Çocuk edebiyatı alanında son yıllarda sıkça tartışılan “çocuğa görelik” konusu, giderek sansüre ve otosansüre zemin mi hazırlıyor? Çocuğun üstün yararını gözetme çabasıyla giderek “steril” hâle gelen metinler, yepyeni sorun alanlarına mı dönüşüyor? Ve nihayetinde çocuk edebiyatı, “edebiyat”tan uzaklaşıyor mu?
Bu konuları tartışmak üzere Keriman Güldiken, Züleyha Ersingün ve Barış İnce bir araya geldi. Bu keyifli sohbetin, verimli bir tartışmaya da kapı araladığını düşünüyoruz.
Barış İnce: “Çocuğa görelik” kavramıyla başlayalım. Bir dönem çocuk edebiyatı alanını kasıp kavurdu diyebiliriz bu kavram için. Aslında çocuk edebiyatını bir alan olarak genel edebiyattan ayıran bir nirengi noktası oldu. Şimdilerde ise kitaplara yönelik şikâyetlere, sansüre, yasaklara bir zemin de hazırlamaya başladı sanki. Kavram yanlış mı anlaşılıyor yoksa içinde bunları zaten barındırıyor mu gibi bir tartışmayı artık yürütmek gerekiyor sanki.
Keriman Güldiken: Akademik olarak baktığımızda çocuğa görelik, çocuk kitaplarının çocuğun bilişsel, zihinsel, dilsel gelişimine uygun olup olmadığının belirlenmesi demek. Kulağa çok mantıklı geliyor değil mi? Ama burada bir sorun var: Bilimsel kriterlerle, sanat içeren bir kitabı çocuğa görelik bakımından sağlıklı bir şekilde değerlendiremezsiniz. Edebî bir eserin veya bir kitap illüstrasyonunun “çocuğa göre” olup olmadığına bu yöntemle karar vermek bizi çok yanlış sonuçlara götürebilir. Ama artık öyle bir noktaya geldik ki kitap daha fikir aşamasındayken bu kriterler belirleyici olmaya başladı. O zaman da işin sanat tarafı hızla geri plana itiliyor. Bu nedenle “çocuğa görelik” çok iyi düşünülmesi gereken bir kavram. En temelde çocuğa yönelik bakış açısıyla ilgili bence. Çocuk dendiğinde ne anlıyoruz? Herkes farklı bir şey anlıyor tabii. Çocuğun boş bir levha, tabula rasa olduğunu düşünenler, “Biz ne istersek onu yazarız bu levhaya,” diyor. “Çocuk doğuştan bir şeyler getiriyor zaten” diyenler, “Çocuk doğuştan iyidir, toplumsal etkilerle kötüleşir” diyenler… Tarihsel olarak çocuğa yaklaşımın, çocuğa göreliğin çok değiştiğini görüyoruz. Değişmeye de devam ediyor, yeni düşünceler ekleniyor. Günümüzde çocuğu eğitilmesi gereken bir varlık olarak görüp ona tepeden bakma yaklaşımı hâkim ne yazık ki. Öyle olunca da çocuğa bir şeyler öğretmeye çalışmak en öncelikli mesele hâline geliyor. Bir ara Alice’lerle, Pippi’lerle bu bakış açısı değişir gibi oldu ama sonra yine hortladı. “Bu, çocuğa göredir, şu değildir” diye diye çocuğa görelik kavramı bir sansür gerekçesi olarak kullanılır oldu. Artık çocuğu küçümseme davranışının iyice yaygınlaştığını ve “çocuğa görelik” ifadesiyle meşrulaştırıldığını görüyoruz.
Barış İnce: Tüm dünyada mı böyle?
Keriman Güldiken: Farklı seviyelerde de olsa bence tüm dünyada böyle… Yani gidilmiş yollar, geriye doğru yürünüyor maalesef.
Barış İnce: Bu tabula rasa mantığı önemli. Yani çocuğun kafası boş, dolduralım yaklaşımı… Bu bir üstencilik getiriyor kuşkusuz. Ama çocuğa da kitabı biz seçiyoruz, yani yetişkinler. Demek ki hâlâ otorite biziz. Burada nasıl bir özerklik sağlanabilir acaba?
Züleyha Ersingün: Cemal Süreya’ların döneminde de benzer bir tartışma yürütülmüştü. Çocuk edebiyatı var mı yok mu şeklinde… O dönemde çocuğu eksik yetişkin olarak gören bir bakış açısı vardı. Bu bakış açısı edebiyattan taviz vererek tanımlıyordu çocuğa göreliği. Çocuğu yetişkin aklına muhtaç biçareler olarak gördüğünden, “çocuk anlamaz” ön kabulüyle edebiyatı eksilterek uygulamaya geçiliyordu. Bugün de çok benzer bir durumla karşı karşıyayız. Kuşkusuz kitap seçimi yapanlar önemli… Ebeveynler ya da öğretmenler ne kadar çocuk edebiyatına, çağdaş çocuk edebiyatına hâkim veya takip ediyorlar mesela? Bir öğretmen olarak üzülerek söylemeliyim ki takip edilmediğini biliyorum. Yıllardır kullanılan listelerle çocuklara kitap ulaştırılmaya çalışılıyor. Öte yandan sadece okul sayesinde kitaba erişebilen çocuklar var. Anne babası kitabı öncelikli bir ihtiyaç kalemi olarak görmüyor, bazen de göremiyor. Burada öğretmenin doğru tercihler yapması çok önemli hâle geliyor. Anne ve babalar daha çok, “Okul ne derse onu alalım” bakış açısına sahip. Uzun yıllar okul ve öğretmene güvenilerek sürdürülen bu alan artık değişti. Veliler, kendi değerlerine uygun steril kitaplar istiyorlar. Örneğin ünlü bir yazarın çok iyi bildiğimiz bir kitabındaki “Sarhoş gibi davranıyordu” ifadesi tepki çekebiliyor. Kitapta içki yok, sarhoş bile değil aslında… Çocuğa göreliği artık günümüzde tamamen yetişkin konforuna göre tanımladığımızı düşünüyorum. Öğretmen başı belaya girsin istemiyor. Veliyle tartışmak istemiyor. Anne-baba, çocuk ona soru sorsun istemiyor. Artık makbul yetişkinin uygun gördüğü, itaat eden düzgün çocuk yetiştirmek adına steril, tek bir doğruyu işaret eden, tek bir temaya odaklanmış, mümkünse müfredatın içeriğine uygun çocuk edebiyatı eserleri, “çocuğa göre” diye tanımlanıyor.
Barış İnce: Edebiyat aslında “öteki”ni de göstermek… Yani iyi davranışlar var, kötü davranışlar var. Kötüyü görmeden iyiyi fark edemezsiniz. Böyle bir durumda edebiyat da zarar görüyor. Karakterleri çok yönlü işlemekte de sorun yaşıyoruz. Hep tek yönlü “karton karakterler” açığa çıkıyor. Farklılıkların çeliştiği, çatıştığı bir atmosfer de yaratamıyorsun böylece.
Keriman Güldiken: “Şu, şu sözcükleri kullanamazsın. Şu, şu kavramlara değinemezsin, yapamazsın, edemezsin…” cümleleriyle sanat olmaz zaten. “Yalan söyledi” demek yerine “doğru söylemedi” demek sağlıklı değil. Yalana yalan demek gerek. Öteki türlü sözcüklerin içi boşalır. Kötü karakter “kötü” şeyler söylemezse iyi ve kötü arasındaki fark belirsizleşir, karakterler tektipleşir.
Barış İnce: Tabii burada da kriterler devreye giriyor. Çocuğa yazıldığı için.
Keriman Güldiken: Elbette kitabın çocuk okura ulaşması için dikkat ettiğimiz bazı kriterler var. Öbür türlü dünyanın en şahane eserini de hazırlasanız, çocuğa ulaşmadığı zaman yaptığınız işin bir anlamı kalmaz. Ulaştırmak derken fiziki bir ulaşımdan bahsetmiyorum. Sanat eserinin, kitabın çocukta bir karşılık bulmasını; onun hayatında, düşünce ve duygu dünyasında bir yer edinmesini kastediyorum. Dikkat süresi kısa olan çocuğa 300 sayfalık bir roman sunmamak örneğin. Veya tam tersi, okuma seviyesi, ilgilendiği konular bakımından gelişmiş, ergenlik dönemindeki bir çocuğa “Hop hop tavşan” kitabı hazırlamamak gibi. Orada sunduğunuz sanat okura geçmez. Artık o çocuk orayı geçmiş veya oraya daha yolu var. Bunlara dikkat etmemiz lazım esas olarak. “Bu sözcük çocuğun ahlakını bozar, şu şöyledir, bu böyledir,” diye kesin olarak bilemeyeceğimiz konularda ahkâm kesmemeliyiz.
Barış İnce: Peki bir çocuk, yaş skalası gereği cinsellik, ahiret, metafizik gibi konuları henüz algılayamayacak düzeyde. Fakat sanatçı bunu çok dikkate almadan, çocuğun üstün yararı dediğimiz şeyi çok da gözetmeden yazıyor. Burada belirleyen kim olmalı? Editör mü, başka kurumlar mı? Demokratik bazı mekanizmalar var mı burada devreye girecek?
Keriman Güldiken: Demokratik mekanizma kitabı üretenler arasında olmalı. Bunun dışında oluşturulan kurumsal bir mekanizma, sansürü devreye sokacak zemini hazırlar. Kitabı üretenler kimler peki? Yazar, çizer, yayınevi, editör… Fakat “bu birinin görevidir” diye de bir şey yok. Bu kolektif bir çalışma. Ancak editöre büyük bir sorumluluk düşüyor. Hem bu demokratik mekanizmanın sağlıklı işlemesini sağlamak bakımından hem de konuya hâkimiyet bakımından. Mesela uzmanlar çocuğun gelişim süreçlerini bazı evrelere ayırmışlar ve demişler ki 11-12 yaş öncesi çocuklar soyut kavramları algılayamaz. Ama çocuklar bu yaşlardan önce de örneğin ölümle tanışabiliyorlar. Eğer bu evreleri dikkate alırsak çocuk kitaplarının çoğunu çöpe atmamız lazım. Ne yapacağız öyleyse? Bilimin, çocukla ilgili çalışmaların verilerini bileceğiz, çocuğu bileceğiz, onu ciddiye alacağız ve sanatçıya rehberlik edeceğiz. Elbette 3 yaşa ürettiğimiz kitapla 13 yaşa ürettiğimiz kitap aynı özelliklere sahip olamaz. Burada çerçeveyi iyi düşünmek gerekiyor.
Barış İnce: Yazar olarak mı yayınevi olarak mı böyle düşüneceğiz?
Keriman Güldiken: Yazar olarak, yayınevi olarak, çizer olarak, editör olarak… Çocuklar için kitap üreten herkes olarak. Şöyle düşüneceğiz: “Evet bu böyle ama bu sınırları körü körüne dikkate alırsam işin doğasına aykırı bir şey yaparım.” İşin doğası ise yaratıcılık, oyun, keşfetmek. Bunlar önceliklendirilmezse ilişki en başında kopar. Çocuğa seslenen bir şey üretmek mümkün olmaz. Çocuğun özgünlüğünü, bütün çocukların aynı olmadığını bilirsem o zaman işimi ona göre yaparım. Bahsettiğim bilimsel bilgiler sadece biraz önümü aydınlatır. Nerede durduğumla, kime ne ürettiğimle ilgili vereceğim kararlarda yardımcı olur. Ama gideceğim yolu yine ben belirlerim. Burada editör olarak kendimi kastetmiyorum. Çocuklara içerik üreten herkesi kastediyorum. Aslında iş biraz da sezgisel. Deneyimlerimiz, yaratıcı becerilerimiz, gözlemlerimiz, çocuğu tanıma, çocukluk kavramı üzerinde düşünme çabamız… Bunları ne kadar çok veriyle harmanlayabiliyorsak, sezgilerimiz de o kadar güçlü olur. Çocuğun sezgiselliğiyle paralel olarak, onun için içerik üretirken sezgisel tarafımızı uyanık tutmamız gerekiyor. Ve çocuğa güvenmemiz…
Züleyha Ersingün: Günümüzde tek bir “çocukluktan” söz edemeyiz. Çocuklar için içerik üreten her yetişkin bu çeşitliliği gözetmek zorunda. Biz bu işleri hep çocuksuz tartışıyoruz. İşin içinde çocuğun da olması gerektiğini düşünüyorum. Eskiden deneyim eksikliğinden bahsederdik ama artık çocuklar dünyada yaşanan ne sorun varsa hepsinden haberdar. Dolayısıyla seçtiğimiz kitapların kapsayıcılığının ve çeşitliliğinin olması, çocuğa görelik meselesinde çok önemli. Bizim yayıncılığımız da eğitmenlerimizin kitap seçme kriterleri de risk almama üzerine kurulu. Çocuğa kolay okunan, karakteri hemen çözdükleri kitaplar sunuyoruz. Edebiyat okuryazarlığı o kadar geç başlıyor ki bizde. İlkokuldaki deşifre süreci de dâhil iyi kitap okumalı çocuk. Çünkü yaşı kaç olursa olsun oradaki duyguyu kavrar, üzüntüyü, haksızlığı, kendini ve ötekini görür. Ebeveynlerde de öğretmenlerde de hep “okuduğunu anlasın” telaşı var. Oysa bu tamamen bir olgunlaşma meselesi. Bir cümlenin bildirdiği düşünceyi, yargıyı anlamak tecrübeyle ve yazıya maruz kalmayla ilgili. Edebiyat okuryazarlığıysa cümleyi değil cümlenin ötesini anlamakla… Bunun için en başından itibaren çocuğa şans vermek, çeşitli ve iyi metinler sunmak gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz kör bir karanlığı anlatamayız çocuğa. Onun da bir kriteri olmalı. O kriterse çocuğun üstün yararı ve bir eserin sanatsal olmasıdır.
Barış İnce: Kaygıya sebebiyet verir.
Züleyha Ersingün: Sorunları çocuğun omzuna yükleyemeyiz. Örneğin son günlerin çok tartışılan meselesi çevre. Konuyu tamamen çocuklara kilitledik sanki. “Biz batırdık, siz ne yaparsanız yapın,” dedik. Bunu bir okur olarak da çok eleştiriyorum.
Barış İnce: Ellerini yıkarken suyu fazla tüketmemek, buna dair bir bilinç çok önemli. Ancak bir taraftan da dünyayı bu hâle getiren büyük şirketler, fabrikalar ne olacak?
Züleyha Ersingün: Kesinlikle, dediğiniz gibi bir de meselenin suya sabuna dokunmadan çocuğa yüklenmesi var. Edebiyat duygusal bir tepki, pasif bir yansıma değil ki. Sadece “nasıl” ve “ne” değil, “neden” diye de sordurmalı. Herhangi bir sorunun matematik kitabındaki bir problemmiş gibi sunulması ve çözümün maddeler hâlinde sıralanması, talimatlara dönüşmesi çocuğu hafife almak. Tıpkı gençlik çağındaki bir bireye aşktan, yaşadığı sınav ve toplum baskısından hiç bahsetmeyen kitaplar okutmak gibi. Din konusu çok hassas bir konu. “Asla yer almamalı” demek kadar, “her aşamasıyla yer almalı” konusunu da tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.
Barış İnce: Tabii dönem dönem de değişiyor bu yaklaşımlar. Mesela bizim dönemimizde okutulan Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin gibi isimlerin eserleri sonra bir dönem lanetlendi. Kuşkusuz şiddetin fazlasıyla yer aldığı, mutlak bir acının olduğu kitaplardı. Eleştirilecek yönleri vardı ama sonrasındaki eleştiriler de “hiç aile içi şiddet yer almasın, çocuk bunlardan korku ve paniğe kapılmasın” gibi bir uca sürüklendi. Peki gerçek hayatta şiddet bitti mi? Aile içi şiddet yok oldu mu? Kadın cinayetlerinden bahsediyoruz… Haberler bunlarla dolu, gündelik hayat şiddetle dolu… Bağırma, çağırma, trafikte olanlar… Çocuk bunları hiç görmesin, duymasın yaklaşımı, hayatta karşılaştığında bir özdeşlik sorununu da beraberinde getirebilir. Kitapta yoksa bunlar, “Sadece benim başıma geliyor,” gibi de düşünebilir çocuk. Bu da çocuğu yalnızlaştırır. Edebiyatın böyle bir işlevi de vardır oysa. Öğretmenler, veliler, üst otoriteler kitapları sterilleştirirken bunu gözetmiyorlar. Kitaptaki bir cümleden dolayı bir yerlere şikâyet ediliyor yazarlar. Böyle olunca okullar da o kitaplardan kaçınıyor, yayıncılar kaçınıyor. Bitmeyen bir sansür döngüsü devreye giriyor.
Keriman Güldiken: Okullar kitap almaya, yayınevleri yayımlamaya, yazarlar yazmaya korkar oldular. Bu, çocuk edebiyatı ve dolayısıyla çocuk için çok kötü bir durum. Çıta yükseleceğine giderek düşüyor. Bunu nasıl aşarız? Edebiyatın arkasında durarak, butik yayınevlerinin arkasında durarak, yazarların arkasında durarak, çocukların arkasında durarak, onlara nitelikli kitaba ulaşabilecekleri ortamlar yaratarak aşarız. Sonuçta istediğimiz, iyi edebiyatı çocuklarla buluşturmak.
Barış İnce: Bu konuda velileri de sürece katmak gerektiğini düşünüyorum. Edebiyatın neyi “gösterebileceğini” hissetmeliler. Tabu diye gözüken hassas konular da yazılmalı.
Züleyha Ersingün: Kitapların içinde geçen tek bir sözcüğü bile tehlike olarak görebiliyor insanlar. Çocuğunu korumak istiyor diye düşünebiliriz ama çocuk istismarı haberleri aynı ölçekte tepki almıyor maalesef. Çocuk işçiliği bugün MESEM projeleriyle bir eğitim modeli hâline geldi. Kaç çocuk hayatını kaybetti. Ancak çocuk kitaplarına gösterilen hassasiyetle yaklaşılmadı bu meseleye. Hâl böyleyken amaç çocuğu korumak değil gibi geliyor bana.
Keriman Güldiken: Çocuğu fütursuzca koruma çabası, çoğu zaman çocuğa zarar vermeye yol açıyor. Korumak, çocuğun sahip olmaya hakkı olan olanaklardan onu mahrum etmeye varıyor. Edebiyat da bunlardan biri. Her çocuğun iyi edebiyatla buluşmaya hakkı var. Çocuğa göreliği iyi anlamazsak, doğru kullanmazsak, çocuğun elinden edebiyata ulaşma hakkını alıyoruz.
Barış İnce: Okuma keyfini de elinden alıyoruz. Sterillik ve didaktizm, sıkıcılığı da beraberinde getiriyor çünkü.
Keriman Güldiken: Bir kitaptan bir şey öğrenmek onu her zaman didaktik yapmaz. Didaktik olma, bir üslup meselesidir. Otoriter ses varsa çocuk zaten uzaklaşıyor o metinden. İyi bir edebî metinden çocuk her zaman bir şey alır, yazar bunu amaçlamasa da… Her çocuk başka bir şey alır ama ne alacağını baştan yazarın, editörün belirlememesi önemli. Ortada iyi bir eser varsa oradan ne alınacağı kitapla okur arasında. Çocukla kitap arasına başka hiçbir şey girmemeli. Çocuğa görelik konusu çocukla kitap arasındaki engelleri kaldıran pozitif bir noktaya dönüşmeli. Ama çok hassas bir kavram. Denge sağlanamazsa diğer tarafa kayma ihtimali çok yüksek. Dikkat etmek ve o dikkati elden bırakmamak gerekiyor.
Züleyha Ersingün: Kitabında sarhoş kelimesi geçtiği için anne babası dehşete düşen çocuk, çok daha fazla kötü örnek ve şiddet içeren videolar, diziler, filmler izliyor. Yetişkin, kitabın kendisini yormayacak, steril bir alan olmasını istiyor, “Bir de kitapla uğraşmayayım,” diyor.
Keriman Güldiken: Keşke gerçekten anneler, babalar, öğretmenler, “Bizi yormayın,” deseler ve bu işi uzmanlara bıraksalar. “Bu alana girmek istemiyoruz,” deyip çok fazla giriyorlar aslında.
Züleyha Ersingün: Çocuğun sorularıyla muhatap olmak istemiyorlar bir yandan da. “Aman bana sormasın, çok sorgulamasın. Okusun sessizce, paragraf sorularına bir katkı olsun,” diyorlar. Bir de güncel politikaların etkisiyle çocukla ilgili her alana (eğitim, edebiyat, yayıncılık) müdahale etmeye hakları olduğunu düşünüyorlar.
Keriman Güldiken: İşte burada da yetişkin eğitimi, veli ve öğretmen eğitimi çok önemli. Çocuğa öyle bir durumda nasıl yaklaşılması gerektiğini söylemek lazım. Kılavuzluk çok önemli.
Züleyha Ersingün: Bazen kendi çocukluğumu düşünüp “Keşke çocukları rahat bıraksalar,” diye geçiriyorum aklımdan. Biz kitapla tek başımıza kaldık çoğu zaman. Yetişkin kitaplarını da okuduk, çizgi romanları da. Çocuk, anlamadığını ya da kendisini çelişkiye düşüreni soracak bir yetişkin illaki bulacaktır. Bulmalı hatta. Zaten bir yetişkinin çocukla ilgili esas sorumluluğu da “Bana ihtiyacın olduğunda burada olacağım,” demek değil mi? Hiç değilse çocuk kendi yolunu seçsin. Çocukları rahat bırakmak lazım.
Keriman Güldiken: “Çocukları bir salın,” demek lazım herhâlde.
Barış İnce: İyi Kitap’ta bu sayıda kimi hassas konularda yazılmış kitapları seçtik. Aralarında aile içi şiddet var, boşanma var, göç var, ölüm var… Örneğin ölüm konusu, zor bir konu çocuklar açısından… Bir yazar olarak nasıl anlatmayı tercih edersiniz mesela?
Züleyha Ersingün: Ölüm konusunu anlatmak için yola çıkmıyorum. Ben bir hikâye anlatıyorum. Anlattığım hikâyede ölüm varsa, nasıl geçmesi gerekiyorsa, kurgu neyi gerektiriyorsa öyle geçiyor. Metnimi tekrar okuduğumda, “Burayı abartmış mıyım?” diye düşündüğüm oluyor bazen. Mesela 12 yaş üstüne yönelik bir romanım var, öyküdeki kahramanların ikisinin birden annesi ölünce, “Çok mu abarttım acaba, çok mu ağır oldu?” diye düşündüm. Biraz kurcaladım neler yapabilirim diye… Ama müdahale edersem metin bütün hakikatini kaybedecekti. Biraz dikkatli bakınca gördüm ki orada endişelenen bendim. Benim yetişkin yargılarım. Çocuk onu okurken benim yaşadığım duyguyu yaşamayacak muhtemelen.
Barış İnce: Kültürden kültüre de değişiyor sanki. Bazı kültürlerde diyelim ki öpüşme, karşı cinsle karşılaşma konuları çok daha erken yaşlarda algılanabiliyor, ifade edilebiliyor. Bazı ülkelerde ise çocuk çok daha geç yaşta bu durumla tanışıyor. Ama ikisi de çocuk. Çocuğa görelik bunun neresinde diye de bir soru açığa çıkıyor.
Keriman Güldiken: Bence bir kitabın, belli bir çocuğa göre olup olmadığını anlamanın tek yolu, çocuğun kitabı okuması. Çocuk kitabı okumadan, ona göre olup olmadığını tam olarak anlamanın bir yolu yok.
Barış İnce: Sezgi olarak kalır.
Keriman Güldiken: Evet, biz yetişkinler olarak istediğimiz kadar buna karar vermeye çalışalım, neticede kitap bir çocuğa göre olabilir, başka bir çocuğa göre olmayabilir, dediğiniz gibi. Benim büyük oğlum 12 yaşında ama 13-14 yaş bedeninde kıyafetler giyiyor. Ben çıkıp, “Tekstil firmaları yanlış yapıyor,” demiyorum. “Bu kıyafetler benim çocuğuma göre değil,” diyorum. Görelik konusu çok öznel. Edebiyatı buna göre nitelendiremeyiz. Çocuğa görelik, iyilik-kötülük meselesi değil, uygunluk meselesidir. Bir çocuğa uygun olmaması, o kitabı kötü yapmaz. Çocuğa göreliği ben daha çok “biçimde” ararım mesela. Atölyelerimde de örnek olarak verdiğim Ufaklık ve Canavar diye bir kitap var, Uçanbalık’tan çıkan. Boşanma konusunu işliyor ve mesele çocuğun ağzından anlatılıyor. Aynı hikâye annenin ağzından anlatılsaydı bu bir çocuk kitabı olmazdı. Anlatıcının seçimi bile, çocuğa görelik konusunda belirleyici olabiliyor. Teknik bir şey söylüyorum, bizim asıl bunları düşünmemiz lazım. Oysa sadece çocuğun ne öğrenip ne öğrenmeyeceğine odaklanılıyor, biçim, kurgu, dil gibi edebiyatın temel meseleleri geri plana itiliyor. “Bunu çocuk okursa böyle etkilenir,” deniyor. Çocuğun ne hissedeceğine onun adına karar veriliyor.
Züleyha Ersingün: Etkilensin, hatta çocuk biraz da üzülsün. Bir edebiyat eseri okunurken yaşanan duyguya “müşteri memnuniyeti” gibi bakılamaz ki. Edebiyat duygularını incitmesin ama dünyasını değiştirsin, rahatsız etsin. Hiç değilse tanışsın duygularıyla.
Barış İnce: “Travmatize oldu” deniyor, “tetiklendi”.
Keriman Güldiken: Bir noktadan sonra çocuk romantize edilmeye başladı. Çocuğa çok romantik bakmaya başladık ve orada yanıldık bence. “Çocukluk kavramının ne olduğuna karar vermek gerekiyor,” dedim ya. Ben biraz gerçekçi bakan tarafta görüyorum kendimi. “Üzülebilir” diyememe hâli romantize etmekten kaynaklanıyor. Çocuğu gerçekçi bir şekilde görmediğimiz zaman yanılmaya başlıyoruz. Ne kadar romantize edersek o kadar yanılıyoruz. Mîna Urgan, Sineklerin Tanrısı için yazdığı son sözde bunu çok güzel anlatıyor.
Züleyha Ersingün: Üstelik bu korumacı tutumla tüm yaşam deneyimlerini, duygularını sınırlıyoruz. En basit yaşam deneyiminde dahi zorlanan çocuklar var. Sanki bu, yetişkinler yüzünden olmamış gibi birkaç yıl sonra da “Şimdiki çocuklar,” diyerek çocuğu eleştirmeye başlıyoruz. İyi metinler çocuğa büyürken karşısına çıkacak pek çok sorunun provasını yapma fırsatı sunar. Çocuğu koruduğumuzu sanırken yaşam konusundaki donanımlarını eksik bırakıyoruz. Bu bir istismar, çocuk hakları ihlâli. Çarpıcı bir anekdot: İlkokul çağındaki bir çocuk sınıfa giriyor, bakıyor cam açık, öğretmene, “Pencere açık,” diyor. Öğretmen, “Evet temiz hava girsin,” dedikten sonra çocuk, “Ya pencereden düşersem,” diyor. Henüz içeri bile girmeden endişe duyuyor. 7 yıldır hayatta olan bir çocuk nasıl bu hâle gelebilir? Hayatla ilgili her şeyden, açık bir pencereden bile korkar hâle nasıl gelir?
Barış İnce: Fazla korumacılığın sonu… Siz yazar olarak da eğitimci olarak da bu karşılaşmaların içindesiniz. Etkinliklere de katılıyorsunuz. Çocuklar farklı, zor metinlerle karşılaştığında “travmaları oluşuyor” mu, ne deneyimliyorlar?
Züleyha Ersingün: İlkokul öğretmeni olduğum için ben bir çocuğun pek çok ânına tanıklık ediyorum. Okumayı öğretiyorum, sonra çeşitli kitaplarla onların okur olma yolculuğunu izliyorum. Okumak öğrenilen bir şey ya, edebiyat okuryazarlığı da öğrenilen bir şey. Okumayı harfleri birleştirerek öğretiyorsun, edebiyat okuryazarlığını da öğreteceksin. Birlikte o metni okuyacaksınız, tartışacaksınız, görsellere dikkat çekeceksiniz ve doğru yerde doğru soruyu soracaksınız ki çocuk da metin üzerinde farklı şekilde düşünmeye başlasın. Benim çocuklarda dikkatimi çeken şeylerden biri, sadece eğlenceli metinlere, kolay okunan, üzerinde düşünülmeyen metinlere eğilim var. Bunları okumasınlar demiyorum bu arada. Ben de seviyorum o metinleri.
Barış İnce: Hepimiz biraz Tommiks, Teksas. Zagor okuyarak başlamadık mı?
Züleyha Ersingün: Evet ama onların yanında sunacağımız başka şeyler de olmalı. Okumak sadece edilgen bir eylem değil. Zihin, duygular, irade de işin içinde olmalı. Bir metin sadece tiplemelerden ya da kahramanlardan ibaret olmaz. İçinde “insanlar” olmalı. Okumayı öğrendikleri ilk yıllarda acemi okurların bazı kitaplardan gözü korkabilir. O noktada okumaya çekindiği şeyleri birlikte okumak, üzerine tartışmak hem işe yarayan hem de çok zevkli bir etkinliktir. Bu sadece öğretmenin bireysel çabasıyla olmamalı kuşkusuz. Kurumsal bir işleyiş olmalı. Okullarda bu kapsayıcılıkta ve çeşitlilikte kütüphaneler olmalı ki her çocuk hem iyi kitaba erişme hem de edebiyat okuryazarlığını öğrenme fırsatı bulsun.
Barış İnce: Bu kitaptan çekinme durumuyla ilgili şunu da düşünüyorum. Son zamanlarda sıkça yapılan bir şey var. Mesela çocuk tabletle, telefonla oynuyor, çok da eğlenceli… İçeriden bağırıyoruz: “Hadi kapat artık, git biraz kitap oku!”
Keriman Güldiken: En fenası…
Barış İnce: O kadar eğlenceli, görsel bir şeyin karşısına konmuş bir sorumluluk, bir ceza gibi…
Keriman Güldiken: Çocuklar kitap okumayı cezayla eşleştirmemeli. “Kitap okuyacağına ders çalış,” denirdi eskiden. Şimdi, “Çok çizgi film izledin, biraz kitap oku,” deniyor. Film izlemek eğlenceli, biz de eğleniyoruz izlerken. Bunu biliyoruz. Ama kitap okumanın da eğlenceli olduğunu keşfetmemiş çocuk için bu yönlendirme okumanın bir ceza olarak algılanmasına neden oluyor.
Züleyha Ersingün: Okursan sınavlarda başarılı olursun deniyor mesela… Bu kez de edebiyat ve sınav yan yana geliyor.
Keriman Güldiken: Edebiyat kitapları listeleniyor, seçiliyor eğitim materyali olarak. Kitaplar eğitim malzemesi olarak kullanılsın tabii ama nasıl kullanıldığı çok önemli. Yani, “Sizi buradan sınav yapacağım,” demek mi lazım, yoksa “Hadi bunu tartışalım,” diyerek, çocukların kendilerini ifade etmesine alan açma vesilesi olarak kullanmak mı o kitabı? Ya da “Bakalım 10 dakikada kaç sayfa okuyacaksın,” yerine “Üzüldün galiba burada biraz, neden üzüldün?” mü demeli? Tabii bu sorular da sorgulama hâline dönüşmemeli. Doğal bir akışta olmalı. Günlük hayatın içerisine sokmayı öğrenmemiz lazım kitabı. Çocuğun evin her yerinde, tuvalette bile kitapla karşılaşması lazım. İlgisiz bir iş yapıyorken, “Aa hatırladın mı, bunu şu kitapta okumuştuk,” diye günlük hayatın içerisinde kitaplara referans vermek çok önemli mesela. Kitabı, edebiyatı, çocuğun hayatının doğal bir parçası hâline getirmek gerekiyor.
Züleyha Ersingün: Ben de kitapları günlük hayatın içine sokma konusunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak okullarda tam da bu niyetle yapılan pek çok çalışmanın, bir grup yetişkinin belirlediği kitabın aynı gün aynı saatte birlikte okunması, ardından sınav yapılması gibi, tam tersi bir etki yarattığını gözlemliyorum. Eminim ki çocuk ya da yetişkin her birey okurken seçimlerine karışılmasın, okudukları sorgulanmasın ister. Okumak bir hayal gücü eylemidir, sınava tabi tutulamaz.
Keriman Güldiken: Edebiyat bir sanattır. Çocuğun sanattan aldığı hazzı azaltacak ne varsa yapıp, sonra ondan hoşlanmasını bekliyoruz. Sansür, çocuğa göre olsun diyerek güdük bir edebiyat ortaya çıkarmak, hayatta yeri olmayan kitaplar sunmak, o hazzı çocuğun elinden almak aynı zamanda.
Barış İnce: Dünyada bu konuyu nasıl aşıyorlar diye de düşünüyoruz ya da aşamıyorlar mı acaba?
Keriman Güldiken: Amerika’yı biliyorsunuz, yasaklanan kitabın haddi hesabı yok. Birtakım sivil toplum kuruluşları ses çıkarıyorlar ama pek bir şey yapabildiklerini söylemek mümkün değil. Avrupa’da çocuk yayıncılığı biraz daha özgür. Kuzeye gittikçe biraz daha artıyor özgürlük. Akdeniz’e doğru indikçe sınırlar biraz daha kalınlaşıyor gibi görülüyor. Bizde kantarın topuzu iyice kaçtı. Kantar da olmamalı aslında.
Barış İnce: Kitap seçimlerinde ve okuma alışkanlığında velileri eleştirdik, onların okullara yaptığı baskıyı eleştirdik ama öğretmenler de var. Onlar da artık, “aman laf gelmesin” diye biraz bu konudan kaçınıyor ve liste gelsin, ona göre okutalım diyor sanki. Bu da otoriteyi güçlendiriyor kuşkusuz. Çok iyi edebiyat okuru öğretmenlerimiz de var, bizim zamanımızda da vardı. Farklı görüşe sahip olup iyi edebiyat konusunda nesnel davranan öğretmenlerimiz vardı. Şu an tabii kutuplaşma da var.
Züleyha Ersingün: Öğretmenler toplumsal kamplaşmadan en çok etkilenenlerden. Çocuklara metin seçerken, “Ne uygun görüldüyse onu alırız,” diyen bir grup var. Ne okutacağı konusunda hiçbir fikri olmayan, kendisi okumayan, çocukların okuduğuyla ilgilenmeyen bir grup var. Elbette canla başla çocuklara edebiyat okuryazarlığı aşılamaya çalışan, öğrencilerine iyi metinler okuttuğu için bedel ödeyen, ceza alan öğretmenler var. Bazı öğretmenlerin de veliler gibi hassasiyetleri var. Okulu, öğretmenleri eleştiren bir metni okutmak istemiyorlar mesela.
Barış İnce: O zaman son olarak kendimize dönüp bakalım yazarlar olarak. Siz bir metni kaleme alırken otosansür uyguladınız mı? “Bu da olmaz, tepki görür,” dediniz mi?
Züleyha Ersingün: Bir çocuğa var olduğu hâliyle yeterli, sevilesi ve değerli olduğunu hissettirmek için yazmak benim temel motivasyonum. Bunun için de bir gölgesi (kusuru, eksiği, karanlığı) olmasının normal olduğu vurgusuna dikkat etmeye çalışıyorum. Elbette yazmanın kibrini seyreltmek için metne sorular soruyorum ama metne sansür uygulayıp çekiştirmemeye dikkat ediyorum. Otosansür diyebilir miyiz bilmem ama anlatmak istediğim pek çok şeyi henüz anlatmadım. Elimden geldiğince kapsayıcı olmaya dikkat ediyorum ancak henüz yazmak isteyip yazmadığım -yazamadığım- pek çok metin var.
Barış İnce: Size de son olarak şunu sorayım. Editörlük zor bir meslek… Yazarla muhatabız, okurla ve çevresiyle muhatabız, metinle muhatabız. Otoritelerle de… Sizin bu anlamda müdahaleci olduğunuzu hissettiğiniz anlar oldu mu?
Keriman Güldiken: Müdahale etmiyoruz aslında. Editörün işi müdahale etmek değil. Biz yazara önermekle, düşüncemizi aktarmakla mükellefiz. Tüm olasılıkları göz önünde bulundurmamız ve bunu yazarla paylaşmamız gerekiyor. Sonra “Ama sen beni bu konuda uyarmadın,” da denebiliyor çünkü. Ya da “Hadi yazar görmedi, editör de mi görmedi?” deniyor. Ama kitap yazarındır ve nihai olarak ne yapacağına yazar karar verir. Ancak bence otosansürün kökleri artık çok derinlere inmiş durumda. Son yıllarda dosyalar genelde filtrelenmiş olarak geliyor. Bunu bilmemin imkânı yok tabii, sadece tahmin ediyorum.
Barış İnce: Bu filtreyi neden uyguluyorlar sizce?
Keriman Güldiken: “Temiz bir metin” gönderirsem yayımlanma ihtimali artar diye düşünülüyor olabilir. En baştaki endişe bu bence. Haksız bir endişe de değil çünkü yayınevlerinin de endişeleri var. Olumsuz eleştiri alma korkusu da olabilir. Ama bu, kitap yayımlandıktan sonra sorumluluğu yayıneviyle paylaşılacak bir durum olduğundan daha ikincil. Herkes endişeli anlayacağınız. Bütün bu endişelere edebiyatı kurban etmemek gerekiyor tabii. Ona sahip çıkmamız lazım. Edebiyata sahip çıkmak demek, nitelikli edebiyatın yazılmaya, yayımlanmaya devam etmesi demek. Okurun bu kitapların arkasında durması demek. Bunun için yazarın özgür olması, yayınevlerinin varlıklarını sürdürebilmesi, okurun seçme hakkının olması gerekiyor. Ancak çok şiddetli bir dolu yağıyor yukarıdan. Çocuk kitaplarının doludan zarar görmeden çıkması için herkesin şemsiyenin sapını tutması gerek.
Züleyha Ersingün: Çocukların hiç olmadığı kadar ihtiyacı var edebiyata. Dijital araçların, oyunların ve sanal dünyanın pompaladığı her an uyarılmış ve tetikte olma hâli o kadar yalnızlaştırıyor ve yoruyor ki onları. Bir apartman dairesinde, yetişkinlerle, onların öncelikleri ve kaygılarıyla yaşayan, çocuk olma hakkı elinden alınan, kendisine yapılandırılmamış tek bir alan bile bırakılmayan, sokakta oyun oynayamayan çocukların edebiyata ihtiyacı var.
Keriman Güldiken: Çocuğa görelik meselesi orada karışıyor. Sosyal medya platformları çocuğa göre kurgulanıyor mesela. Tasarım, algoritma, içeriklerin seçimi, her şey çocuğa göre. Ama bağımlılık, depresyon, kaygı yaratıyor. Şimdi çocuğa görelik ne oldu? Çocuğa göreliğin kötü niyetli kullanımı çocuğu mutlu etmiyor.
Barış İnce: O zaman, iyi edebiyat mutluluktur diyelim.

