İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Editör ne iş yapar?

Editörü “yayından önceki son mahrem durak” olarak tanımlıyor Mehmet Erkurt. “Yazar için de yayıncı için de koruyucu ve öngörülü davranması beklenen kişi o,” diyor. Özlem Akcan ise usta editör Selahattin Özpalabıyıklar’a atıfla “Havari Kuşkucu Thomas”a benzetiyor editörü, güvensiz ve araştırmacı tavrıyla. Kendilerini nasıl tanımlarsa tanımlasınlar, şurası açık ki kitap yayımlama sürecinin olmazsa olmazı editörler.

Yayıncılık dünyamızın pek çok aktörü gibi onların da sorunları, değişmesini istedikleri şeyler var. İş tanımlarının doğru yapılmamasından zorlu çalışma koşullarına, özensiz hazırlanmış kitap dosyalarından sansüre pek çok sıkıntıyla baş etmek zorundalar. Pandemi ve ekonomik kriz sürecinin de işlerini kolaylaştırmadığı açık. Görünen o ki bu süreçler, baskıya giren yeni kitap sayısında azalmalara yol açmış durumda.

Soruşturmamıza katılan tüm editör arkadaşlarımız, Muzır Kurulu gibi sansür mekanizmalarının yanlışlığına ve gereksizliğine işaret ederken Mehmet Erkurt “Bugün yazarların da yayıncıların da cesaretini kıran bir bağlamda olduğumuzu üzülerek kabul ediyorum. Dolayısıyla yayımlama özgürlüğüne getirilen kısıtlar, evet, bugün kitap seçimlerinde ciddi bir rol oynuyor,” sözleriyle yayıncılığımızın genel bir sorununu tarif ediyor.

Tüm bunlar bir yana, kitap yazmak isteyen ya da yazdığı dosyayı yayınevlerine ulaştırmayı düşünen okurlarımıza editörlerin bu konuda söylediklerine kulak vermelerini önemle tavsiye ederiz. Belki de buradan edinecekleri birkaç tüyo, onları bir adım öne çıkaracak.

Editör kime denir? İş tanımınızı nasıl yaparsınız? Çalışma pratiğiniz ve iş tanımınız ne derece örtüşüyor? Editörler ve yayınevleri arasında, bu alanda sorunlar yaşanıyor mu?

 Özlem Akcan (Kırmızı Kedi Çocuk Yayınları):  Yayıncılar Birliği’nin hazırladığı Yayıncılık Meslekleri Sözlüğü’nde editörün tanımı kısaca şöyle yapılıyor: “Yayımlanması için kitap seçim ve oluşturma süreçlerinde yer alan, metni kontrol eden, baskı sürecini yöneten, tanıtım ve pazarlama faaliyetleri içinde yer alan nitelikli kişidir.” Mesleki büyüğümüz Selahattin Özpalabıyıklar ise Notos’ta Semih Gümüş’le yaptığı söyleşide, editörü “Havari Kuşkucu Thomas”a benzetiyor. Thomas’ın İsa’nın ölüden dirildiğine böğründeki yaraya parmağını sokmadan inanmamasını, editörün yayıma hazırlanması için kendisine verilen her şeyden kuşkulanıp güvensizlikle yaklaşmasına benzetiyor. Her iki tanım da elbette olması gerekene odaklanıyor.  Ne olduğunu konuşmak içinse editörlerin çalışma koşullarına bakmamız gerekiyor.  Çünkü biliyoruz ki pek çok yayınevinde ayda beş-altı kitap hazırlamak zorunda kalan arkadaşlarımız var. Metne gereken özeni verdiğinde iş yetişmiyor, iş yetiştiğinde de içine sinmiyor. Satış-pazarlama baskısı da cabası. Bir de galiba pek bahsedilmeyen iletişim becerileri konusu var. Bir editörün mesaisinin büyük çoğunluğu insanlarla iletişim kurarak ve yazar, çizer, çevirmen arasında dengeleri koruyarak geçiyor. 

 Hülya Dayan (Tudem Yayın Grubu):  Editörlük, bilgi birikimi, tecrübe ve beğenilerinin ışığında, yayınevinin yayın politikasını da dikkate alarak, okur kitlesine uygun ve doğru dosyayı seçmekle başlayıp okurun keyifle okuyacağı, çok beğeneceği bir kitap ortaya çıkarma hedefiyle son bulan bir süreç olarak tanımlanabilir. Tabii asıl meşakkatli süreç bu ikisi arasındadır: Metin çalışma sürecinde yazarla iletişim, metnin okura en mükemmel hâliyle ulaşması için yazarı ikna etmek; metin çalışmasından sonra, yine kitabın yayıma hazırlık aşamasında kitabın sunumuna, biçimsel özelliklerine, kapak çalışmalarına dair ekip çalışması yapmak; arka kapak, katalog yazısı ve iletişim malzemeleri gibi kitabın kimliğini/imajını oluşturacak tanıtım cümleleri için uygun ifadeleri bulmak…

Bitti mi? Hayır! Yayımlandıktan sonra da kitabın okura ulaşması konusunda iletişim, pazarlama ve satış ekibiyle birlikte stratejiler oluşturan; kitap okura ulaştıktan sonra okurun yorumlarını gözlemleyen, değerlendirmelerini takip eden; kitabın yolculuğunun nasıl geçtiğinin meraklı gözlemcisidir editör. Kısaca, editör, baştan sona bir kitabın ortaya çıkış sürecinde farklı alanlarda birçok insanla iş birliği içinde olandır. Editör bazen yazılacak veya yazılması gereken bir konuyu bulandır. Fikirler oluşturup yazarlarla yeni projeler yaratandır ya da yazarın sunduğu bir projeyi geliştirendir. Ve tabii tüm bunlar için zihnini sürekli diri tutup günü, gündemi, ihtiyaçları ve alandaki diğer çalışmaları takip edendir. 

Benim çalışma pratiğim ve iş tanımım da bu şekilde ilerliyor. Yayınevleri, editörleri potansiyellerini ortaya çıkarabilecekleri bir yere konumlandırmalıdır bence. Örneğin, proje üretmek konusunda yetenekli ve istekli bir editörün enerjisi bu tarafa yönlendirilebilir. Ya da çizgi romana hâkim editör, bu türde katkı sağlayabilir. Yine de farklı editörlük alanları olsa da her editör kendi alanında uzmanlaşırken diğer alanları da takip edebilirse kariyerine katkı sağlayacağı görüşündeyim. 

Editörlüğü yaptığım hesaplamaya göre 249 sözcükle anlatmaya çalıştım ama sanırım işi anlatmak için kitap yazmak gerekebilir ki aslında böyle bir kitap var: Editör Ne İş Yapar? Çünkü buraya yazamadığım daha nice işi var editörün: aynı anda birkaç dosya çalışmak, başvuru dosyalarını değerlendirmek, dosyaları raporlamak, dosyalara uygun ressam veya çevirmeni bulmak gibi. 

 Gökçe Gökçeer (MEAV Yayıncılık):  Editörlüğün pek çok türü var ancak bir yayınevinde çalışan editör; yayımlanacak kitabın seçiminden yazar, çevirmen ve çizer seçimine, metnin ilk hâlinden son hâline kadar çalışmaktan yazarla, çizerle ve varsa çevirmenle iletişim hâlinde kalmaya, kitabın yayıma hazırlanırken geçirdiği her aşamadan tanıtımının nasıl yapılacağına, redaksiyondan son okumaya (ayrıca bir düzeltmen yoksa) ve ozalit kontrolüne kadar birçok işten sorumlu kişidir. Editör, dosya kabul edildikten ya da çevrilecek kitabın seçiminden itibaren işin başında bulunur ve kitap okurun eline ulaşana kadarki tüm süreçten sorumludur. Ölçü, mizanpaj, kâğıt seçimi ve tasarımla ilgili fikirlerini paylaşır, sonra her aşamayı takip eder. Dünyada, kendi alanında yayımlanan kitaplardan ve sektördeki gelişmelerden de haberdar olması gerekir. Çalışma pratiğimin saydıklarımla örtüştüğünü söyleyebilirim. Bir yayınevi elbette alanına hâkim, öngörülü ve vizyon sahibi bir editörle çalışmak ister. Bana göre özellikle çocuk yayıncılığında deneyimli editör sayısı pek fazla değil. Ancak bunun dışında, yayınevlerinin editörlere çok fazla sorumluluk yüklediğini ve editörlerin zaman zaman tek bir kişinin altından kalkamayacağı işler yapmak zorunda kaldıklarını görmezden gelmek de mümkün değil.

 Mehmet Erkurt (Can Çocuk Yayınları):  Editöre getirilen çeşitli tanımlara bakınca, ismin kökündeki “yayıncı” anlamını da koruyarak, en toparlayıcı tanımın şu olduğunu düşünüyorum: Metinden kitaba giden sürecin bilfiil sorumlusu. Yeni yazılmış bir metnin, eski deyişle bir el yazmasının (manuscript) kitaplaşması da olabilir bu süreç; çeviri bir eserin çevrildiği dilde yayımlanması da. Editör, benim de deneyimlediğim şekliyle, bütün bu sürecin ilerlemesini sağlar. İşlerin ne şekilde bölüşüleceği ise elbette çalıştığı kurumun organizasyon şemasına göre değişiklik gösterir. Dolayısıyla editörün bugün hangi işleri bizzat yapması gerektiği, etki ve yetki alanı konusunda bir söz birliğine varıldığını söylemek zor. Bu da yazarın ve okurun gözünde editörün kimliğini değişken bir karaktere büründürüyor. Bir yayınevinde sadece metinle ilgilenen editör, başka bir yayınevinde telif ve pazarlama süreçlerinde bile görevler üstlenebiliyor. Dolayısıyla editörün bazen sadece düzeltmen, bazen de yazarla ilgili her şeyden sorumlu çalışan zannedilmesi mümkün. Bu muğlaklık, yalnızca işe yeni başlayacaklar için değil, deneyimli bir editörün de kurum değiştirmesi durumunda nasıl bir iş tanımıyla karşılaşacağını o kurum özelinde öğrenmesini gerekli kılıyor. O yüzden her editör, çalıştığı kurumda işin kapsamını görüp, sınırlarını bir nebze kendi çizmeye çalışıyor. 

 Nihal Ünver (Ayrıntı Yayınları):  Editör, bir kitabın okura ulaşana kadar mümkün olan en mükemmel hâle gelmesini sağlayan kişi olarak özetlenebilir. En büyük sorumluluğu okura karşıdır. İş, sadece bir kitap fikri de olabilir. Bu noktada editörün iş tanımı yine değişmez. Metinler ve yazı işin en temel malzemesidir. Metinlerle ilgili çalışma en temel çalışma diyebiliriz ama bir editörün metin okura ulaşana kadar olan sorumluluğu her işi yapması anlamına gelmiyor. Burada iş tanımı çalışma pratiği ile çok örtüşmeyebiliyor. Çünkü bir yanlış anlaşılma var bu konuda. Editör bir kitabın her şeyidir derken her işi onun yaptığı gibi bir anlam çıkıyor; bunun değişmesi gerekiyor. İş tanımlarının, özellikle entelektüel emek söz konusu olduğunda bulanık bir alan olarak tariflenmesi değişmeli.

Kitap yayıncılığında tek bir editörlük tipinden bahsedemeyeceğimiz açık. İdeal bir yayınevi çalışmasında farklı görevler üstlenen, farklı tiplerde editörlükler olmalı. Ülkemizdeki yayıncılık bu konuda ne durumda? Çalışma ve yaşam koşulları düşünüldüğünde, gençlere editör olmalarını tavsiye eder misiniz? 

 Özlem Akcan:  Ülkedeki diğer mesleklerde olması gerekenle olan arasında nasıl bir uçurum varsa editörlük için de durum farklı değil. Kitap okuma oranlarının çok düşük olduğu bu ülkede, özellikle bağımsız yayıncılar yıllarca faaliyetlerine devam edebilmek için mücadele etti. Az sayıdaki çalışanlarının üstün gayretiyle kitap yayımladılar. Bu mücadeleye şimdilerde de pandemi, ekonomik kriz ve kâğıt krizi eklendi. Yıllık hatta bazen iki yıllık yayın programları hazırlayarak çalışan bir sektör, yarın ne olacağını bilmemenin endişesini yaşıyor. Tüm bu şartlar altında yayınevi emekçileri de payına düşeni alıyor. Bu iş hiçbir zaman çok para kazanmak amacıyla yapılmamış olabilir ama şimdilerde, pek çok başka alanda olduğu gibi daha da zorlayıcı bir hâl aldığını görüyoruz. Gençlere tavsiye vermek ne kadar doğru ya da onlar verilen tavsiyeyi dinler mi, bilemiyorum ama koşullar ne olursa olsun, içlerinden editörlük yapmak isteyecek “delilerin” çıkacağını biliyorum.

 Hülya Dayan:  Farklı tip editörlük ihtiyacı ülkemizde yeni yeni kendini gösteriyor. Bunun da nedeni, yayımlardaki çeşitliliğin artması. Resimli kitaplar, çizgi romanlar, başvuru kitapları ya da eğitim veya akademik yayımlar gün geçtikçe çeşitleniyor. Bu çeşitlilik beraberinde farklı alanlarda uzmanlık gerektiriyor. Yayınevlerinde bu durum ise yeni yeni gelişiyor.

Gençlere tavsiye kısmına gelince: Doğru kitabı seçmeye çalışırken birçok kötü metin okuyacaklar ama bir metni geliştirirken ve sahiplenirken kalıcı bir esere yoldaşlık etmenin tarifi imkânsız mutluluğunu yaşayacaklar. Editörlüğün hemen hemen her aşamasında beyin fırtınası yapmaları gerekecek ve bu da zihni dinç tutacak. Dolayısıyla evet, tavsiye ederim.

 Gökçe Gökçeer:  Editörlük uzmanlık isteyen bir alan ancak kendi içinde de uzmanlık alanlarına bölünüyor. Çeviri eser editörlüğü başka, telif eser editörlüğü bambaşka bir şey. Kurgu kitaplar ayrı, kurgu dışı kitaplar ayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Üstelik kurgu dışı alanların da ne olduğu ve editörlük yapan kişinin buna hâkim olup olmadığı elbette önemli noktalar. Yayın dünyasındaki eksikliklere rağmen, gençlere editör olmalarını tavsiye ederim çünkü mesleğimi çok seviyorum. 

Mehmet Erkurt: Batı’ya baktığımızda, dediğiniz doğru. Editörlük, özellikle ABD’de, Türkiye’de alıştığımızdan çok daha fazla kola ayrılmış durumda. Tabii bu yayınevlerinin ve sektörün büyüklüğüyle de doğrudan ilgili. Bazı editörlük tipleri Türkiye’de de var ama içinde editör unvanı geçmiyor. Bugün gördüğümüz en temel başlıklandırmayı galiba çeviri editörlüğü ve telif eser editörlüğü ayrımında görüyoruz. Buna farklı yayınevlerinde dizi editörlüğü, alt marka (imprint) editörlüğü de ekleniyor. Bu başlıkların sorumlusu editörler kimi zaman kitapları bilfiil çalışan editörün ta kendisi oluyorlar, kimi zaman da farklı editörler arasında görev dağılımları yapan başeditörler ya da yönetici editörler olarak görev alıyorlar. Yayıncılığın Türkiye’de büyüdüğünü söylesek de kurumsallaştığını söylememiz zor. Başta yaptığımız coğrafi kıyaslamayı yaparsak, kültür yayıncılığı geleneği konusunda genç bir ülke olduğumuzu söyleyebiliriz. Yönetimlerin kâr beklentisi ve algısı, yayın programlarının içeriğini ve bu içeriğe verilecek emeğin değerini doğrudan belirliyor. Çok sayıda editoryal ekibin, belki de sıcak satış bölgesinde olmadıkları için düşük maaşlarla, yaptıklarının bırakın değerini, kapsamı bile anlaşılmadan çalıştırıldıklarını biliyoruz. O yüzden bugün bir genç bana editör olmak istediğini söylese, önce ona bu meslekten tam olarak ne beklediğini, nasıl bir hayalle yola çıktığını sorarım. Çünkü anlattığı hayal, Türkiye’de editörlük yapmanın kıyısından bile geçmiyor olabilir. Burada incelik, elbette cesareti kırmamakta. Tıpkı yazar ve editör ilişkisinde olduğu gibi.

Nihal Ünver: Editörlükte alan uzmanlığı olarak isimlendireceğimiz şeyden bahsediyorsunuz. Bu ne yazık ki ülkemizdeki yayınevleri için geçerli değil. Butik olmayan, kurumsal yayıncılarda alan uzmanlığında çalışan editörler bulunuyor. Bazı yayıncılar da istihdam etmese de outsource denilen yöntemle yani dış kaynaktan destek alarak konusunda uzman olan editörlerle çalışıyor. Ama ülkemizde yayıncılığa yeni başlayan biri, iş planı çıkardığında alan uzmanlıklarını gözeterek birden çok editör istihdam etme yoluna gitmez. Bir tane editör alır ve tüm kitapların işine o bakar.  

Yayınevinizde kitap seçme süreçlerinde editörlerin katkısı ne düzeyde? Kitap seçim kriterleriniz neler? 

Özlem Akcan: Çocuk kitapları özelinde konuşacaksam kitap seçimi konusunda epey geniş bir özgürlük alanım olduğunu söyleyebilirim. Bir kitabı yayın kuruluna sunarken öncelikle nitelikli çocuk edebiyatı olup olmamasına bakıyoruz. Yayın kataloğumuzda benzer kitapların olup olması da dikkat ettiğimiz bir diğer alan. Bu aralar maliyetli kitaplardan uzak dursak da çizim kalitesi de seçimlerimizde büyük rol oynuyor. Çocukların duygu dünyalarına seslenen, onlara bilgiçlik taslamayan, edebiyattan haz almalarını sağlayacak her kitapla ilgileniyoruz.

Hülya Dayan: Kitap seçimini editörlerimiz yapıyor; yani büyük bir düzeyde katkıları var. Bir dosya üzerinde birkaç editörümüz aynı anda raporlama yapabiliyor ve yukarıda bahsettiğim, metin çalışmasında yazarı ikna etme süreci burada yayın kurulunu ikna etme süreci olarak karşımıza çıkıyor. Kısaca, editör dosyayı sahipleniyor. 

Birkaç alanda faaliyet gösteren bir yayınevi olduğumuz için seçim kriterlerimiz çok fazla. Ama en temel kriterimiz “okura karşı sorumluluk” ve “Bu kitabı neden yayımlamalıyız?” sorusu. Bu iki temel soru ve sorumluluk tek başına yetmiyor tabii. Hemen sonrasına eklenen birçok kriter var: Konu ve konunun işleniş şekli, alandaki diğer eserlerden farkı, edebi nitelikleri, hedef kitlesi, öne çıkan özellikleri şeklinde devam ediyor.

Gökçe Gökçeer: MEAV Yayıncılık’ta tek editör olarak çalışıyorum. Yayın yönetmenimizle birlikte kitapları seçiyoruz ancak bugüne kadar uzlaşmadığımız pek olmadı. Bu konuda çalışma ortamımdan memnunum ve şanslıyım. Kitap seçim kriterlerimiz ise, diğer yayınevlerinden bir noktada farklılaşıyor. Elbette pek çok yayınevi gibi her türlü ayrımcılığa karşıyız ancak bizim için hayvan hakları, insan haklarından daha az önem taşımıyor. Bu yüzden hayvanların yaşam haklarına aykırı olan ve türcü söylemler taşıyan kitapları yayımlamamaya özen gösteriyoruz. 

Mehmet Erkurt: Editörler yayın kurulunun doğal üyeleri. Yayın yönetmenine bağlı olarak öneriler sunuyor, diğer önerileri değerlendiriyor, basmaya konu olan bir dosyanın ya da çevrilecek bir kitabın artılarını eksilerini tartışıyorlar. Hatta kitap ya da dosya okuma raporlarını bazen bizzat editörler yazıyor. Burada yayın yönetmeninin editörlük ekibine ne kadar güvendiği çok belirleyici, elbette. Kendi yayıncılık deneyimime baktığımda, seçim kriterinin öncelikle okurlukla başladığını söyleyebilirim. Editör bir kitaptan ya da dosyadan öncelikle bir okur olarak etkilenmeyi bekliyor. Yaratıcılıkla, zekâyla, okura saygı duyan bir çabayla karşılaşmak, ne olursa olsun bir “öykü” okumak istiyor. Elbette öncelikle satışa ve projeye yönelik değerlendirmeler yapıp, kendi okurluğunu kurumun satış beklentilerine göre gölgeye çekip, hayalini tamamen yayının maddi başarısına odaklayabilen editörler var, ki çok da başarılılar. Benim kişisel motivasyonum öncelikle bir öykü bulmak yönünde. İçten bir anlatım, duyumsanabilecek bir atmosfer bulma heyecanıyla okuyorum metinleri. Çocuksu ya da basit olmaya indirgenmemiş, temalara ve kazanımlara hapsolmamış, edebi bir tadı olan ve öncelikle çocuktan sorumlu yetişkinleri değil, çocukların okuma keyfini önemseyen, aceleye getirilmemiş metinler. İnanın, çocuk edebiyatında bunu bulmak hâlâ zor, talep etmek de tuhaf karşılanıyor.

Nihal Ünver: Yayınevimizde basılacak olan kitapların tümünü editörlerimiz seçiyor. Bir yayın kurulumuz var ve bu kurul gerçek anlamda işliyor. Yayınevimizin bir yayın politikası var; bazı değerler çevresinde belirleniyor yayınlarımız. Önceliğimiz bunlar oluyor. Eşitlik, özgürlük, barış, insan ve doğa sevgisi, ayrımcılık karşıtlığı gibi değerler bunlar. Bu kriterleri geçen eserlerin de temel olarak iyi edebiyat eseri kriterlerini karşılayıp karşılamadığına bakıyoruz. 

Ayda ortalama kaç kitap (ilk baskı) yayımlıyorsunuz? Bunların ne kadarı çeviri ne kadarı telif eser?

Özlem Akcan: Ayda iki, en fazla üç kitap yayımlıyoruz. Kur artışı ve kâğıt krizi nedeniyle tek kitapla geçirdiğimiz aylar da oldu. Normal şartlarda yıl içinde çeviri ve telif eserleri yarı yarıya tutmaya çalışsak da bu aralar telif eserlere ağırlık veriyoruz. 

Hülya Dayan: Ortalama olarak on kitap yayımlıyoruz. Beş çeviri eser, beş telif eser. Bazı aylarda sekiz veya on iki kitap da yayımlayabiliyoruz. Her durumda çeviri ve telif eser dengesi de genellikle yarı yarıya oluyor.

Gökçe Gökçeer: Son iki yıldır ne yazık ki ayda en fazla bir yeni kitap yayımlayabiliyoruz. Bazen yayın programında sarkma olması ya da baskı sürecinin uzaması sebebiyle iki kitaba çıkabiliyor. Bunların çoğu çeviri eser.

Mehmet Erkurt: Ayda yayımladığımız yeni kitap sayısı iki ila üç arasında değişiyor. Son yıllarda yayımladığımız kitapların yarısından fazlası çeviri eser. Bu bilinçli verdiğimiz bir karar çünkü kurguda yaratıcılığı, anlatımda özgünlüğü; hayata, çocuğa ve çocuğun aklına, potansiyeline yaklaşımdaki saygı ve cesareti en çok çeviri eserlerde buluyoruz.

Nihal Ünver: Ayda dört kitap yayımlıyoruz, pandemide biraz daha düştü bu rakam elbette. Dinozor Çocuk ve Dinozor Genç için ikişer kitap. Bu kitaplardan bir tanesi mutlaka telif eser oluyor. 

Yazar adayları (telif eser) yayınevlerine dosya ulaştırırken nelere dikkat etmeli? Elinize ulaşan dosyada ilk dikkat ettiğiniz şeyler neler? 

Özlem Akcan: Başvuru dosyalarında metin, özgeçmiş ve konu özeti olması gerekiyor. Farklı yayınevlerine aynı anda dosya gönderimi yapılacaksa ayrı ayrı e-postalar gönderilmesi daha şık olur tabii. Tek e-postada tüm yayınevlerini aradan çıkarmanın pek iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum. Resimli kitaplarda eğer yazar aynı zamanda çizer değilse dosyasını sadece metin olarak göndermeli. Elime ulaşan dosyalarda öncelikle metnin tamamlanıp tamamlanmamış olmasına bakıyorum. Konunun özgünlüğü de önemli kriterlerden biri. Sonrası da çocuk duygusuna uygunluğu, metnin niteliği ve üslubu. 

Hülya Dayan: Öncelikle dosyalarını doğru yayınevine göndermeliler. Örneğin bir çocuk kitabını, yetişkinler için yayımlar yapan bir yayıneviyle paylaşmamalılar. Yazar adaylarına, eserlerini paylaşacakları yayınevinin ne tür kitaplar yayımladığını, yayın politikasının ne olduğu hakkında fikir edinmelerini; dosya başvurularında belirtilen kriterleri dikkatli okumalarını ve eserlerini bu gözle bir kez daha değerlendirmelerini tavsiye ederim. Ayrıca bir detay daha eklemek istiyorum: Dosya başvurularında bazen yayınevlerinin, yazar adayları ve dosyaları hakkında bilgi talep ettikleri formlar olabiliyor. (Yayınevi olarak bizim böyle bir talebimiz var.) Bu formların özenli bir biçimde doldurulmasını önemsiyorum; çünkü eser sahipleri ve dosyalarının içeriği hakkında bize bir fikir veriyor. Öte yandan yazar adayları için de yazmaya başlarken amaçladıklarını ne derece gerçekleştirdiklerine dair eserleri üzerine eşsiz bir düşünme fırsatı yaratıyor.

Dosyada dikkatimi ilk çeken ve en önemsediğim nokta, yayınevi ilkelerine uygunluğu. Örneğin cinsiyetçi, ırkçı, alaycı, nefret söylemi gibi unsurların varlığı değerlendirme sürecimi büyük ölçüde etkiliyor; bu gibi dosyaları incelemiyorum. Bunların yanı sıra tema, konu, anlatım dili ve yazar adayının bu yöndeki özeni dikkatimi çeken diğer noktalardan. Bir de tabii, “Dosya kendini okutuyor mu?”, “Devam etme isteği uyandırıyor mu?” gibi soruları da kendi kendime sormak da dosya ile ilgili fikirlerimi etkiliyor.

Gökçe Gökçeer: Bu konu, editörlerin en çok şikâyetçi olduğu konulardan biri olabilir. Ne yazık ki pek çok yazar adayının dosyasını hiç okumadan gönderdiği açıkça belli oluyor. Dosyanın hazırlanış biçiminden e-postanın içeriğine, hitap ve temayı açıklama şekline kadar birçok ayrıntı, size aslında ipuçlarını da önden veriyor. Bir dosyada en çok dikkat ettiğim şey, hikâyenin ne anlattığından ziyade nasıl anlatıldığı. Yazarın ana diline ne kadar hâkim olduğu, yaratıcılığı ve ifade gücü…

 Mehmet Erkurt:  Bir dosya öncelikle kendini anlatımla ele veriyor. Bir dil yetkinliğiyle karşılaşmıyorsak, anlatım bizi tatmin etmiyorsa, o dosyanın karşısında çaresiz kalıyoruz. Hayalet yazar değilsek, elbette. Ya da iş programımızı, metinleri baştan yazacak şekilde kurmadıysak. Editörler kurgu konusunda yazarı yönlendirebilir, hatta eserin büyük ölçüde baştan kurgulanması gerektiğini bile söyleyebilir. Karakterler çalışılabilir, metnin temposu baştan ayarlanabilir; buna karşın anlatımdaki zayıflığı yönlendirmelerle, önerilerle geliştirmek, bir yayına hazırlık sürecini misliyle aşar. Köklü ve uzun soluklu bir eğitim süreci anlamına gelir ki, bu, yayınevlerine yüklenemeyecek bir sorumluluk. Editörlerin, özellikle son zamanlarda, başvuru sahiplerinden başlıca beklentilerinden biri öncelikle çocuk kitabı dosyalarını aceleye getirmeden, incelikle düşünüp, işin ve okurun hak ettiği zamanı vererek yazmaları; sonra da yayınevine göndermeden önce mutlaka ama mutlaka kendileri okumaları. Yazı bittikten sonra metne bir süre yabancılaşıp o metinde sorun görmeyi, umduklarını bulamamayı, gerekirse metinden nefret etmeyi göze alarak, illaki önce kendileri okumaları. Bu zor ama hayati bir aşama. Bu olmadan, yazı sanıldığı gibi bitmiyor.

Nihal Ünver: Yazarların ve yazar adaylarının kendini tanıtmadığı başvuruları dikkate almıyoruz. Bir de dosyasını tanımlarken kullandığı dil, “niyet mektubu”nda seçtiği kelimeler belirleyici oluyor. Çünkü bu ifadeler gelen dosyayla ilgili ipucu vermiş oluyor. Özellikle “eğitici kitap” vurgusuyla yapılmış bir başvuruysa onu değerlendirmeye almayabiliyoruz. Eser başvuruları yapanlar öncelikle dosya göndermek istediği yayınevinin diğer eserlerini incelemeli ve kendi dosyasının bu eserlerin çizgisine yakın olup olmadığına karar verip başvurusunu yapmalı. Yayıneviyle ilgili bir fikri olmalı. O yayınevine özel bir e-posta yazmalı, toplu gönderim yapmamalı. Eserini övmemeli. Kişisel hikâyesini aktarırken de mümkünse nesnel olmalı.  

Ayda ortalama kaç tane dosya (telif eser) inceleyebiliyorsunuz? Size gelen dosyaların tamamını gerçekten okuyor musunuz? 

Özlem Akcan: Ayda ortalama 15-20 adet başvuru dosyası inceliyorum. İş yoğunluğundan olumsuz geri dönüşlerin hepsini yapamasak da gelen her dosyayı mutlaka okuyorum.

Hülya Dayan: Ortalama olarak net bir rakam veremeyebilirim. Hâlihazırda çalışmakta olduğum dosyaların durumu, aylık inceleme/değerlendirme rutinimi etkileyebiliyor. Bazı aylarda 15-20 dosya inceleyebiliyorken, bazı aylarda bu rakam 5’e inebiliyor. 

Gelen dosyaların tamamını okuyorum. Ama bazen dosyanın ilk sayfa ya da bölümlerinde yayın politikamıza aykırı unsurlar varsa veya önceki yanıtımda belirttiğim kriterlere hiç uymuyorsa okumaya devam etmiyorum.

Gökçe Gökçeer: Bu sayı iş yoğunluğuna göre değişebiliyor. Evet, bana gelen her dosyayı tek tek açıyorum. Bugüne kadar açmadan sildiğimiz ya da değerlendirmediğimiz hiçbir dosya olmadı. Ancak şunu da söylemeliyim ki, her dosyayı baştan sona okumak imkânsız ve çoğu zaman da gereksiz olabiliyor. Gereksiz kelimesi anlamını aşsın istemem. Şunu demek istiyorum: Yıllardır bu işi yapan biri olarak, bir dosyayı açtığınızda birkaç sayfa hatta maalesef bazen birkaç paragraf okuduktan sonra bile, o yazar adayı ve dosyası hakkında yorum yapabilecek öngörüye sahibim. Hâl böyleyken, o dosyayı sonuna kadar okumaya devam etmek hem zaman kaybı hem deneyimimi ve inisiyatifimi doğru kullanmamak hem de iyi dosyaların zamanından çalmak olur. Pek çok editör arkadaşımın da kaçınılmaz biçimde aynı şeyi yaptığına eminim.

Mehmet Erkurt: Ayda bize ulaşan ortalama 80 ila 100 başvuru dosyasını mutlaka inceliyoruz. Bazı dosyalar elbette size ipucunu daha erken veriyor. Yayın skalanıza uymuyorlar mesela. Kurgu eser yayımlayan bir yayınevi olmanıza rağmen ayrı eser dosyaları gelebiliyor. Belli dönemlerde, belki birkaç yıllık periyotlarda belli türleri yayımlamama kararı varsa yayınevinin, o türler hemen eleniyor. Anlatım olarak çok yetersiz bir roman dosyası, kendini ilk birkaç sayfada belli ediyor. Buna karşın, editörlerden birinin ilgisini çeken bir dosya mutlaka ikinci, bazen üçüncü kez bile okunabiliyor.

Nihal Ünver: Başvuru dosyalarını 3-4 ayda bir topluca değerlendirebiliyoruz. Her ay bu işe düzenli olarak vakit ayırmak pek mümkün olmuyor. Eğer eser gerçekten, en başından basılamayacağı mesajını veriyorsa başka ama dosyaların tümünü baştan sona okuyoruz. 

Kitap (telif eser) seçimlerinizde, yazarın geçmiş yazma deneyimleri ya da toplumdaki popülaritesi etkili oluyor mu? Ya da tersinden, sadece popüler olduğu için birilerine kitap yazdırma fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Özlem Akcan: Bu konuda kesin yargıları olan biri değilim. Kurgu dışı bir eserden bahsediyorsak elbette alanında yetkin, tanınan birine gidilebilir ama satış kaygısıyla sadece popüler olduğu için hiç yazma deneyimi olmayan birine kitap yazdırmak her zaman beklenen sonuçları da beraberinde getirmiyor. Önemli olan metin ve metin niteliği.

Hülya Dayan: Yazarın geçmiş yazma deneyimi eser seçimimize etki edebiliyor. Yani yazarın önceden yayımlanmış eserleri yazar hakkında fikir edinmemize ve yazarla ne yönde ilerleyebileceğimize dair veriler oluşturabiliyor. Ama tabii, daha önce eseri hiç yayımlanmamış bir yazarı ya da dosyayı alana kazandırmanın, kazanmanın da ayrı bir heyecanı var. Popülaritenin etkisiyle eserleri yayımlanan yazarlar var. Ben bu fikre sıcak bakamıyorum. Yazar değil, dosya seçmenin daha doğru olduğu görüşündeyim.

Gökçe Gökçeer: Bugüne kadar popüler olduğu için kimseye kitap yazdırmadık. Hatta tam tersi, daha önce kitabı yayımlanmamış, çizimleri bilinmeyen ya da çeviri yapmamış isimlere alan açtık. Bu yüzden de çok mutluyuz. Ama bu demek değil ki popüler isimlerle de çalışmayacağız. Neden olmasın? Sadece işe bakış şeklimiz bu değil.

Mehmet Erkurt: Kuşkusuz, popülarite, dosya sahibine her zaman bir değerlendirilme önceliği sağlıyor. Ama esas sorun, içerikten yoksun bir popülariteden söz ettiğimizde başlıyor. Yazar hem “popüler” hem de en azından editörün içtenlikle takdir ettiği, hatta okuru olduğu bir yazarsa, zaten hayali en çok kurulan, en hakiki buluşmalardan biri gerçekleşmektedir. Ancak edebiyatta karşılığını kendi açımızdan bulamadığımız bir popülariteye zorlanmaktan söz ediyorsak, orada işler karışıyor ve mesleğin tadı kaçıyor. Pür satış başarısı odaklı, bu anlamda üzerinde aleni bir baskı hisseden editör salt popülariteye daha hızlı yönelebilir ve konuya, söz konusu yazardan “yeter ki” bir dosya gelsin heyecanıyla yaklaşabilir. Arayışı daha metin ve okur odaklı, bu anlamda yayıneviyle söz birliğine varabilmiş editör ise, kuşkusuz o ismin popülaritesinden daha az etkilenecek, hatta bu ünlülük hâline daha temkinle yaklaşabilecektir. Dolayısıyla nihai kararı elbette yayınevinin, yayın yönetiminin yaklaşımı belirliyor. Şunu hatırlayalım: Yayınevlerinin her zaman hâlihazırda “hayır diyemediği” bir yazar kotası vardır ki, yayıncılığın şu an için en kaçınılmaz, ne yazık ki pek çok açıdan anlaşılır ama tartışmasız, bir o kadar da üzücü yönlerinden biri bu. Editör de bu noktada artık kararları etkileyen ya da ortak iyiliği koruyan değil, dünden verilmiş mecburi eveti “olabilecek en iyi hâline” getirmekle sorumlu bir kişiye dönüşüyor. Pek çok kurumun ve yazarın saygınlığına bir biçimde zarar veren bu durumu kısa hatta orta vadede bile değiştiremeyecekken, bir de içerikten azade bir popülarite peşinde kitap yazdırarak, ısmarlayan taraf olduğumuz için de baştan “evet” diyerek bu kotayı büyütmeyelim derim. Çocuk edebiyatı, yetişkinin kolayca ünlenme yolu olarak galiba yeterince hırpalandı.

Nihal Ünver: Elbette bu etkili oluyor, en azından değerlendirme aşamasında dikkat çekip ön sıralara çıkabiliyor. İçerik eğer üzerinde çalışılabilirse bir adım daha öne geçebilir ama o kadar. Sadece popüler olduğu için bizim radarımıza girmesi zor ama hem popüler hem de kitap yazdırmak istediğimiz alanda uzmansa onunla çalışmak isteriz. Çünkü alanda o konuyla ilgili bir açık olduğunu düşünüp kitap yazdırmak istiyorsak bunun mümkün olduğunca çok okura ulaşması bizi mutlu edecektir. 

İdeal yazar-editör ilişkisini nasıl tanımlarsınız? Kitap (telif eser) üzerine çalışırken anlaşmazlıklar, ego çatışmaları yaşanıyor mu? Editörün özgün metne müdahale sınırlarını nasıl tanımlarsınız? 

Özlem Akcan: Yazarın editöre güvendiği, editörün de gölge yazarlığa heveslenmediği, her ikisinin de metni öncelediği ilişki en sağlıklısı sanırım. Özgün metne müdahale sınırını da belirleyen şey editörün yazarlığa geçiş yapmaması. Kurguda aksayan, anlatım bozukluğuna yol açan, varsa hata onu gösteren, nefret söylemi ya da cinsiyetçi ifadeleri işaret eden her şeyi söyleyip müdahale edebilir ama kişisel zevkler konusunda kendini frenlemelidir.

Hülya Dayan: Yazar-editör ilişkisi, hem samimi hem mesafeli bir ilişki bence. Editör, kitabın yolculuğu sırasında metnin tüm aşamalarında yazarla her şeyi samimi ve açık bir şekilde konuşabilen, tartışabilen bir yol arkadaşıdır. Mesafeli, çünkü editör her ne kadar yazarla yol arkadaşlığını korusa da metne tarafsız bakabilmeli. Aynı anda hem yazarı hem okuru düşünmeli ve bu dengeyi ustaca kurabilmeli. Kısacası editör yazarla okur arasında bir köprü ise eserin asıl sahibinin yazar olduğunu hep göz önünde bulundurmalı ama asıl işinin, okuru kurgu, metin düzenlemesi, dil ve anlatım gibi yönlerden pürüzsüz bir metinle buluşturmak olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Editörün metne müdahale ederken sınırları olmalı. Çünkü müdahale ettiği dünya, yazarın dünyası. Yazar, bir sözcüğü özellikle kullanmış olabilir ya da kurguda özellikle yer verdiği bir durum olabilir. Editör, bence her hamlesinde yazarı bilgilendirmeli.

Anlaşmazlıklar olabiliyor tabii ki, bu noktada her iki taraf da sağlam gerekçeli savlarıyla birbirini ikna etme sürecine giriyor. Anlaşmazlık çözülünceye kadar fikirler demleniyor ve dosya yeniden değerlendiriliyor. 

Gökçe Gökçeer: Yazar-editör ilişkisi bir kitabın kaderini belirler. Bugüne kadar herhangi bir yazarla ego çatışması yaşamadım. Hayatın içinde yer alan hemen her ilişkide olduğu gibi, yazar-editör ilişkisinde de üslup çok önemli. Editörün karşı tarafın hayal dünyasına nereye kadar müdahale edebileceğini, yaratıcı kişinin kendisi olmadığını, yazarın da editörün tek isteğinin eldeki dosyayı herkes için en iyi hâle getirmek olduğunu kabul etmesi gerek. Ben işin her iki tarafında da yer alan biri olarak, yani hem yazar hem editör olarak, bugüne kadar şanslı ilerledim diyebilirim. İki tarafın da karşı tarafın alanına ne kadar girebileceğini bilmesi işin püf noktası. Eğer karşılıklı anlaşmanın sağlandığı, egoların bir kenara bırakıldığı samimi bir çalışma ortamı yakalanırsa, ortaya elbette şahane bir iş çıkar. Çıkıyor da…

Mehmet Erkurt: Yazar ile editör arasındaki ilişkiyi ideal kılan başlıca duyguyu “güven” olarak görüyorum. Editör yazara o güveni verebildiyse ve yazar editöre güvenmeye açıksa, bu ilişki kuruluyor. Burada karşılıklı güveni temellendiren ortak payda ise, hayata geçirilecek proje, diğer bir deyişle kitabın ta kendisi. Yazar da editör de o kitabın çok sayıda okur tarafından çok sevilmesini, hakkında olumlu eleştiri yazıları yazılmasını, on yıllar boyunca tekrar baskı yapmasını istiyor. Bunu hep hatırlasak, aslında yüzeysel çatışmaları törpülemek, onları daha manalı, daha işe yarar tartışmalar hâline getirmek kolaylaşacak. Tabii ki bu çok incelikli bir iletişim süreci demek. Telif eser editörünün işinin, hacim olarak ne yazık ki küçük bir kısmı metinle ilgili. Kalanı hep anlatma, önerme, açıklama, davet etme, ikna etme, gerektiğinde ısrar etme süreçleri. Ama bu güven ilişkisi bir kere kuruldu mu, ortak iyilikte buluşuldu mu, gerek metnin ilk hâlinde gerekse yayın programında köklü değişikler bile öngörmek mümkün. Editör yayınevinin olmazsa olmazlarını yazarın makul talepleriyle dengeleyebilirse, ilk kez çalıştığı bir yazara da bunu önden bir toplantıyla ve birkaç örnek sayfa üzerinde açıklayabilirse, ilişkinin gerektirdiği ince ayarlar ve esneme payları büyük ölçüde belirlenmiş oluyor. Yine de bir tarafın “ben” kültürünü her iki taraf için de bir ölçüde kırmaya daha meyilli ve davetkâr olması, gerektiğinde belli sınırlar çizebilmesi, bu kişinin de editör olması kuşkusuz önemli. Zira editör, yayından önceki son mahrem durak. Yazar için de yayıncı için de koruyucu ve öngörülü davranması beklenen kişi o.

Nihal Ünver: Yazarın editörü yönlendirmediği, yani ulaşmak istediği noktaya ulaşmak için editörü zorlamadığı ve editörün de metnin başına geçtiğinde yazarmışçasına kendine özgür bir alan açmadığı bir ilişki biçimi ideal gibi geliyor. Yazar dayattığında, kendince haklı olduğunu kanıtlamaya çalıştığında iş ego çatışmalarına kadar ilerleyebilir. Editör de aynı şekilde “böyle daha iyi” dediğinde yazardan bir farkı kalmamış oluyor. Her iki tarafın da metni düze çıkararak, bağımsız bir bakış açısıyla değerlendirmesi ve öznel değerlendirmelerini bir kenara koyması gerekiyor. Çünkü yayımlanmasına karar verilmiş o eser artık biraz da özgün bir şey hâline gelmiştir. 

Çevirmenlerle çalışırken zorlandığınız hususlar var mı? Kaynak dile ve metne hâkim olup olmamanız çalışma şeklinde farklar yaratıyor mu?

Hülya Dayan: Aslında çevirmenlerle çalışmak, yazarlarla çalışmaktan çok da farklı değil; özellikle de çevirmenlerin kitabın ikinci yazarı olduğunu düşünürsek. Elbette burada devreye giren ilk husus, metne yapılan müdahalenin seviyesi. Bazı temel köşe taşlarını döndükten sonra –örneğin yanlış çevirileri, tartışma götürmeyecek şekilde hatalı sözcük seçimlerini ya da kaçırılan gönderme ve esprileri düzelttikten sonra– çevirmene kendi özgürlük alanını bırakmak şart. Yarattığı üslup, yazarın üslubuyla kendi üslubunun bir karışımı oluyor ne de olsa; bu da dili zenginleştiren, geliştiren bir metin çıkarıyor ortaya. Editör kendi üslubunu fazla dayatırsa veya çeviriye hiç müdahalede bulunmazsa, kitap yarı pişmiş şekilde çıkıyor. Yani aslında bu hassas dengeyi tutturmak, işin püf noktalarından biri.

Çevirmenlerle çalışırken yaşanan en büyük zorluk ise bence iletişim eksikliğinde yatıyor. Yapılan haklı değişiklikleri çevirmene açıklarken altı dolu, hakiki argümanlar kullanmak lazım. Bundan bağımsız olarak, çok güzel çevirilerde, çevirmenin emeğini takdir etmek de gerekir.  

Metni çalışırken kaynak dile hâkim olmak da tabii ki olmazsa olmazlardan. Fakat bazen, bilmediğiniz bir dilde çalışmak da mümkün; bu durumda elinizdeki kitabın, örneğin İngilizce edisyonunu edinip karşılaştırma yapabilirsiniz. Bu her zaman harika sonuç vermese de çoğu zaman sorun yaratmıyor. Bunun dışında, bence gerek çevirmen gerekse editörün hâkim olması gereken birincil dil, elbette ana dil. Türkçeyi unutmak imkân dâhilinde görünmese de unutuyoruz.

Gökçe Gökçeer: Daha önce çeviri yapmamış yeni isimlere alan açtığımızı söylemiştim. Size tuhaf gelebilir ancak deneyimsiz çevirmenlerle çalışmak bazen deneyimli isimlerle çalışmaktan çok daha kolay ve verimli olabiliyor. İlginç biçimde daha sorunsuz, egosuz, temiz iş çıkardıklarını da gördüğümü söyleyebilirim. Elbette tertemiz iş teslim eden, başarılı, çalışması kolay olan yılların çevirmenleriyle de çalıştık. Her biriyle iş yapmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. 

Kaynak dile hâkim olmamak ise ciddi bir sorun. Böyle durumlarda bazen başka isimlerden destek alıyoruz. İngilizce metinle karşılaştırmak da apayrı bir sorun. Çünkü dilden dile geçişte yaşanan anlam kaymaları, çeviriyi doğru değerlendirememe sorunlarına sebep oluyor. 

Nihal Ünver: Sürekli çalıştığımız çevirmenlerimiz olduğundan çok az sorun yaşıyoruz çevirmenlerimizle. Kaynak dile hâkim olmadığımızda, o dili bilen başka bir çevirmenden destek alıyoruz; redaksiyon için özellikle gerekli oluyor. Bir de tabii metni çapraz çeviriler yöntemiyle kontrol ettiğimiz de oluyor. 

Resimleme gerektiren dosyalarda, illüstratör seçimleri nasıl gerçekleşiyor? Dosyaya hâkim editör olarak, bu seçimde söz sahibi olabiliyor musunuz? 

Özlem Akcan: Bir kitabı yayıma hazırlamak önce hayal kurmakla başlıyor galiba. Dosyayı okurken hissettirdiği duygunun peşine takılıp aynı duyguyu hangi çizerin üslubuyla yakalayabileceğimi düşünüyorum. Araştırma sürecinden sonra önerilerimi yazara sunup onun da fikirlerini alıyorum ve dosyayı kimin desenleyeceğine birlikte karar veriyoruz.

Hülya Dayan: Genellikle dosyanın özellikleri kendi illüstratörünü belirliyor. Hitap ettiği yaş grubu, türü, görsellerde kullanılacak teknik; resimlerin renkli mi, yoksa siyah beyaz mı olacağı, çizgilerin evrenselliği ya da yerelliği; dosyada ön planda olan mekânlar ya da karakterlerin özellikleri illüstratör seçimimizde etkili oluyor. Örneğin; ilkgençliğe hitap eden fantastik bir dosyanın resimlemesine karar verirken yayın kurulumuzla birlikte dosyanın özelliklerini listeleyip bu özelliklere uygun olabilecek illüstratör belirliyoruz. Bir başka örnek verecek olursam, resimli kitap hazırlarken sadece görsel değil, tasarım olarak da katkı sağlayabilecek portfolyoları inceliyoruz. Karar verdikten sonra illüstratör arkadaşımızın ve yazarlarımızın fikirlerini alarak ilerliyoruz. Yıllardır birlikte ortak projelere imza attığımız ressam arkadaşlarımızla çalışmaya devam etmekle birlikte, alanda yeni isimlerle birlikte de çalışıyoruz. Ben bazen şunu da yapıyorum: Dikkatimi çeken portfolyoları ya da dijital mecrada karşıma çıkan ressamları ve çalışmaları bir kenara not alıyor, elimde olan veya sonrasında çizgiye uyum sağlayan dosyalarla eşleştiriyorum. Bu arada sanırım ikinci sorunun yanıtını da vermiş oldum.

Gökçe Gökçeer: İllüstratör seçimlerinde elbette söz sahibi oluyorum. Yine yayın yönetmenimizle birbirimize isimler öneriyor, değerlendiriyor ve birlikte seçim yapıyoruz. Bu konuda vizyonumuz ve beğenimiz birbirine çok yakın. Bir editörün verimli çalışabilmesi için bu çok önemli. İllüstratör seçerken onun da vizyon ve stil sahibi olmasına dikkat ediyoruz. Kendini sürekli geliştiren, yenileyen, yaratıcı, ‘‘özgün’’ işler çıkaran isimlerle çalışmaya özen gösteriyoruz. 

Mehmet Erkurt: İllüstratör seçimleri yayınevinden yayınevine olduğu kadar dosyadan dosyaya da değişiklik gösterebiliyor. Kimi yayınevinde yayın yönetmeni doğrudan belirleyici olurken, kiminde sanat yönetmeni daha aktif bir rol üstlenebiliyor. Bazen de editör, kitabın bilfiil sorumlusu olarak metinsel ve görsel bütün kararları ya veriyor ya da bu karar sürecini yönetiyor. Yönetmekten kastettiğim elbette gerekli gördüğü her noktada yayın yönetmeninin, varsa sanat yönetmeninin, satış ve pazarlama biriminin görüşlerini almak, ona göre nihai karara bir yön vermek. Sağlıklı gördüğüm yöntem, karar sürecinin editörce yönetilmesi. Editör, kitapla ilgili her türlü konunun -hatta kimi zaman maddi konuların- hesabını önce kurum içinde, sonra da dışarıda veriyorsa, onun edilgenleştirildiği bir yayın süreci kulağa epey çelişkili geliyor. Çok tanık olduğumuz bir çelişki, ne yazık ki. Kendi adıma bu açıdan şanslıyım. En azından öneriyi en başta sunabildiğim; aciliyetleri, öncelikleri, insani ilişkilerin yarattığı -kimisi anlık- gereklilikleri ifade ederek karara yön verebildiğim bir bağlamda çalışıyorum. İşleyişi bozacak kısıtlarla karşılaştığımda, bunu dile getirebiliyorum. Ama şunu hep hatırlayalım: Her yayınevinin, doğru ya da yanlış, inisiyatifi yazara bir nebze daha bıraktığı, normalden farklı davrandığı durumlar, projeler, süreçler vardır. Yayınevlerinin maddi önceliklerle “hayır” deme esnekliğinin azaldığı kişi ve projelerdir bunlar. Orada editörün söz sahipliği de yayıneviyle aynı oranda azalır. 

Nihal Ünver: Bazı yazarlarımız metnine uygun bulduğu, çalışmayı düşündüğü illüstratör önerileriyle geliyorlar, bu önerileri dikkate alıyoruz mutlaka. Yazarın özel bir isteği yoksa, yayınevi olarak biz karar veriyoruz. Genelde editör kimse o söz sahibi oluyor bu seçimde. Ama bu noktada görsel yönetmenimizin de görüşünü alıyoruz. Burada metni çok iyi incelemek, üzerinde düşünmek, yazarıyla değerlendirmek gerekiyor. 

Okurun sosyal medya ya da başka araçlar üzerinden geliştirdiği tepkiler, örneğin sansür istekleri, çalışmalarınızı etkiliyor mu? Örneğin metinlerde argo kelimeleri ayıklamaya çalışmak ya da çeviri metinlerde tepki çekeceğini düşündüğünüz bölümleri belirsizleştirmek gibi çözümler ürettiğiniz oldu mu? 

Özlem Akcan: Yazar ya da çevirmen ve yayınevi bu tepkilerden elbette etkileniyor. Çalışmalarımızı doğrudan etkilemese bile duygusal yüküyle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Kitabın zararlı olmadığını anlatmak, bir daha anlatmak, başka başka yerlerde yeniden anlatmakla uğraşıyoruz. Kaygılı bir bekleyişle bildiğimiz işi yapmaya devam etmeye çalışıyoruz. Yayıma hazırladığımız kitaplarda da büyük değişiklikler yapmıyoruz ama eş ya da benzer anlamlı sözcüklerden faydalanıyoruz. Eğer özel bir anlamı yoksa “noel” yerine “yılbaşı” diyoruz mesela. “Salak” yerine “şapşal” sözcüğünü tercih ediyoruz; sanki çocuklar birbirlerine hiç salak demiyormuşçasına.

Hülya Dayan: Çalışmalarımızı büyük ölçüde olmasa da etkiliyor. Ama şunu belirtmeliyim ki, bu gibi durumlardan en çok etkilenen, yazarlar oluyor. Çünkü sosyal medya vb. platformlarda yazarı veya eserini etiketleyerek kullanılan kimi zaman agresif dil, yazarın sonraki yazım çalışmalarında otosansür oluşturabiliyor. Yazarlarla çalışmalarımızı hedef kitlenin yaş grubu ve gerçekliğine uygun olarak sürdürmeyi tercih ediyoruz. Yani, yaş grubunun gerçekliğine uygun, doğru sözcük seçimi yapılmış ve doğru ifade edilmiş ise metin çalışmamızda herhangi bir kısıtlamaya gitmiyoruz. 

Gökçe Gökçeer: Bugüne kadar sansür isteği almadık. Ancak içerikleri eleştirilen, özellikle ölüm ve ayrılık gibi yetişkinlerin ne yazık ki çocuklardan daha kaygılı yaklaştığı temalarda endişelerini dile getirenler, hatta aldıkları kitabı iade etmek isteyenler oldu. Daha önce pek çok dile çevrilen ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yayımlanan ve -eğer bu rahatlatacaksa- birçok pedagog tarafından da tavsiye edilen kitaplarımızla ilgili bu tarz eleştirileri ne yazık ki görmezden gelmek zorundayız. Eleştirilerin ve sansür talebinin sınırı yok. Ancak sadece bir kitabımızda, öpücükle ilgili bir cümleyi biraz ‘‘yumuşattığımızı’’ itiraf etmeliyim.

Mehmet Erkurt: Her şeyden önce, yayın kararlarımızı ne kadar etkilediklerinden bağımsız olarak, ciddi bir meşguliyet yarattıkları bir gerçek. Sağlam emir kipleriyle, sert cümlelerle, yüklü nidalarla karşılaşınca, tepkilerdeki ölçüsüzlük karşısında şaşırmadan edemiyorsunuz. Toplumda birikmiş öfkenin, kendine bir kanal arayan hiddetin farkına varmanız bile şaşırmanıza yetiyor. Yayınlara etkisi ise aslında ezeli bir durumun devamı niteliğinde. Tepki gösterilen konu başlıklarında ciddi bir değişiklik olmamakla birlikte, ispiyon kültürünün hepten yüceltildiğini görüyoruz. Şu anda en ufak bir ayrıntıdan duyulan rahatsızlık makamlara şikâyet konusu olabiliyor. Nefret dolu cümleler çok daha kolay kurulur, kurulduklarına kıyasla daha az kınanır oldular. Dolayısıyla her yayıncı, kendi argümanlarına ve arkasında durabileceğini düşündüğü örnek durumlara bağlı olarak belli ayıklamalara, belirsizleştirmelere gidebiliyor. Kimisi bunu üzülerek yapıyor, kimisi övünerek. Bunun sınırını çizmek ne yazık ki zor.

Nihal Ünver: Tepkiler eğer metnin içeriğini geliştirici, hatamızla yüzleşmemizi sağlayan tepkilerse bu bizi etkiliyor ama bazı değer yargıları üzerinden yapılıyorsa, yayın çizgimizi oluşturan değerlere saldırıyorsa dikkate almıyoruz. Savunamadığımız bir içeriği basamayız çünkü. Edebiyatı bir özgürlük alanı olarak değerlendirirsek, argo kullanılıyorsa bir metinde, çok da müdahale etmiyoruz. Bunun sınırı yok çünkü. Kişisel kaygılar ve çocukları için kitap alan ebeveynler ne düşünür diye toplumsal baskıyı dikkate alırsak kitaplar çocukların zevk alacağı edebi alanlar olmaktan çıkar. Tepki çekeceğini düşündüğümüz her şeyi bu durumda elememiz gerekir. Otosansürün en tehlikeli yanı da bu; soyut bir alanda sınırı kaybedebilirsiniz. Çeviri metinler için de aynı şey geçerli. Burada en büyük belirleyici, okullar ve dolayısıyla müfredat oluyor. Ama her kitap da okul programına entegre olmak zorunda değil. 

Yakın zamanda özellikle çocuk yayıncılığı alanında, kitap seçimlerinde “yerel ve milli olma” kaygısını dile getiren kimi yayıncılar oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Buradan devamla, benzeri gerekçelerle sık sık kitap yasaklamalarla gündeme gelen “Muzır Kurulu” gibi sansür mekanizmalarının varlığı kitap seçimlerinize etki ediyor mu?

Özlem Akcan: Bu konunun, çocukları ve çocuk edebiyatını hafife alan zihnin tezahürü olduğunu düşünüyorum. Her iktidar çocukları kendi tornasından geçirmek için çeşitli yöntemler geliştirmiş ama günün sonunda su akıp yolunu bulmuştur. Sanat eserinin “yerli ve milli” olamayacağını bir kenara bırakarak internet çağına doğan, evrensele bir tık uzakta yetişen çocukların “yerli ve milli” kalacağını da sanmıyorum. Ama evet, Türkiye’nin karanlık iklimi, kitapların muzır neşriyat ilan edilip poşete sokulması, yayıncıların davalarla karşı karşıya gelmesi bazı konu başlıklarına temkinli yaklaşmamıza neden oluyor. Ve bu da çocukların okuma özgürlüğünden çalıyor.

Hülya Dayan: Sadece “yerel ve milli” kavramları, insan etkinliklerinin en evrenseli olan sanatta, konumuz bağlamında edebiyatta işin doğasına aykırı değil mi? Edebiyatta “yerel ve milli” bir çeşit olarak yer alabilir, ama sadece o kadar.

Milyarlarca yıllık bir dünya tarihimiz var. Anlatılacak, ilham verecek o kadar çok malzemesi var ki bu tarihin… Dil, yaşam şekli, kültürel farklılıklar ve zenginlikler… Hoşgörüyü benimsetecek, merakı tetikleyecek, farklı bakış açıları kazandıracak bu malzemeler çocuk edebiyatında mahrum bırakılmamalı.

Muzır Kurulu gibi sansür mekanizmalarının varlığı kitap seçimlerimize etki etmiyor. Çünkü en önemli kriterimiz “çocuğa görelik”. Çocuğun gerçekliğine ve yaşına uygunluk. Irk ve cinsiyet ayrımcılığı yapan, nefret söylemi içeren ya da çocuğun dünyasına uygun olmayan eserleri eliyoruz. 

Gökçe Gökçeer: Tam adı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu olan bu kurul bizi pek etkilemiyor. Bugüne kadar seçtiğimiz kitaplarla ilgili böyle bir kaygı taşımadık. Bu ve benzeri kurullar, eğer isterlerse hiç ummadığınız ayrıntılar için bile küçükleri korumaya teşebbüs edebiliyor. Ne yazık ki severek okuduğumuz birçok kitabın poşette ya da KÜÇÜKLERE ZARARLIDIR etiketiyle satıldığını üzülerek takip ediyorum. Bu, her an her yayıncının başına gelebilir. Yerel ve milli olma kaygısına gelince; yayınevimizin en başından beri böyle bir kaygısı olmadı. Biz edebiyatı yerel değil evrensel bir bakışla ele alıyoruz.

Mehmet Erkurt: Türkiye’de sansür ne yazık ki ne yeni ne de uzun bir süre daha eskiyecek gibi. Çocuk edebiyatı zaten sürekli kısıtlamalarla “yapılmaması” gerekenlerle ve sonu gelmeyen bir otosansürle yoluna devam etmeye çalışıyor. Nicelikte hızlı ama içerikte ve nitelikte ağır aksak bir işleyişle. Çocuk kitaplarını çocukları için alan pek çok yetişkin, gayet yoğun ve dertli hayatında bir de çocuğunun okuyacağı kitap için endişelenmek istemiyor. Çelişkiye yol açmayan, evde öğretilene ters düşmeyen, dolayısıyla “kafa karıştırmayan” kitapların güvenli topraklarına sığınmayı tercih edebiliyor. Dolayısıyla çocuk edebiyatı konusunda yetişkin tarafımız sadece önerilere, kitap listelerine değil, otoritelere, kurullara ve uyarılara, yer yer sorgusuzca açık olmaya meyilli. Oysa edebiyat sadece yerli ya da milli değil, hiçbir sınırlamayı kaldırmaz. Bugün yazarların da yayıncıların da cesaretini kıran bir bağlamda olduğumuzu üzülerek kabul ediyorum. Dolayısıyla yayımlama özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, evet, bugün kitap seçimlerinde ciddi bir rol oynuyor.

Nihal Ünver: Kültürel olarak çocuğun okuduğu kitapta kendine yakın bir şeyler bulması kıymetli bence. Yaşadığı şehir, çevre, bitki örtüsü, coğrafyası ve elbette insanları… Ama milli olmasına gerek yok özellikle. Kültüre, dine ve milli değerlere uygun kitaplar, edebiyatın en zengin getirisi olan hayal gücü ve başka dünyaları tanıma özelliğini sunamazlar. Üstelik bu kaygı ve ısrar, kitapları eğitim ve öğretim aracı olarak gören bir bakış açısıyla birleşince nitelik çok düşüyor. Muzır Kurulu’nun benzer kaygıları taşıdığını ve toplumda ayrıksı olabilecek, konuşulmayan ve üzeri kapatılan pek çok konuyu bir radar gibi tespit edip kitabı etiketlemesini elbette doğru bulmuyoruz ve bu yaklaşımları seçimlerimizi etkilemiyor. 

Türkiye’de yayıncılığın geleceğine dair olmasını istediğiniz, hayal ettiğiniz değişimler neler?

Özlem Akcan: İfade ve yayımlama özgürlüğünün olduğu, yayınevi emekçilerinin çalışma koşullarının iyileştiği, okur sayısının arttığı ve nitelikli eserlerin yayımlanıp hak ettiği ilgiyi gördüğü, düşün dünyasının zenginleştiği bir ortam düşlüyorum.

Hülya Dayan: Özellikle uluslararası bir yer edinmek. Türkçe edebiyatı, çevrilmiş olarak başka dillerde görmek. “Sansür”, “argo kullanımı” gibi konuları tartışmak yerine, zihin açıcı, ileriye dönük tartışmalar yapmak. Nitelikli eserlerin çoğaldığını görmek; alana yeni ve yetenekli yazar, çevirmen, illüstratör ve tür kazandırmak ya da kazanmak. 

Gökçe Gökçeer: Düşlerimizi yaşadıklarımızla kıyaslayınca hayal kırıklığı ve küskünlükle doluyor içimiz. Ancak yayıncılığı seven ve buna gönül veren herkes, imkânları elverdiği sürece bu işi yapmaya, direnmeye devam edecek. Kâğıt ve baskı maliyetlerinin içler acısı durumundan kurtulacağımız, bağımsız yayınevlerinin ve kitabevlerinin artıp ayakta kalabileceği, dağıtım sorununun çözüldüğü, eserlerin ve onu üretenlerin niceliği kadar niteliğinin de arttığı, çocuk yayıncılığının talep gördüğü kadar saygı da gördüğü, herkesin hak ettiği karşılığı aldığı bir yayın dünyası hayal ediyorum. 

Mehmet Erkurt: Kendi alanımdan yola çıkarsam, bizi boğan bu sansür ortamından bir an önce çıkmamızı diliyorum. Yetişkinlerin kendilerini hem birer okur hem de çocukla birlikte her türlü soruyu göğüsleyebilecek birer yetişkin olarak özgüvenli hissettiği bir ortamda, ne iktidarlar sansürü bu kadar kolay yayabilir ne de çıkar grupları bu korkuları körükleyebilir. Sadece okurluğun değil, kitap kültürünün yaygınlaşmasının da yayıncılığa çok yararı olacağını düşünüyorum. Bir yayınevinde yapılan çalışmanın bilinmesi, kitabın arkasındaki emeğin ve insan gücünün farkına varılması, korsana yönelimin de bu denli kolay olmasını bir nebze olsun önleyecektir. “Elimizde tuttuğumuz kitap nereden gelir?” diye bir soru niçin okullarda sorulmasın ki?

Nihal Ünver: Yayıncılığın ekonomik bağlarından daha bağımsız olması gerekiyor. Ticari kaygılar azalınca genel nitelik de yükselecektir. Ülkemizin kütüphanecilik ve yayıncılıkla ilgili bir vizyonu olması gerekiyor. Bahsettiğim şey içerik açısından değil ama. Kütüphanelere kitap alımları, her devlet okulunda kütüphane olması, rekabet unsurunun gözetilmesi ve sabit indirim oranlarının uygulanması gibi önlemlerin alınması yayınevlerini eşitleyecektir. İçerikler zenginleştikçe ve iyileştikçe okuma kültürü de yükselecektir diye düşünüyorum. 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.