İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Çevirmenlerin de söyleyecekleri var!

Soruşturmamıza katılan çevirmenlere kulak verdiğimizde, illüstratörler gibi onların da sözleşmeler ve ücretler konusunda dertli olduklarını görüyoruz. İllüstratörlere kıyasla şanslı oldukları bir nokta, alanlarında faal olan bir mesleki telif hakları örgütü (Çevbir) olması.

Çocuk kitapları çevirisinde yaş gruplarına dönük çeviri tercihleri olup olmadığını sorduğumuzda, katılımcılarımızdan olumlu ve olumsuz yönde eşit oranda yanıtlar aldık. Kimi çevirmen arkadaşlarımız bu soruya olumsuz yanıt verirken yazarın tercihlerini ön planda tutma gerekliliğine işaret ettiler. Kimi çevirmen arkadaşlarımız ise çocuğun yaşa göre değişen kavrayış düzeyine seslenebilmek adına bazı okur odaklı tercihler yaptıklarını ifade ettiler.

Kaynak dile hâkimiyetin önemine ve editörle uyumlu çalışmanın gerekliliğine vurgu yapan çevirmenler, zaman zaman yayınevlerinden gelen kimi sansür istekleriyle karşılaştıklarını da dile getiriyorlar. Argo kelime avcılığı ya da ebeveyn/öğretmen tepkilerini azaltma hedefli yumuşatma talepleri, elbette çevirmenler tarafından çoğunlukla haklı bulunmuyor. 

Çevirmen kime denir? Bir dili iyi derecede bilmek edebiyat çevirisi için yeterli mi?

 Tuğçe Özdeniz:  En temel tanımıyla çevirmen, kaynak dili ve hedef dili iyi derecede bilen ve kaynak dildeki anlam bütünlüğünü hedef dile olabildiğince iyi aktaran kişidir. Kaynak dili iyi bilmek edebiyat çevirisi için olmazsa olmazdır fakat yeterli olduğunu söylemek büsbütün doğru olur mu? Hayır. Çünkü edebiyat çevirisi her iki dilde de yetkinlik gerektirir. Örneğin bazen okuduğumuz çeviri eser iyi bir kitap olsa bile bunun ayırdına hemen varamayabiliriz çünkü Türkçesi kulağımızı tırmalar. Yabancı dildeki nitelikli bir eserin tadına ancak çevirmen Türkçenin imkânlarını yaratıcı bir biçimde kullandıysa varmaz mıyız? Bazı kitaplar bazı çevirmenlerle özdeşleşmiştir ya hani, Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı Celâl Üster’den, Harry Potter serisini Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’dan ayrı düşünemeyiz. Şüphesiz bunda adını andığım çevirmenlerin Türkçedeki yetkinliklerinin payı büyüktür. Çoğu zaman çeviri eserin dilinin en az Türkçe yazılmış bir edebi metin kadar iyi olmasını bekleriz. Bu da çevirmen Türkçeye ne kadar hâkimse o kadar mümkün olur.

 Suzan Geridönmez:  Kitap çevirmeni, bir kitabı orijinal dilden hedef dile çeviren kişiye denir. Elbette edebiyat sınıfına giren bir eseri çevirmek için yabancı dil bilgisinden fazlası gerekir. Hedef dile de hâkim olmanız beklenir. Dahası da var; özellikle de sıradan değil iyi bir çevirmen olarak anılmak istiyorsanız. Güçlü bir kaleme sahip olmanız, genel olarak edebiyatı, özel olarak çevireceğiniz edebiyat türünü yakından takip etmeniz, yazarlarınızı ve tarzlarını tanımanız, bir metni çözümleme becerisi geliştirmeniz, yan okumalar yapmayı göze almanız ve bütün bunlar için istikrarlı bir çaba harcamanız çevirmenlik mesleğini hakkıyla yapmanızı güvenceler. 

 Olcay Mağden:  Edebiyat çevirmeni herhangi bir dilde yazılmış bir kitabı başka bir dile çevirmekle görevlidir; ancak bunu yaparken salt çeviri yeterli olmaz. Zaten olsaydı, bunun adı edebiyat çevirisi olmazdı. Dolayısıyla edebiyat çevirmeninin kaynak dili çok iyi bilmesi yeterli değildir, aynı zamanda hedef dilin de tüm kıvrımlarına hâkim olması gerekir. Esasen edebiyat çevirmeni bir tür ip cambazıdır ve maharetlerini sergileyeceği iki ip bulunmaktadır. İşte edebiyat çevirmeni her iki ipte de yani her iki dilde de her türlü kıvraklığı ve esnekliği sergileyebilmelidir. 

 Sanem Erdem:  Bir metni başka dilde yeniden yaratan kişidir çevirmen, yorumcudur, metni analiz eder; karakterlerin, anlatıcının kendi dilindeki sesi olur. İki dile de hâkim olmak iyidir ama öğrenmenin sonu yok; bu yüzden en azından bilmediğini bilip araştırmak, kafa yormak en önemlisi. 

Çevirmen-yayınevi ilişkisinde ne tür sorunlar yaşanıyor? Çevirmenler yayıncılık süreçlerindeki yerlerinden ve çalışma koşullarından memnunlar mı?

 Tuğçe Özdeniz:  Çevirmen-yayınevi ilişkisinde karşılıklı beklentiler var. Bu beklentiler baştan dürüst ve net biçimde dile getirilmezse, çeviri süreci başlamadan belirli konular üzerinde uzlaşılmazsa birtakım sorunlar yaşanması kaçınılmaz. Aslında bu sorunların önüne daha en başından geçebilmek mümkün. Bu ilişkinin her iki tarafında da yer alan bir yayın emekçisi olarak şeffaflık, netlik ve diyaloğun kilit önem taşıdığını düşünüyorum.

Çevirmen yayınevinden ne bekler? En başta yayıneviyle adil, hakkaniyetli bir çeviri sözleşmesi yapabilmeyi. Çeviri sürecinde editörüyle sağlam bir diyalog kurabilmeyi, soruları olduğunda yayınevi çatısı altında bir muhatap bulabilmeyi. Yayınevinin çeviride yapılan değişiklikleri çevirmene bildirmesini, onayını almasını. Kitabın söz verilen tarihte yayımlanmasını ve tabii çeviri telifinin sözleşmeye uygun biçimde, vaktinde yatırılmasını.

Yayınevi çevirmenden ne bekler? Öncelikle çevirmenin kaynak metni doğru çevirmesini. Gerekiyorsa kaynak metinle ilgili araştırma yapma sorumluluğunu almasını. Çeviriyi belirlenen tarihte teslim etmesini.

Elbette istisnai durumlar olabilir, çeviri süreci uzayabilir ya da yayın programında elde olmayan sarkmalar (ekonomik krize bağlı kâğıt sıkıntısı nedeniyle bunu son zamanlarda deneyimlemeye başladık) yaşanabilir. Her iki tarafın da birbirini vakitlice bilgilendirmesi gerekir ki çözüm yolları kapanmasın. 

Şüphesiz bu ilişkide güvencesiz konumda olan çevirmenler. Mevcut düzende hem maddi hem de manevi anlamda emeğimizin karşılığını almak ne yazık ki her zaman mümkün değil. Ekonomik kriz dönemlerinde ticari kaygılar iyice su yüzüne çıkıyor ve bazı yayınevleri bu dönemlerde “maliyetleri düşürmek” için çevirmen teliflerinden kısma refleksi gösterebiliyor. Oysa bir çevirinin ilk baskısından alınan ücret çoğu zaman bir asgari ücret bile etmezken ve çevirmenin bir kitaba en az birkaç ayını ayırması gerekirken, çevirmenin en temel yaşam masraflarını karşılayabilmesini nasıl bekleriz? Bu nedenle çevirmenlerin yasal haklarını bilmeleri, ihtiyaç duydukları takdirde meslek birlikleri çatısı altında örgütlenmeleri ve meslektaşlarıyla dayanışmaları, kitaplarının tekrar baskılarını takip etmeleri ve elbette yüzdeli telif sözleşmelerinde ısrarcı olmaları çok önemli. Yayınevleri nitelikli çeviriler yayımlamaya devam etmek, iyi çevirmenleri teşvik etmek ve birlikte uzun yıllar çalışabilecekleri nitelikli çevirmenler yetiştirilmesine katkı sağlamak istiyorlarsa çevirmenlerin refahını ve yaşam koşullarını gözetmek zorundalar.

 Suzan Geridönmez:  Türkiye’de kaç yayıneviyle çalışıyorsanız o kadar farklı çalışma tarzıyla karşılaşırsınız. Çeviriden sonra metin genelde editörlüğe gider. Ama kimi editör çevirmenle sıkı bir diyalog ve iş birliği içerisine girerken, kimi de metin üzerindeki müdahalelerini çevirmene sorma, ondan onay alma gereği duymaz. Karşılıklı sorumluluklar ve haklar standartlaşmış değil. Bunlar sözleşmede yazıyor olsa dahi, çevirmen çoğunlukla haklarını aramakta çekingen davranır. Çünkü zaten zar zor geçiniyordur ve yayıneviyle arasını bozarsa tekrar iş alamayacağını biliyordur.  Buradan çevirmenin çalışma koşullarına geliyoruz. Çevirmenlerin çok büyük çoğunluğu yaşamını mesleğiyle sürdüremiyor. Ayda bir kitap çevirseniz bile bugünkü ücretler yetersiz kalıyor. Ayda bir kitap çevirmek, yaptığınız işin niteliğini nasıl etkiler, bu da başka bir soru. Çevirmenlere telif ödemek istemeyen, bir kitap tekrar baskı yapıyorsa bunda çevirmenin rolünü görmezden gelen yayınevleri tek seferlik sözleşmeler dayatıyor. Tek seferlik sözleşme demek, ne kadar çok kitap çevirirseniz o kadar kazanırsınız demek. Eser üzerindeki tüm haklarınızdan feragat ettiğiniz için kitabın başarısı, okurla nasıl buluştuğu sizin önceliğiniz değildir. Zaten çoktan yeni çeviri arayışına girmişsinizdir. Yani tek seferlik sözleşmeler aslında işin niteliğini düşürür. Tersinden, telif sözleşmesi çevirmene daha güvenli çalışma koşulları sağlamakla birlikte, nitelikli çevirinin de teminatıdır. Bence çevirmenlerin çalışma koşulları ve yayınevleri ile yaşadığı sorunların çoğu Çevbir tip sözleşmesi standartlaşırsa, bir zihniyete dönüşürse çözülür.

 Olcay Mağden:  Çevirmenler, ortaya koydukları emeğe karşılık gelen maddi bedele ulaşmak için çok yoğun çalışmak zorunda. Hatta ne kadar yoğun çalışırsak çalışalım buna çoğunlukla erişemediğimizi de söylememiz gerek. Bu, en başta dile getirilmesi gereken sorun, çünkü en nihayetinde ortaya sanat yoğun bir mahsul çıkarıyoruz. Ve daha bu mahsulün oluşma aşamasında kafamızda geçim kaygısı çanları çalmaya başladığında aslında bu meydana getirdiğimiz ürünün kalitesini de etkiliyor. Çeviri edebiyatın, sektör içinde büyük bir pay sahibi olduğu düşünüldüğünde, çevirmenlerin de bu çarkın en büyük dişlilerinden biri olduğu gerçeğinin sıklıkla göz ardı edildiğini hatırlamak gerekir. Ülke ekonomisinde yaşanan en ufak bir dalgalanmada ilk faturanın hiç vakit kaybetmeden çevirmenlere kesilmesi ve istisnasız her konuşmada sözün hemen bu ekonomik darboğaza getirilmesi bunun bir örneği.

 Sanem Erdem:  Ödemelerin gecikmesi, daha doğrusu ödemelerin kitap basıldıktan sonra yapılması sorun oluyor bazen benim için. 

Yıllık ortalama kaç kitap çeviriyorsunuz? Çeviri mesleği geçiminizi sağlayabiliyor mu? Gençlere bu mesleği tavsiye eder misiniz?

 Tuğçe Özdeniz:  Yılda ortalama iki kitap çeviriyorum. Çevirdiğim kitaplar çoğu zaman daha en baştan gözlerimin parlamasına neden olan, sesini kendime yakın bulduğum, okurken bir yandan da “Bunu nasıl çevirirdim acaba?” diye üzerine kafa yorduğum kitaplar. İşin hakkını verebileceğime inanırsam deneme çevirisi yapıp en az iki defa yüksek sesli okurum. Ortaya çıkan metin içime sinerse çeviriye talip olurum. Aksi takdirde hiç kalkışmam. 

Elbette bu düzende yılda yalnızca iki kitap çevirmek geçimimi sağlamaya yetmez, ben aynı zamanda çeşitli dillerden kitaplar seçip yayıma hazırlayan bir editör olarak çalışıyorum ve geçimimi büyük ölçüde bununla sağlıyorum. (Gerçi yine çeviriler üzerinde çalıştığım için dolaylı olarak geçimimi çeviriden sağladığımı söyleyebilirim.) Sadece çeviri yaparak geçinebilmeyi ister miydim? Evet ama maalesef şu an için mümkün değil. Sanırım bu ancak uzun yıllar boyunca çeviri yapan ve düzenli satan (longseller) kitapları dilimize kazandırmış çevirmenler için mümkün. Bunları söyleyerek kitap çevirmenliğini meslek edinmek isteyen gençlerin hevesini kırmayı istemem tabii. İlk yılların sancılı ve zor olacağı gerçek, fakat uzun vadede sürdürülebilir bir düzen kurmak, çeviriyle “karın doyurmak” imkânsız değil. Farklı dillere ve kültürlere meraklı, kitaplarla haşır neşir, dil üzerine kafa yoran çoğu insanın yolu er ya da geç çeviriyle kesişiyor ve gözlemlediğim kadarıyla tüm zorluklarına rağmen bu işe bir kez kalkışan kolay kolay kopamıyor. Bilgisayar başında yalnız geçirilen saatler, içinden çıkamadığınız uzun, çetrefilli cümleler bazen bunaltıcı da olsa bir metnin özünü kavramak, onu dilimize en iyi şekilde aktarmak için çabalamak, bazen sadece sizin fark edeceğiniz yaratıcı çözümler bulmak, tam “Bu cümlenin üstesinden gelemeyeceğim galiba,” derken tekrar tekrar düşünüp aniden bir sırrı keşfetmiş gibi gülümsemek müthiş keyifli. 

 Suzan Geridönmez:  Geçimimi çevirmenlikle sağlayamadığım için sadece çok sevdiğim, mutlaka Türkçe okuyan kitleyle buluşturmak istediğim eserleri çeviriyorum. Yılda 3-4 kitaptan fazla çevirdiğim bir dönemi hatırlamıyorum. 

Edebiyat seven ve dille uğraşmaktan hoşlanan gençler için çevirmenlik çok güzel bir meslek. Her kitap yeni bir dünya demek ve ona çevirmen kadar derinlemesine nüfus eden, her katmanda gezinen, her ayrıntıda oyalanan başka kimse yoktur muhtemelen. Yani zevk için yapacaksanız çevirmenliği hararetle tavsiye ederim. Yaşamak da zorundaysanız iki tavsiyem daha olacak. Haklarınız için örgütlenin, daha iyi çalışma koşulları için mücadele edin ve bu meslekle bağdaştırabileceğiniz ek işler yapmayı göze alın.

 Olcay Mağden:  Genelde çevirilerimin hacimleri değişiklik gösteriyor ama ortalama 5 ila 8 arası diyebilirim. Elbette çeviri mesleği geçimimi sağlamak bir kenara, aylık getirisi göz önünde bulundurulduğunda tek bir temel ihtiyacımı bile karşılamaya yetmez. Dolayısıyla farklı işler de yapıyorum. Açıkçası çevirmenlik, geçiminizi sağlayacağınız alternatif çözümleriniz yoksa sürdürülebilir bir meslek değil. O yüzden gerçekçi baktığımda ne yazık ki tavsiye edebileceğim bir yanı yok. Ancak çevirmenlik insanın kanına öyle tatlı bir zehir bulaştırıyor ki yaşattığı haz vazgeçilmez oluyor. Sırf bunu deneyimlemeleri için bile tavsiye edebilirim. 

 Sanem Erdem:  Tam zamanlı bir iş olarak kitap çevirmenliğinde yolun başında sayılırım hâlâ. Son iki sene içinde dört kitap çevirmişim, beşincisi de yolda. Sadece kitap çevirmenliği geçimimi sağlamıyor, bu yüzden teknik çeviri gibi farklı alanlara da açılmak istiyorum. Özellikle şu ekonomik koşullarda sadece kitaba bel bağlamak çok zor. Çevirmen olmak isteyenler için tavsiyem deneyip öyle karar vermeleri. Bir de Çevbir’le temasa geçerek ya da en azından İnternet sayfalarına ulaşıp haklarını öğrenmelerini, ülkedeki çeviri koşulları hakkında bilgi edinmeleri ve mümkünse üye olmalarını tavsiye ediyorum. Ekonomik kaygılarla edebi kaygılar çatıştığı zaman çok yorucu oluyor, ayrıca evde çalışırken özdisiplin oluşturmak ve bir iş-hayat dengesi kurmak gerekiyor; ama bunlar çalıştıkça, zamanla oturan şeyler. Başlarken çeviriden başka bir gelir veya birikim olması şart sanırım, hatta bu koşullarda sırf kitap çevirisi bile bütçeyi döndürmüyor. 

Klasik bir soru, çeviride serbestlik mi metne bağlılık mı? Bu sorunun devamı olarak, çeviride uyarlama ve yerelleştirmeye (kişi ve yer isimlerin değiştirilmesi gibi basit müdahalelerden başlayıp olay örgüsünde birtakım detayların bize uyumlulaştırılmasına varan örneklerde olduğu gibi) nasıl bakıyorsunuz?

 Tuğçe Özdeniz:  Ben buna biraz da metne göre karar veriyorum aslında. Metin, çevirmene bunun ipucunu verir. Sizi serbestliğe davet ediyor mu, yaratıcılığa izin veriyor mu, bunu görmek gerek. Ben genellikle metne sadık kalmaya çalışırım ama çevirmeni olarak metne bir şeyler katabileceğimi düşünürsem -özgün metinden çok da uzaklaşmadan- serbest çeviri yaptığım olur. Serbest çeviri, özgün metin sizi zorladığı için basit çözümler bulmak olmamalı, sırf kolaya kaçmak için serbest çeviri yapılmamalı.

Çocuk kitapları çevirisinde uyarlama ve yerelleştirmeye sıcak bakmıyorum. Uçsuz bucaksız bir dünyada yaşıyoruz, bambaşka kültürler, bambaşka hayatlar var. Bizden farklı isimleri olan insanlar var, onların farklı yemekleri, şarkıları, gelenekleri var. Çocuğun kendi yetiştiği kültürü tanıması elbette önemli ama diğer kültürleri tanıması da toplumsallaşması açısından bir o kadar önemli. 

Zaten edebiyat ötekini anlama çabamızdan doğmuyor mu? Tam da bu farklılıkları görmemizi mümkün kılmıyor mu? “İnsan kendini yalnızca insanda tanır,” der Goethe, belki de hayatımız boyunca yan yana gelemeyeceğimiz insanları tanıma şansını kitaplarla yakalıyoruz. Bu çeşitliliği dilimize en iyi şekilde aktarmaya çalışmak varken neden aynılaştırıp tekdüzeleştirelim ki? Çocuk da kitaplar aracılığıyla bunların bilincine ne kadar erken varırsa ufku o kadar erken genişler.

 Suzan Geridönmez:  Ben ikisinden de yanayım. Hem çeviride serbestlikten hem metne bağlılıktan. Çünkü bazen orijinal metindeki sözcük seçimine, cümle yapısına, deyimlerine bire bir bağlı kalarak onun ruhunu, ritmini ya da atmosferini yakalayamazsınız. Her dilin işleyişi farklıdır. Örneğin eğer bir espriyi bire bir çevirdiğinizde komikliğini yitiriyorsa aslında metne bağlılık adına metinden uzaklaşmış oluyorsunuz. Çeviride serbestlik bir eseri kendi kültürünüze ya da okurunuza uyarlamak anlamına gelmez. Eğer bir çeviri eser okuyorsanız yabancı kültürlerle temas etmeye de hazır olmalısınız. Zaten dünya edebiyatının işlevi bir yanıyla da budur. Kültürler arasında köprü kurar, yabancı olana pencere açar. İlk defa duyulan bir isim, henüz tadına bakılmamış bir yemek, daha önce karşılaşılmamış bir gelenek, farklı bir inanç, bambaşka âdetler… bunların hiçbiri çocuk okura zarar vermez. Aksine okuma heyecanını besler, merakını kamçılar. Zor sözcükler, belki ilk defa karşılaşılan deyimler de onu metinden koparmaz. Aslında bunlar edebiyat zevkinin ve dil duygusunun gelişmesine katkıda bulunur. Yani çevirmenin, kitabın okuru için kaygılanmasına gerek yoktur. Eğer iyi bir metni, onu en iyi yansıtan bir serbestlikle çeviriyorsa, kitap okurunu bulur.  Metne/yazara bağlılık mı, serbest çeviri mi sorusuna yanıt veren çok sevdiğim bir benzetme var: Çevirmen metne zincirlerle bağlı hâlde dans edebilendir.

 Olcay Mağden:  Ben çeviride serbestliği savunan biriyim. Ancak bunun için kaleminizin kırık olması gerekir. Bununla demek istediğim, kenarda köşede biraz yazar hamurunuz yoksa metin sizi serbest bırakmaz. Ya da fazla yüksekten uçarsınız, bu sefer de yazar başka tarafa gider, siz başka tarafa. Aslında mesele, yazarın gölgesi olabilmekte. Çevirinin esas amaçlarından birinin her şeyden önce kültür adaptasyonu olduğunu unutmamak gerek, ancak bu, gördüğünüz her yabancı unsuru yerelleştirebileceğiniz anlamını taşımaz. Çocuk kitapları söz konusu olduğunda, özellikle ilk okuma kitaplarında isimlerin yerelleştirilmesi, kendi başına okumaya başlayan çocukların okuma yolculuklarını rahatlatmak adına genelde başvurulan bir yöntemdir. Ancak diğer kitapların hiçbirinde isim yerelleştirilmesinden hoşlanmıyorum. Bunun yanı sıra olay örgüsünde değişiklik gibi majör uyarlamalardan hazzettiğimi söyleyemem. Sadece şunu belirtmeliyim, çocuk kitaplarında dipnot uygulamasını doğru bulmuyorum, bu tip çok gerekli durumlarda, yazar pelerinini ödünç alıp bir iki ufak dokunuşla anlaşılmayan meseleyi metin içinde açıklama yoluna gidiyorum.

 Sanem Erdem:  Bağlı serbestlik diyeyim ben buna. Benim genel olarak yaklaşımım kaynaktan kopmadan metni hedef dilde yeniden yaratmak. Kaynak kültüre özgü öğeleri yerelleştirirken bazen de o kültürün yabancılığını, metnin çeviri oluğunu da hissettirmek hoşuma gidiyor. Yerelleştirme ve uyumlaştırma kitaba göre ele alınmalı sanırım. Mesela çocuk kitaplarında kaynak kültürün öğelerini koruyan çeviriler de hoşuma gidiyor, yerelleştirilip Türkçe yazılmış havası veren çeviriler de. 

Çeviri yaparken okur odaklı tercihleriniz oluyor mu? Örneğin çocuklar için çevirdiğiniz bir eserde kelime ya da diyalog tercihleriniz farklılaşabiliyor mu?

 Tuğçe Özdeniz:  Çocuk kitaplarında belirli yaş gruplarına göre değişen tercihlerim oluyor, evet. Örneğin okul öncesine yönelik kitapların çevirisinde diyalogları olabildiğince sade ve anlaşılır vermek, kelime seçimlerini yaparken yaş grubunu gözeterek çeşitli alternatifleri değerlendirmek gerekiyor çünkü 3-4-5 yaşın gerek kelime dağarcığı gerek kavrayış düzeyi ilk okuma dönemindeki çocuğunkinden farklı. Aynı şekilde, ilk okuma dönemindeki çocuğun ihtiyaçları da 8-12 yaş grubununkinden farklı. Bazen aklımıza gelen ilk uygun ifadeyi kullanmak yerine etraflıca düşünüp çocuğun kitapla bağını koparmayacak, heyecanını ve merakını soldurmayacak çözümler bulmak gerekebiliyor. Şanslıyız ki Türkçe bize bu imkânları sağlıyor.

 Suzan Geridönmez:  Hayır, çocuklar için kalem oynatan bir yazar zaten tercihlerde bulunmuştur. Eserin sahibi o; onun tercihlerine bağlı kalırım. Yayınevlerine ve editörlerine de tavsiyem, tercihlerini çocuklar için uygun görmedikleri yazarların eserlerini programlarına almamaları, yoksa çevirilere müdahale edip eserleri sansürlemeleri değil. 

 Olcay Mağden:  Hayır, onu düşünmesi gereken kişi ben değilim. Yazar yazmış, yayınevi uygun görüp telifini satın almış, bana da çevirmem için teklif vermiş. Sonrası benimle kitap arasında, benim yükümlülüğüm gördüğüm kelime ve cümleleri yazarın kullanımına en uygun şekilde çevirmek.

 Sanem Erdem:  Çocuk kitapları çevirirken, yetişkin kitaplarına göre daha anlaşılır bir dil kullanmaya çalışıyorum tabii. 

Kaynak dile hâkim olmayan bir editörle çalışmak sizi zorluyor mu?

 Tuğçe Özdeniz:  Çevirdiğim kitaplarda kaynak dile hâkim olmayan bir editörle henüz çalışmadım. İdeal olan elbette kaynak dili iyi bilen bir editörle çalışmaktır fakat bu her zaman mümkün olmayabilir. Aynı zamanda editörlük yaptığım için oradaki deneyimimden örnek vereyim: Norveççe, Fince, Hollandaca, Katalanca yazılmış kitapları köprü dillerden okuyup değerlendiriyorum ve daha sonra bu çevirilerin yayın hazırlığı sürecinde de çalışıyorum. Saydığım dilleri bilmiyor olmam dezavantajlı bir durum ama bazen bu dillerden edebi çeviri yapabilecek çevirmen bulmakta bile zorlanırken, belirli standartları gözeterek editörlük yapabilecek nitelikte ve deneyime sahip birini bulmak çoğu zaman imkânsıza yakın. Bu yüzden çok iyi olduğuna inandığım bir kitaptan vazgeçmek yerine redaksiyon sürecinde çevirmenle diyaloğu artırmayı tercih ediyorum. İşin içinden çıkamadığımız cümleler olursa çevirmenle birlikte yeniden düşünme ve teknolojinin imkânlarına başvurma şansımız her zaman var. Kaynak dile hâkim olmayan bir editörle çalışmak ancak editör hiçbir yabancı dil bilmiyorsa ve redaksiyon sürecinde diyaloğu yeterince iyi değilse zorluk yaratır bana kalırsa.

 Suzan Geridönmez:  Duruma göre değişir. Çevirmenine güvenen bir editörse, hedef dildeki uzmanlığı, genel olarak dil duygusuna sahip olması ve edebiyattan anlaması benim için daha önemli. Gerçi mesleğimin başında kaynak dili bilmediği için çeviri kontrolünü sözcük sayarak yapan editörlerle de karşılaştım. Onların sorularına yanıt vermek beni çevirinin kendisinden daha çok yormuştur. Yine de kaynak dili bilsin bilmesin yazarın tarzı, metnin atmosferi ve ritmi üzerinde düşünmeden, sırf ona göre kulağa daha iyi tınıdığı ya da okura daha uygun olacağını düşündüğü için müdahalelerde bulunan editörlerle çalışmak en zoru.

 Olcay Mağden:  Burada iki tür editörden söz etmek gerek: Birincisi, kaynak dile hâkim olmayan ancak işinde çok iyi, tecrübeli editörler. Bu gruptakilerle çalışmak zorlamaktan öte keyifli oluyor. Çünkü onların derdi çevirmene “şov yapmak” değil, metni iyileştirmek. Dolayısıyla bu tür editörlerle çalıştığımda ufkumun fazlasıyla açıldığını söyleyebilirim. Bir de yine kaynak dile hâkim olmayan ancak kendini ispat etmeye çalışan editörler söz konusu. İşte o zaman iş sıkıcı bir hâl alıyor. Gönderdiğiniz metin, kıpkırmızı düzeltilerle geri geliyor ve bunların çoğunluğunun ispat çabası olduğunu siz bir çevirmen olarak rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. İşte o zaman orta yolda buluşmak epey zorlaşıyor. 

Bir editörün çeviri metinlerin yayımlanma süreçlerinde rolü ve katkısı ne olmalı sizce? 

 Tuğçe Özdeniz:  Editörün çeviri metin üzerindeki katkısı çevirinin niteliğine göre değişiyor. Bazen büyük değişiklikler yapması gerekiyor bazen çevirmen metnin özünü öyle iyi kavramış oluyor ki büyük değişikliklere gerek kalmıyor. Böyle durumlarda yayın hazırlığı süreci daha ziyade sıkı bir düzelti okumasına dönüşüyor.

Hep “nitelikli çeviri”den bahsedip duruyoruz ama nedir bu nitelikli çeviri? Çocuk kitaplarında iyi çeviriden anladığımız ne? Metinde ne olmadığında editörün “fazla müdahale” etmesi gerekiyor? Biraz da bunlardan bahsetmek gerek. Çevirmen karakterlerin ruhunu ne kadar yansıtabilmiş? 10 yaşında çocukların başkahraman olduğu bir romanda karakterler birer yetişkin gibi mi konuşuyor yoksa “yaşının çocukları” gibi mi? Diyaloglar akıcı ve doğal mı? Yoksa motamot çeviri yüzünden tekliyor mu? Hedef yaş grubunun anlamayacağı, kitaptan kopmalarına sebep olacak kelimeler, ifadeler kullanılmış mı? Cümle yapıları ne kadar doğru, gözden geçirilmesi, başka şekillerde formüle edilmesi gereken cümleler var mı? Bazen de bir çeviriye bakar, orijinaliyle karşılaştırırsınız, yanlış çevrilmemiştir belki ama okumaktan keyif almazsınız, tekdüzedir, aynı kelimeler tekrar eder durur, kimi zamansa dili bir çocuk kitabı için fazla ciddidir. İşte bütün bunları tespit etmek ve düzeltmek editörün sorumluluğunda. Sanıyorum çoğu zaman editörün çeviri metinlerdeki katkısı okurun tahmin ettiğinden fazla. Editörlüğü yalnızca yazım yanlışı ve noktalama işareti düzeltmekten ibaret görenler ve yakaladıkları birkaç tashih üzerinden editörü özensizlikle suçlayanlar oluyor. Elbette okurlar o kitabı eline alana kadar editörün neleri düzelttiğini, hangi kilit meselelere çözüm bulduğunu çoğu zaman bilmiyor; bilseler daha insaflı davranacaklarından eminim. Tabii ki editör metindeki yazım yanlışları ve noktalama işaretlerinden de sorumlu ama tek sorumluluğu bunları düzeltmek değil. Bir kitabın arka kapak metninin, basın bülteninin yazılması, yani okura ne şekilde sunulacağına karar verilmesi de yayın yönetiminin onayıyla birlikte büyük ölçüde editöre ait.

 Suzan Geridönmez:  Editör çok farklı görev alanları üstlenir. Büyük yayınevlerinde bu sorumluluklar birçok kişiye paylaştırılır. Türkçeye kazandırılacak eseri keşfedip seçmek başka bir iştir, çeviri üzerinde çalışmak başka bir iştir, çevirinin okurla en iyi şekilde buluşması için stratejiler geliştirmek başka bir iştir. Hepsini bir arada düşündüğümüz zaman -ki küçük ya da butik yayınevlerinde bu görevleri gerçekten de tek kişi omuzlar- editörün eserin kitaplaşmasına katkısı çok büyüktür.

 Olcay Mağden:  Bir kere en başta herkesin aynı gemide bulunduğunu kabul ederek yola başlamalı. Ben hem editörlük hem de çevirmenlik yaptığım için, her iki tarafı da anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ancak bu iki tarafın birbiriyle inatlaşmayı tercih ettikleri durumları algılamakta güçlük çekiyorum. Editörün nihai amacı, çeviri metni kendi tercih ettiği sözcüklerle “süslemek” olmamalı, aksine ortaya çıkan metni daha da parlatmayı amaçlamalı. Bazen öyle çeviriler üzerinde çalıştım ki tek bir virgül dahi oynatmam gerekmedi. Ancak bazen de kendi çevirilerim üzerindeki düzeltiler öyle gereksizdi ki üzerinde tartışmanın bile enerji israfı gibi geldiği anlar oldu.

 Sanem Erdem:  Fırsat oldukça editörle iletişim hâlinde olmak, düzeltme ve notlarını görüp hatalarımı gözden geçirmek hoşuma gidiyor. Ama bu şekilde çalışmaya pek vakit olmuyor maalesef. 

Yayınevlerinin çeşitli kaygılarla çeviri metinde sansür uyguladıkları durumlarla karşılaştınız mı? Böyle bir tercihi nasıl karşılarsınız? Siz hiç çevirdiğiniz bir metinde sansüre başvurma ihtiyacı hissettiniz mi?

 Tuğçe Özdeniz:  Sansür, otosansür, ifade özgürlüğü ve yayımlama özgürlüğü, üzerine sık sık düşündüğümüz ve tartıştığımız konular. Günümüz Türkiye’sinde bunlar bütün yayın dünyasını yakından ilgilendiriyor: İfade özgürlüğümüz de yayımlama özgürlüğümüz de baskı altında. Kutuplaşmış bir toplumda yaşıyoruz, her kesimden insanın çeşitli hassasiyetleri var. Bazı şeyleri bırakın yayımlamayı, açıkça konuşup tartışmak bile mümkün değil, çok fazla tabu var. “Genel ahlak”a ters düşen en ufak bir fikir bile büyük olay yaratıyor, cezalandırılmak isteniyor. Hâliyle tüm bunlar yayınevlerinin özgürlüğünü, hareket alanını bir hayli kısıtlıyor. Çoğu zaman yayınevleri sansürden kaçınmak için bir kitabın yayın haklarını almaktan daha en başından vazgeçebiliyor, detaylı bir değerlendirme süreciyle bunun önüne geçiyor. Çeviri sürecinde sansür uygulamak zorunda kalmak sanırım bütün yayıncıların kâbusudur, çok daha çetrefillidir. Kitabın yurt dışı yayıncısı ya da ajansıyla görüşmeniz, makul gerekçeler sunmanız, yazarı ve çevirmeni ayrı ayrı ikna etmeniz gerekir. Üstelik bu zaten tercih ettiğiniz bir şey değildir; içinize sinmez, gurur kırıcıdır. Gelgelelim kimi zaman tehdide varan okur tepkileri, kimi zamansa soruşturma açılması korkusuyla mecbur kalınabilir. Bir kitabı en baştan yayımlamamaya karar vererek sansürün önüne geçersiniz belki ama ya otosansürün? Ne yazık ki otosansür yayıncılık deneyimimizde daha belirleyici. Bir çevirmen olarak “Bu kısmı da böyle çevirdim ama başıma bir şey gelir mi acaba?” diye korkmadan özgürce çevirebilmeyi, bir editör olarak da toplumun bütün kesimlerinin hassasiyetlerinin ve olası yasakların baskısı altında ezilmeden kitap seçip yayımlayabilmeyi istiyorum ama ne yazık ki ifade özgürlüğü konusunda katedecek çok yolumuz var.

 Suzan Geridönmez:  Yayınevlerinin sansür girişimleri genellikle örtük oluyor ve sık yaşanıyor. Ben editörlük sürecinde genellikle çevirimi savunur,  bağlı olduğum metnin ruhuna aykırı herhangi bir müdahaleye karşı dururum. Çoğunlukla editörü ikna etmekte ya da sansürden geri adım attırmakta zorlanmam. Karşı bir ısrarla da o aşamada pek karşılaşmadım. Benim sansürü fark etmem, daha ziyade kitap piyasaya çıktıktan sonra oluyor.  Bazen yeni baskı öncesi “Okurlardan, öğretmenlerden tepki aldık”, “Çevirinizi şu ya da bu açıdan tekrar gözden geçirmek ister misiniz?” gibi tutumlarla karşılaşırım. Ama dik durursanız, yayınevi ya da editör buradan ileri gidemiyor. Maalesef bazen, sonraki baskılarda istenilen değişikliklerin benden habersiz yapıldığına şahit olabiliyorum. Eğer telif sözleşmeniz, yani eser üzerinde hakkınız yoksa yapılacak bir şey kalmıyor. Kısacası sansüre boyun eğmemek için de telif haklarınızda ısrar etmeniz çok önemli.

 Olcay Mağden:  Birkaç kez yaşandı, özellikle bazı kelime tercihlerinde. Çünkü ne yazık ki çocuk kitapları söz konusu olduğunda sektörde çok fazla guru var. Her ebeveyn her öğretmen her influencer söz sahibi. Dolayısıyla yayınevlerinin çekincelerini de anlıyorum. Hadi anlıyorum demeyelim de anlamaya çalışıyorum diyelim. Bu saydığım karakterler öyle bir baskı unsuru yaratıyor ki kitabın hazırlık aşaması da bundan payını alıyor tabii. Ben genelde en baştan bu husustaki tavrımı, sansür sebebiyle çevirimde en ufak bir değişikliğe gitmeyeceğimi, net bir şekilde ortaya koyuyorum. Tabii bu duruşu bu kadar sert bir şekilde sergileyebilmek dünden bugüne olmadı. Bugün benim üslubuma ve genel olarak duruşuma alışıldı diyebilirim ama bunun için epey bir kitap çevirmem gerekti.

Kendi adıma, içimdeki otosansür mekanizmasını mümkün olduğunca kırmaya çalışıyorum. İster istemez yaşadığımız ülke üstümüzde sinsi bir baskı oluşturuyor ve bu da frene basmamıza neden olabiliyor. Böyle bir hissiyat doğsa bile doğrudan hayata geçirmekten ve çeviriyi eğip bükmektense bunun gerekliliğini irdeleyip ona göre karar vermeye çalışıyorum.

Editör ve yayıncıyla çalışırken en zorlandığınız ve değiştiği takdirde gelişeceğine inandığınız hususlar nelerdir?

 Tuğçe Özdeniz:  İkinci soruda bahsetmiştim, çevirmenlerin koşullarının iyileştirilmesini çok önemsiyorum. Kitap çevirmenliğinin bir meslek olarak kalabilmesi için çevirmenlerin emeklerinin karşılığını adil bir biçimde ve zamanında alabilmeleri şart. Oysa günümüzde çok az yayınevi çevirmene iyi koşullar sunuyor. Yayınevleri bu düzende çevirmeni sürecin “en zayıf halkası” olarak görmemeli, ne de olsa istediğimiz şartlarda çalışan başkaları da bulunur, diye düşünmemeli. Çeviri emek yoğun bir süreç, bazen bir kitabın çevirisi iki-üç ay sürüyor ama günümüz şartlarında iki-üç aylık bir emeğin karşılığı bir asgari ücret ya ediyor ya etmiyor. Bazen bu çeviriler ikinci baskıyı bile görmüyor. Çevirmen aldığı ilk baskı ücretiyle kirasını mı ödesin, karnını mı doyursun yoksa zaten serbest çalıştığı için sigortasını mı yatırsın? Hâl böyleyken bu işi hakkıyla yapabilecek nice insan vazgeçip başka işlere yöneliyor. Bunun değiştiğini, yayınevlerinin nitelikli çevirmen yetiştirilmesi konusunda daha çok sorumluluk aldığını görmek isterim.

 Olcay Mağden:  En zorlandığım mesele ücret konusu. Bunu zaten en başta da belirttim. Onun dışında gereksiz ve yerli yersiz düzeltiler. Ve yine az önce belirttiğimiz sansür meselesi. Çevirmen bu üç ana başlıkta serbest bırakılırsa ve de desteklenirse ortaya çok daha başarılı eserler çıkacağından eminim. Tüm bunların ortak tek bir amacı var, o da çevirmenin kafasını rahatlatmak. Kafası rahat olmayan biri, ortaya bir sanat ürünü koyamaz ya da koyduğu, güdük bir eserden öteye gidemez. 

Türkiye’de yayıncılığın geleceğine dair olmasını istediğiniz, hayal ettiğiniz değişimler neler?

 Tuğçe Özdeniz:  Kapsamlı sorularınız tüm bunlar üzerine düşündüklerimi dile getirme imkânı sağladı, teşekkür ederim. Türkiye’de yayıncılığın geleceğine dair beklentilerim özetle şöyle:

Düşünce özgürlüğü konusunda mesafe katedilmesi. Kültürel üretimimizdeki çoraklaşmanın önüne geçebilmek için cezalandırılma korkusu olmadan her şeyi özgürce düşünüp tartışabilmemiz gerek. Bunun bir parçası olarak, okur nezdinde ihbar kültürünün sona ermesi, fikirlere saygılı (ya da hiç olmazsa tahammülü) yeni bir okur kültürünün oluşması.

Yayın emekçilerinin onurlu bir yaşam sürmelerine yetecek ücretler almaları, kendilerini güvencesiz hissedip istemedikleri işler yapmaya mecbur kalmamaları.

Bütün giderleri dövize endeksli kitap üretimimizde dışa bağımlılığın azalması ve nitelikli kitapları sürdürülebilir biçimde okurla buluşturmaya devam edebilmek.

 Suzan Geridönmez:  Türkiye koşullarında hayal kurmak bile zor. Köklü değişimler istiyorum. Bir bütün olarak kültür ve sanatın, özel olarak da edebiyat ve bilim yayıncılığının devlet tarafından koşulsuz desteklenmesini, gelişmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını istiyorum. Kitapların ve onları üretenlerin herhangi bir kovuşturmaya uğramadığı, düşünce özgürlüğünün özümsendiği bir siyasal ve toplumsal iklim istiyorum. Kitap üretiminde yer alan tüm yayınevi emekçilerinin emeklerinin karşılığını almalarını ve güvenli çalışma koşullarına kavuşmalarını hayal ediyorum. Bu hayalin bir gün gerçekleşmesi için bugün herkesin harekete geçip örgütlenmesini diliyorum.

 Olcay Mağden:  Öncelikle yayıncılığın şu basmakalıp kitap kokusu romantizminden çıkıp biraz daha fazla dijitalleşmesini ve buna yönelik işe yarar düzenlemelerin getirilmesini umuyorum. Ayrıca özellikle çocuk kitapları özelinde yayıncıların birbirleriyle didişmeyi bir yana bırakıp ortak bir hedef doğrultusunda birlikte hareket edebilmelerini diliyorum. Ancak bu şekilde her kafadan çıkan onlarca ses elenebilir ve ancak bu şekilde durmadan konuştuğumuz şu sansür ve gereksiz uyarlama meselesinden kurtulabiliriz. Ve tabii çevirmenlerin maddi ve de manevi açıdan hak ettikleri yere gelmelerini umuyorum. 

 Sanem Erdem:  Yayın dünyasındaki her unsurun adil çalışma koşullarında, herkesin birbirine ihtiyacı olduğunun farkında olarak birlikte çalışması. 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.