, hatta ne de ergen kategorisine katabileceğimiz yeni bir insan tipiyle karşı karşıyayız!
Bugün yazıyorsak, çocukluğumuzda okuduğumuz
kitaplar sayesinde
Murat Uyurkulak Yazar
Çocukluktan, hamlıktan, ergenlikten kurtulamamış, boş mevzular içinde debelenen, karanlıkta tangırdayıp savrulan insanlarla dolu bir gelecek inşa etmek istiyorlar. Bencillikle-kötülükle sakatlanmış, aptallıkla malul, korkuyla sinmiş bir halk istiyorlar. Bunun için de o halkın çocuklarını, gençlerini hedef belliyorlar. Birey olabilmiş, hakkını savunabilen, empati kurabilen, iyiyi kötüden ayırt edebilen yetişkinler hâline gelmeleri işlerine gelmiyor.
Üç çocuk teranesinin biçtiği roller belli: Fabrikada çalışacak işçi, cephede savaşacak asker, evde doğuracak kadın! Onlara bir lokma ekmek için haysiyetini gömecek köle orduları lazım. Hayalî bir devri saadetten, uydurma bir haşmetli maziden riyakâr bir ahlâkın payandalarını devşirmeye çalışıyorlar. En büyük düşmanları ise hayat, hakikat ve buna dair, insana dair hikâyeler.
Birileri hassasiyetlerden söz etmeye, yerli-milli diye sayıklamaya, vatan millet sakarya diye yırtınmaya başlamışsa bilin ki orada bir dalavere vardır, gizlenen suçlar vardır. Hassasiyetlere saygı göstermeme ithamı, insanların aklıyla alay etmektir. Edebiyatın asırlara dayanan tecrübelerini, bilimsel, pedagojik birikimini bilmezden gelmektir. Küçük Prenslerle, Küçük Kara Balıklarla, Şeker Portakallarıyla, harikalar diyarındaki Alicelerle açılıp genişleyen enternasyonal bir hikâyenin bugünlerde nasıl devam edeceğini-etmesi gerektiğini görmek, anlamak için müneccim olmaya gerek yok.
Medeniyete, demokrasiye, insanlığa karşı dört bir koldan yürütülen saldırının bir parçası bu da. Direnmek, en başta biz edebiyatçıların boynunun borcu. Çünkü bugün yazıyorsak, çocukluğumuzda okuduğumuz kitaplar sayesinde.
Kötü edebiyat, edebiyat olamadığı için kötüdür
Ethem Baran Yazar
Başıma gelen bir olayı aktarmakla başlayım söze. Davet edildiğimde okullara giderim; yazma heveslisi, bir kişi de olsa bir öğrencinin kalbinde, beyninde küçücük bir iz bırakabilme umuduyla yaparım bunu. Son zamanlarda bu durum değişmeye başladı. Benim gibi yazarları daha az çağırmaya, bundan çekinmeye başladılar. Yine de bir öğretmen arkadaşımız beni davet etti; Döngel Dünya’yı öğrenciler okuyacak, sonra birlikte konuşacaktık. Aradan kısa zaman geçti, öğretmen arkadaş aradı, kitabı değiştirip değiştiremeyeceğimizi sorarak başka bir kitabımı önermemi istedi. Nedenini sorunca müdür beyin bu kitabı uygun bulmadığını ifade etti. Uygun olmayanın ne olduğunu ben ısrar edince söylemek zorunda kaldı. “Cıncık Oğlan” adlı öykü sakıncalıymış. O öyküde pavyona peruk götürüp teslim eden bir çırak anlatılıyordu. Pavyonun nasıl bir yer olduğu bile söylenmiyordu metinde. Müdür beyin, “cıncık” ve “oğlan” kelimelerine takıldığı, kitabı -elbette ki- okumadığı, sadece içindekiler kısmına bakarak bu yargıya vardığı açıktı. Müdürün kendi kafasına uygun bir yazarı davet etmesini söyleyerek konuşmayı sonlandırdım.
“Kötü” ya da “sakıncalı” kavramlarına bakış içinden çıkılmaz bir hâl aldı artık. Kurmacaya bakışı da doğrudan etkileyen bir yaklaşım bu. Bir anlamda onu da değersizleştirme provaları.
Ben okuryazar olmayan bir ailede büyüdüm. Kitaplara neredeyse kutsallık atfedilen bir çevrede. Elime ne geçerse okudum. Bana kötülük aşılayan hiçbir kitaba rastlamadım. Kitaplar hiçbir zaman hayat kadar kötü olamaz çünkü. Benim kuşağım çok iyi bilir, Kemalettin Tuğcu’nun “acı dolu, travmatik” hikâyelerini okumayanımız yoktur. Okuduklarımızı ailelerimiz denetlemezdi. Buna rağmen eline silah alıp okul tarayanımız da yoktu. Biz, ortaokul yıllarında Yaşar Kemal’i de Orhan Kemal’i de; Zola, Balzac, Hugo, Dostoyevski gibi klasikleri de okuyup bitirmiştik. Yeni kuşaklara o yaşlarda bu yazarlar ve kitapları “ağır” geliyor artık. Elbette “hayat değişti,” yaşama biçimleri farklılaştı, teknoloji her şeyin önüne geçti. Yazılı kültür gerilerken şiddet tam tersine artmaya başladı. Artan şiddeti, egemen hâle gelen kötülüğü edebiyat metinlerinde değil başka yerlerde aramak gerektiği kanısındayım. Edebiyat metinleri “kutsal metinler” değildir. Arkasında sanatsal duyarlılığı olan, estetiğe önem veren ve her şeyden önce özgür düşünceye inanan bir yazar vardır. Hayatın içinde ne kadar ve ne ölçüde “kötü” ve “kötülük” varsa edebiyatta o kadar vardır, bunların yazıya yansımaması söz konusu olamaz. Metne müdahale edebiyatın sınırlarını aşamaz; yazarın öngörüsünün, yeteneğinin ve sanat anlayışının dışına taşamaz. Edebiyat sadece kendisidir; edebiyat edebiyattır. Onu başka inançların, eğilimlerin, yaklaşımların çemberine almamak gerekir. Kötü edebiyat, içinde küfür, argo, cinsellik, şiddet vb. olduğu için kötü değildir; kötü edebiyat, edebiyat olamadığı için kötüdür.
Çocuklar, büyüklerin ‘iyi’ bulduğu kitaplardan da hoşlanır
Sevin Okyay Çevirmen, Yazar
Küçük yaştan beri çok okuyan, hediye olarak kitap alınmasından mutluluk duyan bir çocuktum. Okumayı çok seven, iyi kitapların her yaştaki okurlara iyilik getireceğine inanan bir annem vardı. Okuma yazma öğrenene kadar bütün kitaplarımı bana o okudu. Gene de, okula gidince hepsini baştan kendim okudum. On yaşıma kadar tek çocuktum. Arada sokağa çıkıp oynasam da, esas arkadaşlarım okuduğum kitapların kahramanlarıydı. Bir tanesi, Küçük Kadınlar’ın kendime örnek aldığım Jo’suydu. İdealim ise, kendi adıyla anılan oyundan Cyrano de Bergerac. Büyüyünce onun yamağı olmak isterdim. Olmadı ama… Pal Sokağı Çocukları’nın Nemeçek’i, küçük terzinin o sarışın küçücük oğlu ise, hiç aklımdan çıkmayan bir karakterdir: Gerçek bir kahraman! Unutmadığım bir diğer karakter ise aynı kitaptan ‘karşı’ grubun reisi Feri Ats olmuştu. Harry ile geç tanıştım. Gene de serinin sonuna kadar ‘kötü’ sayılan bir karakterin, Snape’in, aslında ‘bizden’ olduğuna iman etmiştim.
Fantastik edebiyata elbette masallarla başladım. Sadece yabancıları değil, Eflatun Cem Güney’in karakterlerini ve masallarını da çok severdim. Fantastik merakım büyüyünce de geçmedi. Sanıldığı gibi bu “palavra” kahramanlara merak salarak ‘iyi’ kitapları okumayı da unutmadım. Çünkü zaten fantazyada da şaşılacak kadar çok iyi kitap örneği vardır. Bir yazımda şöyle demiştim: “Hayal gücünün önemini kimse çocuklardan iyi bilemez. Çocuklar, masalları, sıra dışı hikâyeleri, bütün Jules Verne’leri, Harry Potter’ları, bilumum çizgi romanları kıllarını kıpırdatmadan okurlar. Hiç rahatsız olmazlar, aksine keyiflenirler ve hatta o maceralara birinci elden katılırlar. Hem, Süpermen’i uçarken henüz görmemiş olsak da, kim bizi onun var olmadığına inandırabilir? Kendi payıma, büyücülerle cadıları, Muggle’lardan (büyü dışı insanlardan) daha gerçek ve inanılır buluyorum.” Motosikletleri ve köpekleri Sultan’la dünyayı dolaşan Jano ve Yanik de (on ciltlik İki Çocuğun Devriâlemi) unutulmaz çocukluk kahramanlarımdandır. Yıllardır kaybolmuş olan kimi ciltlerini bugün de bulup almaya çalışıyorum.
Ama çocuklar, fantazya bir yana, büyüklerin de ‘iyi’ bulduğu kitaplardan da hoşlanırlar. Onların kahramanları akıllarından çıkmaz. Yeşil Yıllar’ın örnek çocuğu Gavin’in başına gelen tren kazası aklımdan çıkmaz. Çünkü çocuklar hepsinin kadrini-kıymetini bilir. Şimdilerde en hoşuma giden, içimi ısıtan şey, onların artık eskiden olduğu gibi annelerinin elini tutup onun uygun bulduğu kitapları almaktansa, kitap fuarlarında yanlarındaki büyüklerden önde gidip, istedikleri kitapları kendilerinin seçmesi oluyor.

