İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Cesaret erkin temelidir, korku ise utancı

Korkuyla cesareti zıt kavramlar olarak ele alan kitapta, Polinezya’nın balıkçılıkla geçinen Hikueru Adası’nın genç bireyi Mafatu’nun başından geçenler anlatılıyor.

Yazan: Funda Mengilli

İster fantastik öğelerle bezenmiş ister tarihsel gerçekliğe dayanarak kaleme alınmış olsun, edebiyatın iktidar ilişkileriyle dirsek temaslı en çok işlenen konularından birinin cesaret olması ne bir tesadüf ne de şaşırtıcıdır. Ne de olsa cesaret erkin temelidir.(!) Korku ise utancı.

Masallarda, efsanelerde cesaret kavramı kaç farklı biçimde işlenmiştir dersiniz? Hemen hepsinde kendini ispatlamak isteyen bir erkek, ne kadar cesur olduğunu göstermek için akla hayale sığmaz eylemlere kalkışır. Şüphesiz başına gelen türlü olayı atlatır, ödülünü alır: bir kahraman olarak destanlara konu olur. İlkin hor görülse bile, güç gösterilerinin ona kazandıracağı yalnızca takdir değil, aynı zamanda iktidardır. Cesur Yürek’te olduğu gibi.

Amerikalı yazar ve illüstratör Armstrong Sperry’nin Pasifik adalarına yaptığı yolculuklarında karşılaştığı toplumlardan esinlenerek yazıp resimlediği kitap ilkin 1940’ta yayımlanmış. Farklı bir toplumdan, kabile kültüründen bahsetmesi ilgi görmüş.

Korkuyla cesareti zıt kavramlar olarak ele alan kitapta, Polinezya’nın balıkçılıkla geçinen Hikueru Adası’nın genç bireyi Mafatu’nun başından geçenler anlatılıyor. Denizden ölesiye korkan, bu nedenle günlük yaşamın atadığı ödevleri gerçekleştiremeyen ve payına kadınlara atfedilen görevleri yapmak düşen, elbette tüm bunlardan utanç duyan Mafatu, erkek ve Büyük Şef’in varisi olması dolayısıyla korkak(!) olarak yaşayamaz hâle geldiğinde yola düşer. Şiddetli korkusuna rağmen okyanusu kanosuyla aşar, ıssız bir adada hayatta kalmayı başarır. Eve döndüğünde kazancı, yalnızca isminin anlamı olan “Cesur Yürek” tanımına bundan böyle layık olması değildir. Aynı zamanda geleceğin şefi olmanın meşruiyetini sağlamış olmasıdır.

21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, bulunduğumuz yerden gerçekleştirilen bir okumada, atanmış kadın-erkek rollerine ve insanların rengine ilişkin, kitaptaki ifadeleri cinsiyetçi ve ırkçı bulan eleştirilerin varlığı şaşırtıcı mıdır? Özellikle Amerikan toplumunda, kitaptaki yamyamların siyah olarak betimlenmesine karşı tepkiler olduğunu söylemek gerek. Neyse ki bu tasvir, roman 1973 yılında Disney tarafından sinemaya uyarlandığında filme aktarılmamış. Elbette tepkilerin romanın yayımlandığı döneme ait olmadığı da belirtilmeli. Aksine kitap 1941 Newbery Madalyası alacak kadar beğenilmiş, birçok dile çevrilmiş. Öte yandan ödülün İkinci Dünya Savaşı sırasına denk geldiği de gözden kaçırılmamalı. Ne de olsa savaş dönemleri korkunun daha çok ayıplandığı, bireysel bile olsa kahramanlık hikâyelerinin fütursuzca teşvik edildiği dönemlerdir.

Cesur Yürek, elbette Amerikalıların cesaretini sergileyen bir roman değil. Ancak, yazım dili ve anlatım biçimi dolayısıyla varlıklı, beyaz bir erkeğin kaleminden çıktığı aşikâr bir örnek. Mafatu’nun düşünme biçiminden etrafını tanımlamasına kadar, Polinezya yerli kültürüyle bezenmiş yazar sesini dinlediğimiz bir roman.

Kurgu, filmi gibi belgesel tadında, kronolojik olay aktarımı şeklinde ilerliyor. Yazarın denizciliğe olan tutkusundan kaynaklansa gerek, daha çok deniz atmosferini hissettiren, adalardaki yaşamı okyanustaki kadar cömert betimlemeyen bir mekân algısına sahip. Mafatu sadece olaylarda değil, kurgunun geri kalanında da yapayalnız. Yakın dostları Uri ve Kivi dâhil, figüran karakterler dışında herhangi bir yan karakterle çevrili değil. Bizse olayları Mafatu’nun zihnine ve duygularına hâkim, gerekli gördüğünde bize açıklamalarda bulunan anlatıcıdan dinliyor, çocuğun omzu başından izliyoruz.

Anlatıcı, daha çok görmeyi, anlamayı istediğimiz kimi yerleri çabucak geçip, ilgisine haiz olan yerleriyse son derece bonkör ve yavaş bir tempoda, deyim yerindeyse ballandırarak anlatıyor. Olaylar finale hızla yaklaşıyor, kimi sahnelerdeyse ritmi bozacak kadar yavaşlıyor. Kahramanımız korkusunu üzerinden öyle çabuk atıyor ki, değişimin samimiyetini hissetmek için çaba harcamamız gerekiyor. Bu açıdan, tanıtım yazısında dediği gibi roman, bir halkın çocuklarına ateş başında anlattığı kahramanlık hikâyelerine gerçekten benziyor.

Aynı zamanda illüstratör olan Sperry’nin çizgi romanvari mürekkep taramalı çizimleri, mekânla kurulan ilişkinin kısıtını biraz olsun kapatıyor. Oysa metnin kimi sahnelerinde görsel tasvirlerin âdeta canlandığını görünce, yazarın betimlemelerden aldığı keyfe tanık olunca, sayfa sayısını artırmak pahasına, yanından hızlıca geçip gittiğimiz anlarda daha çok duraklayıp nefes almış olmayı diliyor insan. Elbette o anlarda aldığımız tatta çevirinin katkısı büyük. Nurten Hatırnaz özgün atmosfer ve duyguları çeviride korumakla kalmamış, okura geçirmenin yolunu da açmış.

Bariz finallerin tam da kendisinden yola çıkılan hikâyelerde, ilk önemsediğimiz kuşkusuz o sona hangi yollardan, ne tür duygulardan geçerek vardığımız. Tabiri caizse gidiş yoluna baktığımız doğru. Bir o kadar önemli olansa, bilindik sonlarda dahi finalin üzerimizdeki etkisi. Hani, sonunu bildiğimiz hâlde defalarca izlemekten bıkmadığımız filmler gibi. Cesur Yürek, böyle bir etkiyi yaşatabilseydi, ortaya öyle bir cesaret öyküsü çıkardı ki tadından yenmezdi.

Cesur Yürek
Armstrong Sperry
Türkçeleştiren: Nurten Hatırnaz
Beyaz Balina Yayınları, 93 sayfa
Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.