Şiddet, ölüm, istismar gibi konuları işleyen eserlerin çocuklara kitap seçen yetişkinler tarafından daha az tercih edildiğini biliyoruz. Ama sorunlar, onları konuşmaktan kaçındıkça yok olmuyor.
İster oturduğumuz sokakta ister yaşadığımız dünyada olsun, bir sorunu görmezden gelebilir, başımızı başka tarafa çevirebilir, hiç olmamış gibi davranabilir, her şeyin güllük gülistanlık olduğuna dair kendimizi ve çevremizdekileri kandırabilir, “Aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey,” ile “Ay, haberlere hiç bakmıyorum canım, sinirlerim kaldırmıyor,” konforunda salınabilir, suskunluğun o makbul suç ortaklığında gündelik hayatımızı sürdürebiliriz. İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu unutup bireysel çıkarları öncelediğimiz sürece tüm bunlardan hicap duymadan yaşayıp gidebiliriz, ta ki görmezden geldiğimiz o sorunun ucu bize dokunana dek.
Alman yazar Susan Kreller de Mavi Kulübe –ya da görmezden gelinen filler– adlı romanını yetişkinlerin bu ikiyüzlü tavrının çocukların hayatında mal olduğu şeyler üzerine inşa ediyor. Olcay Geridönmez’in Türkçesiyle Ginko Çocuk tarafından yayımlanan roman Almanya’nın Diepholz bölgesindeki Barenburg kasabasında geçse de, gözünüzü kapatıp parmağınızla dünya haritasından rastgele bir yer seçebilir, kurguda hiçbir aksama olmadığını görebilirsiniz.
Müesses nizam
On üç yaşındaki Maja’nın yaz tatilini babaannesi ile dedesinin yaşadığı sıkıcı, monoton, boğucu kasabada yapayalnız geçirmesiyle başlayan roman, parkta tanıştığı biri yedi diğeri dokuz yaşındaki iki kardeşin babaları tarafından sistematik olarak şiddet gördüğünü fark etmesiyle yön değiştiriyor. Takıntılı bir şekilde çim biçen, bahçelerinin güzel görünmesini her şeyden çok önemseyen, birbirlerini çok iyi tanıyan ve orada doğup büyümeyenleri aralarına kolay kolay almayan kasaba halkı, Maja’nın görüp de dillendirdiği bu yıkıcı sorunun üzerini elbirliğiyle örtme telaşına düşüyor. Çünkü kimse müesses nizamın bozulmasını istemiyor. Derdini anlatmak için her yolu deneyen ama yetişkinler yani suç ortakları tarafından susturulan kız çocuğu, gün geçtikçe sorunlu yaftasını yiyor. Tıpkı Sara Ahmed’in Feminist Bir Yaşam Sürmek kitabında, oyunbozan feministlerden bahsederken, “Bir sorunu açık ettiğinizde sorun yaratırsınız,” dediği gibi. Tıpkı doğru söyleyenin dokuz köyden kovulması gibi.
“Babaannem, titiz bir kişinin kendini odalarının köşelerinden belli ettiğini söyler hep. İşaretparmağını rafların üzerinde gezdirip camlara gündüz ışığında göz attıktan sonra odanın köşelerine bakmalıydı insan. Gerçekten titiz biri kendini, kiri en kuytu köşelerden bile çıkarmasıyla belli ederdi. Ve ben, babaanneme bu temmuz akşamında, Brandnerlerin oda köşelerinin tozlu, hem de harbi toz topaklarıyla dolu olduğunu söyleseydim, beni kesinlikle dinlerdi. Fakat mutfakta bardakları kuruladığı o temmuz akşamında, babaanneme sadece, ‘Brandnerler yakında çocuklarını dayaktan öldürecek,’ dedim. Babaanneminse aklına, ‘Neden böyle şeyler söylüyorsun?’ demekten başka bir şey gelmedi.”
Saygın insanlar
Kasaba halkı Maja’yı susturmakla yetinmiyor, şiddet faili erkekleri aklamaya çalışan herkesin tekrarladığı, “O aslında öyle biri değil; çok saygın, kibar, iyi eğitimli biri” evrensel yalanına da sığınıyor.
“Uzun saçları yüzünden Max’tan emin olamasam da ne onun ne de Julia’nın gözünde yaş görmediğim, ama gözyaşından beter bir şey gördüğüm için artık kimseye huzur veremezdim. Fakat babaannemin, beni az buçuk dinlemeye yanaşması kesin yarım saati bulan, uzun bir zaman aldı. Dinledikten sonra da anlatmaya başladı, söyledikleri çok azdı. Üstelik her iki cümlesinde Brandnerleri son derece saygın, çalışkan, örnek ve kesinlikle düzgün insanlar olarak andı.”
Maja’nın görece daha eğitimli, entelektüel babasının tepkisi de kasaba halkından farklı olmuyor. Yaşanan acıların son bulması için mücadele etmekle o acıdan sanatsal üretim devşirmek arasındaki farkı incelikle ortaya koyan yazar, on üç yaşındaki karakteri aracılığıyla toplumun yaldızlarını pul pul döküyor.
“Ama beni asıl rahatsız eden, babamın başka zamanlarda insanlarla, en azından başlarına kötü şeyler gelmiş insanlarla ilgilenmesiydi. Babamın çektiği filmler istisnasız büyük ve korkunç olaylarla ilgiliydi. Filmler çoğunlukla geride kalanları konu ediyordu; babam, tren kazası kurbanlarının, intihar edenlerin, kayıp kişilerin ya da bir şekilde artık hayatta olmayanların yakınlarını bulup ziyaret ederdi. Bazen, bir başlarına kalanların filmlerini de çekerdi. Bunun için kamera ekibiyle o insanlara gider, onları ve nasıl giderek kederlendiklerini ya da nasıl giderek yaşlandıklarını seyrederdi. Seyretmek, evet. Kesinlikle buydu yaptığı. Babam seyreden biriydi, bu kadar.”
Şairlere inanmak
Yetişkinlerin üstlenmediği sorumluluğu tek başına sırtlamak zorunda kalan Maja, arkadaşlarını şiddet sarmalından kurtarmanın kendince bir yolunu buluyor ama çocuk deneyimsizliği işlerin daha da sarpa sarmasına neden oluyor. Çocukların duygu dünyalarını, şiddetin çocuk ruhunu nasıl yaraladığını çarpıcı bir şekilde anlatan roman, yetişkin okurlara da sorumluluklarını hatırlatıyor.
Çocuk edebiyatında şiddet, ölüm, istismar gibi konuları işleyen eserlerin çocuklara kitap seçen yetişkinler tarafından daha az tercih edildiğini, yetişkinlerin bu konuları konuşmaktan kaçındığını biliyoruz. Ama bildiğimiz bir şey daha var: Sorunlar onları konuşmaktan kaçındıkça yok olmuyor. Dileyen Türkiye’deki aile içi şiddet istatistiklerine de bakabilir. “Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur,” diyordu Gülten Akın. Siz yine de şairlere inanın.


Mavi Kulübe
Susan Kreller
Türkçeleştiren: Olcay Geridönmez
Editör: Suzan Geridönmez
Ginko Çocuk, 160 sayfa

