İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

İKİ YAZAR İKİ GÖRÜŞ: Çocuk edebiyatı, “cıs” konulara nasıl değinir?

Hassas konuları işleyen yazarlar; toplum baskısı, sansür, otosansür kıskacında neler yaşıyor? Çocuk edebiyatının iki önemli ismi Hanzade Servi ve Fatih Erdoğan, bu konuda bir buçuk saate yakın sohbet edip İyi Kitap için kayıt aldılar. Servi’nin lezzetli giriş yazısıyla yayımlanan bu söyleşiyi okurlarımızla buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz.

Hani sosyal medyada bir akım vardı. Çocukları telefonun karşısına oturtuyorlar ve “Ben odadan çıktıktan sonra, bildiğin kötü sözcükleri söyle,” diyorlardı. Beni, “Çocuk kitaplarına gelen linçlerle ilgili konuş; yazarların kalemindeki otosansürden bahset ve çocuğa göreliği anlat,” diye bir odaya koyup sekiz yüz yıl sonra dönseler, iskeletimi hâlâ konuşurken bulabilirler. O kadar doluyum. Üstelik bu doğaüstü durumu, bir çocuk kitabında işleyemezler bile. Çünkü… Evet, konuşan iskelet. Cıs! (Sekiz yüz yıl sonra bile bunun ‘cıs’ olacağını düşünmem, sanırım doluluğum hakkında ufak da olsa bir fikir verebilir.)

Bu konuları Fatih Erdoğan’la birlikte masaya yatırmamız istendiğinde, çok heyecanlandım. Soracağım şeyler, anlatmam gerekenler, hiçbir noktayı atlamamak için alınan harıl harıl notlar…

Dertli ama umutlu, yılgın ama vazgeçmemiş; her yönden ufuk açıcı, sanatı sahiplenen, gerektiğinde iğneyi kendine de batırmayı bilen; bilgi ve tecrübe dolu; kâh sitemli kâh haklı, ama hep anlamaya çalışan; illaki hüzünlü ve kaçınılmaz olarak kahkaha dolu bir sohbet… İki dostun dertleşmesi de diyebiliriz, çocuk edebiyatına ışık tutacak, yarı şaka yarı ciddi bir tarihi belge de…

O zaman buyurun, neredeyse bir buçuk saatlik sohbetimizi, kapınızın önüne bırakıyoruz.

Hanzade Servi

 

Hanzade Servi: Merhaba. Bugün burada, dünyayı kurtarmak üzere toplandık. En azından çocuk edebiyatı dünyasının, kendi payımıza düştüğü kadarını kurtarmaya çalışacağız. Henüz farkında değilsiniz ama karşımda Fatih Erdoğan oturuyor. Oturmuyor da olabilir. Hava çok sıcak. Bu sebeple serap görüyor olma ihtimalimi de cepte tutuyorum. Hatta Fatih Erdoğan diye biri hiç yokmuş, değil mi? Sen benim hayali arkadaşımmışsın. Filmin sonunda bu çıkıyormuş.

Fatih Erdoğan: Bir an ben de kendi varlığımdan şüphe ettim.

Hanzade Servi: Ben önce, nelerden bahsedeceğiz, şöyle bir konuları toparlamak istiyorum. Çocuk kitaplarına yönelen linçler. Son yıllarda çok fazla karşılaşıyoruz. Yazarların yazarken kendilerini, bu konuyla ilgili olarak nasıl hissettiği… Kalemlerine otosansür uygulayıp uygulamadıkları… Hassasiyetlerin nereye kadar gözetilmesi gerektiği… Çocuk edebiyatının asıl amacının ne olduğu… Çocuk kitaplarında bu olmamalı, şu olmamalı dayatması… Ve tabii ki geçmiş ve bugünün, bu yönden bir karşılaştırması… Çünkü çok şey değişti.

Senin ilk kitabın, 1980 yılında çıktı. Ben iki yaşındaydım. Neredeyse elli yıl öncesinden bahsediyoruz. Seni buraya, ne kadar yaşlı olduğumuzu fark etmen için çağırmışız gibi oldu. Zaten yaşlıyız; bunu herkes biliyor. Biz yaşlanırken, çocuk edebiyatında da çok şey değişti. Kitaplar değişti, okurlar değişti. Eskiden mi daha iyiydi, şimdi mi daha iyi? Ne oluyor? Biz nereye gidiyoruz? Bir karşılaştırma ile başlayalım. Sonra hepsini tek tek açacağız.

Fatih Erdoğan: Binlerce gün konuşsak yetmez. Kendimizi ve çocuk edebiyatını çok önemsediğim için söylemiyorum. Sıraladığın konu başlıkları derin ve bazıları çözümsüz. Bugünün sonunda da bir şey çözeceğimizi iddia etmemeliyiz zaten. Ama tabii ki konuşmalıyız. Mesela linçler dedin. Sert bir tanım, ama bazı yaşadığımız şeyler bu tabiri hak ediyor. Sadece çocuk edebiyatçıları yaşamıyor bunu. Sanatın her alanına yayılmış, genel bir durum. Otosansür ise kadim zamanlardan beri gündemde olan bir konu.

Çocuk edebiyatının bir amacı olmalı mı? Yazarın bir bakıma içini dökmesi dışında bir amaç ne olabilir? Çocuk edebiyatında ne olmalı ne olmamalı? Sorunun kuruluş biçimi bile dayatma. Mesela ömrünüzü vermiş olabilirsiniz. Okullar okumuş, binlerce şişe mürekkep yalamış olabilirsiniz. Ama kitap okumayan; çocuğu olduğunda çocuğunun kitap okuması gerektiğini öğrendiği için kitabın kapağını ilk kez açan bir anne veya baba, çatık kaşlarını gerdire gerdire, çocuk kitaplarında neyin olması veya olmaması gerektiğini size öğretmeye kalkabilir. Kendi adıma kırk altı yıldır çocuk yayımcılığının içindeyim. Değişen birçok şey var ama, temelde altını çizmek istediğim bir değişim var, çok önemli. Tanzimattan itibaren -tanzimat dedim diye korkma, çok uzatmayacağım- gelişen ve cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yeni harfli kitapların devreye girdiği dönemde, çocuk edebiyatı kaçınılmaz olarak eğitimin bir parçasıydı. Yeni bir cumhuriyet kurulmuştu. Toplumun şekillendirilmesi gerekiyordu ve bütün kitaplar bu amacı güdüyordu. Bu gelenek, 1970’li yılların sonuna kadar pek de sorgulanmadı. ‘Öğretmen yazar’ kavramı çok kabul görmüş bir şeydi.

Sonunda çocuk edebiyatı ve çocuk yayımcılığı, kendi içinde bir birikim oluşturdu. Mayalı bir hamur gibi sessiz kaldı önce; sonra patladı. Ama bu sürecin ilk on yılı, aslında senin de doğduğun 1970’li yıllar.

UNICEF, 1979 yılını Dünya Çocuk Yılı ilan etti ve çok şey değişti. Rahmetli Erdal Öz bizzat anlatmıştı bana. O dönemin bilinen yetişkin yazarlarına demiş ki, Yaşar Kemal, Orhan Kemal mesela: “Abi, çocuk kitabı yaz. 1979 yılı çocuk yılı. Çok kitap satacağız.” Bu, olumlu bir sonuç getirdi. Çünkü nicelik olarak artış oldu. Çocuklara yönelik kitap sayısı arttı. Yayımcılar, verimli bir eylem içine girdiler. 1980 darbesi sonrası biraz kesinti olduysa da yeniden bir kımıldanma oluştu.

Asıl söylemek istediğim şu: Kitabın kullanımı, tüketimi veya çocuğa sunulması sürecinde egemen olan öğretmendi. Yani eğitimdi. Okul kitabı, ders kitaplarıyla birlikte yürürdü. Ben hatırlarım, çocuğuna götürsün diye okul öncesi çocuklara yönelik bir kitap hediye ettiğimiz arkadaşımız birkaç gün sonra “Çocuk beğendi mi kitabı?” diye sorduğumuzda, “Yok daha vermedim; okula başlayınca vereceğim,” derdi. Yani okulla başlardı çocuk kitabı. Dolayısıyla böyle bir dönemde çocukların kitaplarını anne babaların okumasına da gerek duyulmazdı. Zurnanın zırt dediği yer burası zaten.

İyi çocuk kitabı, kötü çocuk kitabı diye bir şey, anne babaların gündeminde olmazdı. Çünkü öğretmen okuyun demiş. Okunurdu. Okutulurdu. Öğretmen okuyun demişse, o kitap doğru kitaptı, uygun kitaptı. İşte bu biz yazarlar için bir tür özgürlük alanı yaratıyordu, canımızın istediğini yazma özgürlüğüne sahiptik. Nasıl olsa kitabımızı çocuktan başka kimse okumuyordu. O yıllarda yayımlanmış, çok okunan birçok kitabı, bugün benim Instagram anneleri, babaları dediğim kitleye okutsanız, çıldırırlar.

Özetle, çok uzatmış olmayayım, bugün yetişkinlerin çocuk kitaplarımızı okumaya başlamaları, bir kazanım aslında. Tabii konuşacağız, bunun artıları var, eksileri var. Bu okurların, yani anne babaların, edebiyat nosyonu ile donatılmamış olduğu durumlarda biz yazarlar bazen üzülüyoruz. Sorun da buradan kaynaklanıyor. Galiba biraz bunu eşeleyeceğiz şimdi.

Hanzade Servi: Evet, asıl amacımız o zaten. Bazen fazla üzülebiliyoruz çünkü. Ben kendi tarafımdan, şöyle devam edeyim. Benim ilk kitabım 2009’da çıktı. 2009’dan beri çocuk edebiyatının içindeyim. İlk kitaplarımı yazdığım yıllarda, hiçbir zaman ‘böyle yazarsam şöyle derler mi, bu cümleyi nasıl algılarlar’ gibi bir düşüncem olmadı. Bir otokontrol vardı elbette, ama buna otosansür diyemeyiz diye düşünüyorum. Çok ağır bir şiddet sahnesi zaten yazmayız. Ya da bel altı bir küfür zaten yazmayız. Bunun bilincindeyiz. Ama eskiden ben bir kitabı yazarken, satır satır, ‘şuraya eleştiri gelir mi, burası linç yer mi’ gibi bir şey hiç düşünmüyordum. Aklıma bile gelmiyordu. Bugünlerde ise bir evrim geçirdim. Kitapların resimlerine bile o kafayla bakmaya başladım. Bir kitabım resimleniyor, resimler geliyor. Ben hepsini çok beğeniyorum, ama sonra o resimlere başka kafalarla da bakıyorum. Şöyle diyebilirler, böyle bir eleştiri gelebilir diye. Üçüncü gözüm açıldı. Ve biraz abartmaya da başladım. Otosansür kafasına girdiğimi, ben hissediyorum açıkçası. Bir kısıtlanma gibi. Ve çocuk edebiyatı için bence en tehlikeli şey, bir yazarın böyle hissetmesi. Çünkü çocuk edebiyatı, çocukların hayal dünyasını ve empati gücünü geliştirmek için var.

Son zamanlarda ‘pedagog onayı alınsın çocuk kitapları için, eğitici olsun, öğretici olsun, ders versin’ gibi çok fazla şey duymaya başladık. Hayır, bence. Çünkü yazar, sanatçıdır. Yazarın görevi, kimseyi eğitmek değildir. Biz, hikâye anlatırız. Her şeyle ilgili hikâyeler anlatırız. Çocuklar, bu hikâyeleri okur. Elbette ders alırlar. Elbette öğrenirler, anlarlar. Kendilerine hiç benzemeyen karakterlerle empati geliştirirler, gülerler, ağlarlar, hayal kurarlar ve böyle böyle büyürler.

Çok konuştum. Çünkü bu konuda galiba çok dertliyim. Çocuk edebiyatının amacının ne olduğuna gelmek istiyorum. Sen kırk altı yıldır ne yapıyorsun? Ne yaptığını hissediyorsun? Sence yazarlar ne yapıyor? Biz bu işin neresindeyiz? Biraz daha derine girelim istiyorum. Sen de yazarken benim az önce dediğim gibi hissediyor musun mesela? O otosansür senin kafana da girdi mi?

Fatih Erdoğan: Evet, otosansür iki türlü giriyor. Bazen farkında olarak, bilinçli olarak otosansür uyguluyoruz. Bazen aslında farkında olmuyoruz. Çünkü o yerleşmiş oluyor içimize. Bilinçsiz bir şekilde zaten otosansür uyguluyoruz. Ben de söylüyorum, yani kitaplarda ana avrat dümdüz gidelim demiyoruz hiçbir şekilde. Zaten bunu yapmayız. Kaldı ki diyelim ölçüyü şaşırdınız; editöryal mekanizmalar içinde zaten ehlileştirilir. Ehlileştirmeyi olumsuz anlamda söylemiyorum.

Söylediklerin içinde en önemli bulduğum cümle, hepsi önemliydi, ama en önemlisi, ‘biz hikâye anlatırız’ cümlesi. Tam da bu. Bir yazarın, edebiyatın, eğlenceli bir hikâye anlatmak dışında bir amacı olamaz. Hep çocuk edebiyatının amacı deyip duruyoruz ya? Olamaz böyle bir amaç. Varsa, işte o da eğlenceli bir hikâye anlatmak.

Şu denilebilir: Yazarın bir fikri var, bir düşüncesi var, okuruna benimsetmek istediği bir bakış açısı var. Olamaz mı? Olabilir. Kendisi dışında, ne yaparsa yapsın, bu zaten vardır. Ama kural şu: Eğlenceli olmak zorundadır. Yetişkin bir okur, biz yetişkinler diyelim, her şeyi okuyabiliriz. Yani adam Nobel almıştır. Sadece örnek olsun diye söylüyorum. Nobel almış bir yazarı okumuş olmak isteriz. Dost meclislerinde ‘ben o kitabı okudum’ demek isteyebiliriz. Dolayısıyla, sevmesek bile bir kitabı okuyabiliriz. Ulysess, sıkıcı ve zor gelebilir, fakat ‘bu başyapıtlardan biri, okumam lazım’ deriz. Okuruz. Çocuklar için ise bu geçerli değil. Çocuklar sadece tek bir durumda okur. İkinci bir seçenek yok. Eğlenceliyse okur. Doğal okumaktan söz ediyorum. Yani ödev olarak verilebilir. Öğretmen derste kullanabilir. O başka. Çocuklara da söylüyorum ben, öğretmeniniz size dersi anlatırken kitaplardan yararlanmak isteyebilir. ‘Okuyun’ dediği kitabı okuyacaksınız. O sizin ders kitabınız sayılır artık. Ama onun dışında, “Kendi zevkiniz için okuduğunuzda, sıkıcı bulduğunuz kitabı okumak için kendinizi zorlamayın,” diyorum. Ben de kendime çeki düzen vermek zorunda kalıyorum, özetle.

Hanzade Servi: Bu tehlikeli bir şey mi sence?

Fatih Erdoğan: Onu sen de çok güzel vurguladın. Tabii ki tehlikeli. Hatta bir yazar için olabilecek en kötü şey. Çünkü zihnin belli adreslerini ziyaret etmiyorsun bir süre sonra artık. Sen o ziyareti seyrelttikçe o adresler donuklaşıyor, artık görünmez hale geliyor ve bir bakıma yazarın beyni “küçülüyor.” Bu çok rahatsız edici.

Hanzade Servi: Dolap beygiri gibi. Bazı çocuk kitaplarını okurken öyle hissediyorum mesela. Sürekli kendi etrafımda dönüyormuşum gibi… İmdat diyorum. Kapatıyorum. O belki de otosansürün hikâyeye yansıması olabilir. Sen bir kitabınla ilgili hiç linç yedin mi? Ya da çok ağır bir eleştiri aldın mı?

Fatih Erdoğan: Bir kitabımla ilgili bir sıkıntı olmuştu. Çocukları, popolarını ısırarak seven bir teyze var. Yani çocuk küçük. Alıp böyle ‘ay canım’ deyip poposunu ısırıyordu. Çocuk ağlıyordu falan. Bazen ağlamıyordu, gülüyordu. Ama böyle bir şey vardı. Ben de kitabımda yine öyle bir teyzenin misafirliğe geleceğini duyan çocukların, önlem alarak popolarına kırmızı biber sürdüklerini yazmıştım mizah konusu olarak. Ama popo lafı geçiyor ya orada.

Hanzade Servi: Popo, geçebilecek en normal, en naif sözcük aslında. Başka bir şey geçemez ki zaten.

Fatih Erdoğan: Ama bayağı bir hışımla, kısa bir süre bir linç olmuştu gerçekten. Bazı arkadaşlarıma daha kötüleri de oldu. Daha rahatsız edici şeyler de oldu. Hatta bir örnek vereyim. Kitabın adını hatırlamıyorum. Hatırlamamam normal, çünkü hani kural şu: Bir kitabın kapağını koyuyorlar, içinden bir sayfa koyuyorlar. Altına da döşeniyorlar. Bu benim vereceğim örnekte kitabın kapağıyla içi, ayrı kitaplardandı. Ve döşenen şeyler, iki kitapta da yoktu. O üç kitabın hiçbirini okumadığı belli olan kişilerin yazdıklarından bir tanesini unutmuyorum. ‘Yaşatmayalım’ yazmış.

Hanzade Servi: Ne?? Kitabı mı? Yazarı mı?

Fatih Erdoğan: Kim diye merak ettim, bir kadın. Naif; bahçesindeki elma ağacının altında fotoğraflar çektirmiş. Gülüp eğleneceğin, çok hoş sohbet edebileceğin bir hanım. ‘Yaşatmayalım’ yazmış. Mesaj attım hemen. “Suç işliyorsunuz; bu ölüm tehdidi,” dedim. Sildi neyse ki.

Yani burada dikkatini çekmek istediğim şey, sadece bir bilinçsizlikten öte, ‘yaşatmayalım’ diyecek kadar bir öfke duymak.

Hanzade Servi: Bence yazara değil o öfke. Şu an işin psikolojik boyutuna da girebilirim. Kendi hayatıyla ilgili bir şey muhtemelen. Ona öyle hissettiren biri var çevresinde. Ona girersek çok uzar. Bizim konumuz da değil. Aslında bizim konumuz belki. Çünkü başka şeylere kızıp da kitapları linçleyebiliyorlar. Biz de o şekilde bir yerden nasibimizi alıyoruz. Peki mutlu olmayan birinin hıncının nasibini biz niye alıyoruz? Eskiden sosyal medya yoktu. Birisi bir kitabı okuduğunda, sevmediği zaman konu kapanıyordu. Çünkü ancak eşine dostuna söyleyebilir, komşusuna anlatabilir. Konu orada kapanıyordu. Ama şimdi paylaşıyor. Paylaştığında iş bir anda büyüyor ve çok vahim yerlere gelebiliyor. Sosyal medya olmasaydı daha iyi olur muydu acaba bizim için?

Fatih Erdoğan: Bazen diyorum ki sosyal medyadan çıkayım, hiç bulunmayayım diyorum. Fakat bunun mantıksız olduğuna karar veriyorum. Çünkü yazdıklarımızı, kitaplarımızı tanıtacağımız, okur kitlemizle buluşabileceğimiz; okur kitlemizle derken aslında anne baba ve öğretmenlerle buluşabileceğimiz; onlara ulaşan yol, kaçınılmaz olarak sosyal medya. Günümüzü doğru okumak; çok da çağın dışında kalmamak lazım. Dolayısıyla sosyal medya, evet, gerekli. Sosyal medyada yaptıklarımızı tanıtabiliriz. Kendimiz tanıtabiliriz. Düşüncelerimizden söz edebiliriz, değişen görüntümüzü paylaşabiliriz. Bütün bunlar bir yazar olarak ihtiyacımız olan şeyler. Bunu anlıyorum. Ama suçlu olan sosyal medya değil. Çünkü bugün sosyal medya var, dün yoktu. Yarın başka bir şey olabilir. Ya da başka bir yerlere gidebilir sosyal medya. Önemli olan şu. Orada birisi diyelim ki kitabımızı okumuş veya birkaç sayfasına göz atmış; bir şey yakalamış. İşte, ‘haydut, sigarasını söndürdü ve dedi ki’, uyduruyorum şu anda, böyle bir örnek yok. Vardır belki de. Vay; kitapta sigara geçiyor diye hemen kitabın kapağını koyup, tak diye… Az önce söyledim, siz isterseniz kırk yıl kafa yorun. Dediğim gibi, akademik çalışmalar yapın, makaleler yazın, konferanslar dinleyin veya verin. Kendinizi bu konuda donatın; yurt dışında gezin tozun, ne yaparsanız yapın. Bir anne veya bir baba, hangi edebi birikime, hangi edebi metni değerlendirme potansiyeline, kapasitesine sahip olduğu bilinmeksizin, sizi bir anda harcayabiliyor, harcayabilir. Ama bu, sosyal medya var olduğu için değil. Sosyal medyayı kullanıyor. Asıl mesele, toplumun genel olarak sanata bakışıyla ilgili. Sosyal medya olsun ya da olmasın. Genelde sanata bakışı sorunlu toplumumuzun ne yazık ki. Toplumun hepsini kastetmiyorum tabii ki. Ama o sanat eğitiminin; sanattan haz alma, sanatı doğru değerlendirme hassasının, niteliğinin gelişmesi lazım. Toplumun tamamı hiçbir zaman aynı yere gelmeyecektir. Ama bunun çoğalması lazım. Yani bugün çocuklarını çok paralı okullara, kolejlere gönderiyorlar, ama onun karşılığında çocuklarının ancak sanatla şekillenecek bir incelik edinip edinmediğini çok fazla sorgulamıyorlar. Kendilerinde de o hassasiyeti ne kadar oluşturabiliyorlar, orası da şüpheli. Yani dönüp baktığımızda yine içinde yaşadığımız toplumla ilgili bir sıkıntı var. Bu, zamanla aşılacak bir şey. Yani az önce söyledim. Kırk altı yıllık bu çocuk edebiyatı, çocuk yayıncılığı veya çocuk yazarlığı alanındaki dönemin ilk başlarında, kitap okumuyordu anne babalar. Bugün artık okuyorlar. Fakat değerlendirmeleri kısır olabiliyor. ‘A orada sigara geçiyor. A şu geçiyor, bu geçiyor’ diye değerlendirebiliyorlar. Nasıl ki kırk yıl önce çocuklarının kitaplarını okumuyorlardı, ama bugün okuyorlar… Yani bu bir gelişmeyse, bu da gelişecek. Bunun için de zamana ihtiyacımız var.

Hanzade Servi: On tane güzel yorum alıyoruz. Ama bir tane kötü yorum gelince o insanı daha çok etkiliyor. O on tane güzel yorum sanki bir anda uçuyor. Daha fazla kişi seviyor aslında, ama insan o bir kişiye takılabiliyor.

Fatih Erdoğan: Çünkü sanatçıyız ve sanatçı, doğası gereği ego demek. Egonun çok önde olduğu bir varoluş biçimi. Beğenilmek istiyoruz. Yani ben aynaya baktığımda ‘dünyanın en yakışıklı erkeğiyim’ demek istiyorum. Aynı şekilde sen de…

Hanzade Servi: Ben de ‘dünyanın en yakışıklı erkeğiyim demek istiyorum. Neden diyemiyorum?

(Gülmekten ara verildi.)

Fatih Erdoğan: Bunu da kabul etmek lazım. Haydi iğneyi biraz da kendimize batıralım. Bu da bizim aşmamız gereken bir şey. Yani evet, yazdığımızı illa herkes hayranlıkla okuyacak diye bir şey yok.

Hanzade Servi: Birkaç yıl önce küçük bir okurumdan bir mesaj almıştım. Onu hiç unutmuyorum. Dedesini kaybetmiş ve tam o dönemde Yo-Yo’yu okumuş. Dedesinin artık onun görünmez seyircilerinden biri olduğunu hayal etmeye başlamış. Ne demek istediğimi, Yo-Yo’yu okuyanlar bilecektir. Ve kendini daha iyi hissetmiş. Bana teşekkür etmek için o mesajı atmış. ‘İyi ki varsınız, iyi ki bu kitabı yazmışsınız. Artık çok daha iyi hissediyorum kendimi’ demiş. İşte ben, o çocuğun yanındayım. Yazar olarak da insan olarak da.

‘Çocuk kitaplarında ölüm olmasın.’ ‘Bu kitabı okutamayız, çünkü içinde ölüm var.’ Benim en çok duyduğum şey. Onun için buradan giriyorum. Hayatın içinde ölüm var. Bir çocuğu ölüm gerçeğine hiç değmeden büyütme şansımız yok. Çocuğu Alp Dağları’na, Heidi ile büyükbabasının yanına bile yollasak, o büyükbaba bir gün ölecek. Belki Peter ölecek. Hepsinden öte, illaki birkaç koyun ölecek. Çocuk kitapları, çocukları hayata hazırlayan, muhteşem öğretmenler. Ve ben, bir çocuğun sadece aşırı mutlu hikâyeler okumasının, o çocuğa hiçbir faydasının olmadığını düşünüyorum. Çünkü kötü karakterlerin nasıl davrandığını görmesi gerek. Ölümün, hayatın en büyük gerçeği olduğunu kitaplar aracılığıyla almak, bence çok önemli. Gerçek hayatta bu durumla karşılaştığında, daha güçlü olacağını hissediyorum böylece. Çocuk kitaplarında ölüm konusunda bir şeyler söyle ve çabuk bana hak ver!

Fatih Erdoğan: Sana hemen hak veriyorum. Avusturyalı bir yazarın (Wolf Erlbruch) Ördek, Ölüm ve Lale kitabı, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Aykırı bir kitap aslında. Ölümü kurukafalı bir yaratıkla, bildiğin kurukafayla simgelemiş. Hatta Andersen ödülünü verdiler birkaç yıl önce. Onu kurslarımda değerlendiriyoruz bazen; üzerinde konuşuyoruz. Zor bir kitap. Ama şunu kabul etmek lazım. Ölüm sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de kabul edilmesi zor bir şey.

Hanzade Servi: Belki kendileri çok zor kabul ettiği ya da kabullenemediği için çocukların daha büyük travma yaşayacağını düşünüyor olabilirler.

Fatih Erdoğan: Fakat şunu keşfettik. Ben o kitabın çevirmeni (ve editörü) ile sohbet ettim. Çocuklar, -bu onun gözlemi- yetişkinlerin verdiği tepkiyi vermiyorlar. O kadar rahatsız olmuyorlar.

Hanzade Servi: İşte gözden kaçan nokta bu. Onlar için daha normal.

Fatih Erdoğan: Tabii. Yani üstelik somutlamış ölümü. Bir figür olarak canlandırmış. Ördekle sohbet ediyor. Sonra ördek ölüyor. Öyle devam ediyor kitap. Birinci yanılgı, biz yetişkinler, çocukların bizden farklı algıladığının farkına varmıyoruz. Biz korkuyoruz, onlar da korkar diyoruz.

Hanzade Servi: Bu, çocukluğunu unutmaktan geliyor belki. Çocukken kendileri de öyleydi.

Fatih Erdoğan: Çocukluğunu unutmakla ilgisi var. Ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Edebi bir metin. Yani o bir kitap. İçinde bir fırçayla, bir çizerin yaptığı şeyler var. Orada hayatın sırrını çözmüyor kimse. Hiç kimse hayatın sırrını bir tek kitapla çözemez. Ölüm zor bir konu. Ben yeni başlayan yazarlara zaten önermiyorum. ‘Zor konuların biraz dışında durun’ diyorum. Kulağıma geldi ki, mesela boşanma konusu da pek beğenilen konulardan biri değilmiş. Bu çatının (Tudem) altında yayımlanmış Ufaklık ve Canavar kitabı. Yine kursumda kullandığım kitaplardan biri. Boşanma lafı geçmiyor kitapta. Karı koca ayrıldı diye geçmiyor. Anne babam ayrıldı lafı geçmiyor. Hiçbiri geçmiyor. Benim ‘resim kitap’ dediğim, resimli kitap türü. Sadece çocuğa değil, anne babaya da sağaltıcı etki yapan bir kitap. Anne babanın da kendi durumunu doğru değerlendirmesini sağlayacak kadar başarılı bir kitap. Yani senin de dediğin gibi, çocuk kitaplarla bu konulardaki bilincini genişletmeyecek de nasıl genişletecek? Komşu teyzeden mi öğrenecek? Ya da anneannesinden mi öğrenecek? Onların da işlevi var tabii ki. Keşke bugünün yetişkinleri çocukken boşanma, ölüm, ayrılık gibi konuları işleyen kitaplar okumuş olsalardı. O zaman bugün de çok farklı bakarlardı.

Hanzade Servi: Yani dönüp dolaşıp problem hep, çocukluğunu unutmuş yetişkinlere geliyor. Benim de hayatla en büyük derdim o sanırım. Yo-Yo’yu da o sebeple yazmıştım.

Fatih Erdoğan: İyimser bir yere gene varabiliriz. Bugünkü çocuklar bu kitapları, bugünkü yetişkinlere rağmen bir şekilde okuyorlar. Onlar yarının yetişkinleri olacaklar. Farklı bakacaklar.

Hanzade Servi: Yani umut var. Bakalım biz de görebilecek miyiz? Şimdi böyle linçlerden, eleştirilerden gittiğimiz için, illaki çocuk korku kitaplarına gelmemiz gerekiyor. Benim bu konuda konuşmam şart. Çünkü iki tane çocuk korku, bir tane de gençlik korku kitabım var. Hatta birisi, ‘Türk çocuk edebiyatındaki ilk korku kitabını sen yazdın’ dedi bana: Hayalet Tozu.

Fatih Erdoğan: Doğru olabilir.

Hanzade Servi: Benim böyle bir iddiam yok. Sonra birisi çıkar, ‘Hayır önce şu yazılmıştı der’ bilmiyorum.

Fatih Erdoğan: Çok az ihtimal.

Hanzade Servi: Şimdi senin de kahramanlarından biri olduğun, Ezo ile Ölü Yazar…

Fatih Erdoğan: Tekrar teşekkür edeyim yeri gelmişken. Çok hoşuma giden bir şey bu. Ayrıca büyük onur benim için.

Hanzade Servi: Tabii ben onu korku kitabı olarak görmüyorum. Hikâyesi çok acı bir kitaptır. Ama aynı zamanda en komik kitaplarımdan biridir. Çünkü ben acıları mizahla iyileştiren biriyim. Benim kitaplarımla ilgili en çok duyduğum şey o. Hem güldüren hem ağlatan. İkisini bir arada yapan. Ben buna bayılıyorum, okur olarak da yazar olarak da. Şu an bu kitaptan bahsetmemin bir sebebi var. Kitabın ismi Ezo ile Ölü Yazar’dı. En sevdiğim kitap isimlerimden biriydi. İçinde ölü kelimesi geçtiği için bu kitap kenara atıldı. Dedik ya, yazarlar üzülebiliyor diye. Bu yazar üzüldü tabii ki. Kitabın adı Ezo’nun Sessiz Dünyası oldu. Mesela artık böyle şeyleri öngörebiliyorum. Ezo ile Ölü Yazar’ı bugün yazıyor olsaydım, ismini en başından Ezo ile Ölü Yazar koymazdım. Bu bir otosansür müdür? Otosansürdür tabii ki. Ben iki kitabımın ismini, bu sebeple değiştirmiş bir yazarım. İkincisi de Kocaman Minik Öcü’ydü. Öcü kelimesi de öcü olarak görüldüğü için, o kitabım da Kocaman Minik Tüylü’ye döndü.

Bir söz gördüm geçenlerde. “Biz canavarlar yaratırız ki, çocuklar gerçek canavarlardan korkmasın.” Yazar Ray Bradbury’nin söylediği iddia edilen bir söz. Hep söylüyorum, bu sözün bir alnı olsaydı, öperdik alnından. Gerçekten, çocuklar güvenli bir alanda korku duygusunu deneyimlesin diye var çocuk korku kitapları. Ben çocuk korku kitaplarının, çocukları daha cesur insanlara dönüştürdüğüne inanıyorum, hiç fark ettirmeden. Bir de her şeyin ötesinde, korku edebiyatı zaten bir tercih. Seven okur, sevmeyen okumaz. Bir kitabın korku kitabı olduğu bellidir.

Bir korku kitabı yazıp da ‘kitabı okuyunca korktum’ diye eleştiri almak, bana çok absürt geliyor. E amacı o? Korku kitabı yazmışsa bir yazar, şu sebeple eleştiri alması gerekir: ‘Korkmadım. Yani kitabı aldım, okudum ve korkmadım. Tüh sana!’ Onu kabul ederim. Korkmadıysan, gerçekten üzülürüm. Ama korktuysan, demek başarılı bir kitap. Onun için yazıldı. Ben de korkarak yazıyorum. Ve bana çok iyi geliyor. Çocukluğumdan beri korku edebiyatını severim. Terapi gibi. İlkokulda Stephen King okumaya başlamıştım. Kimse de bana ‘o kitap sana göre değil’ demedi. Çocuğa görelik kısmında buraya tekrar geliriz. Çünkü bir çocuk bir kitabı heyecanla okuyorsa, o kitap o çocuğa göredir.

Korku kitabı yazanlar, korku edebiyatının ne olduğunu bilmeyenler tarafından linç ediliyor diye düşünüyorum. Benden hâlâ çok fazla isteniyor korku kitabı. Çocuklar istiyor, gençler istiyor, yetişkinler istiyor. Geçen fuarda yetişkin bir okurum dedi ki: “Siz çok iyi yapıyorsunuz bu işi. Niçin artık korku kitabı yazmıyorsunuz?” Cesaret edemiyorum artık çünkü. Sanki ben bütün emeğimi vereceğim, yazacağım, aylarca uğraşacağım. Sonra o kitap bir kenara atılacak. Yani ‘bu korku kitabı’ diye okunmayacak. Ama gerçekten isteyenler için yazmalı mıyım? Onu da bilmiyorum. Belki yayınevleri de öyle düşünebilir. Yani ‘çok satışı olmaz bu kitabın’ deyip, basmaya yanaşmayabilirler. İçinde iskelet geçiyor diye, yayımlamak konusunda tereddüde düşmüştü bir yayınevi kitabımı. Oysa çok normal bir sahneydi. Ben de törpülemiştim o bölümü. Sonra bir söyleşide bir çocuk şöyle dedi bana: “İskeletten niye korkalım ki? Hepimizin içinde iskelet var.”

Benim sana soracağım şey, büyükler niçin canavarlardan bu kadar çok korkuyor?

Fatih Erdoğan: Önce son tahminine bir cevap vereyim. Yetişkinler için korku yazarsan çok okunur, satar. Yayınevleri de basar. Sorun orada korku türü değil. Korkuyla çocuğun bir araya getirilmesi. Bana göre sorun olduğu için söylemiyorum. Biraz açıklamaya çalışacağım. Çocuklarla zaman geçirenler farkındadır mesela. ‘Şu çocuğa biraz bak, oyala’ dendiğinde… Günlük hayatın sıradan ayrıntılarıyla ilgilendiğinde, çocuk çok mutlu olmaz. Çocuğu gıdıklarsın, mutlu olur. Ya da bir kese kâğıdı patlatırsın, balon patlatırsın mutlu olur. Çünkü bir şekilde duygularının harekete geçirilmesini istiyor çocuk. Duyguları harekete nasıl geçirebilirsin? Ya ağlatırsın. Çimdirerek ağlatmaktan söz etmiyorum tabii ki. Kahkahalar atarsa mesela… Gıdıklamak bunu sağlıyor. Ve korku, heyecan… Geçenlerde kızım Masal şey dedi: ‘Böyle şakır şakır yağmurlar yağsın istiyorum. Sel olsun, olay olsun istiyorum!” Çünkü heyecan duymak istiyor. Duygularının harekete geçirilmesini istiyor. Duyguları şey gibi düşün. Bir çanağın içinde bir kaşık gibi… Karıştırılmasını istiyor. Hareket ettirilmesini istiyor. Dürtüklenmesini istiyor. Dolayısıyla, korku türü bunu en çok başaran tür. Diğeri komedi. Çocuk okuyunca kitabı ve gülünce, arkadaşını dürtüyor; onun da gülmesini istiyor. Çocuklar mesela bir yaşta fıkra anlatmayı çok sever, güldürmek ister. Çünkü duyguların harekete geçmesi ona zevk veriyor. Korku türü öyle bir şey.

Ben yıllar önce Maurice Sendak’ın ‘Where The Wild Things Are’ kitabını çevirmiştim. Şimdi Can Yayınları yayımlıyor. Kitabı da bilenler bilir. Üzerinde canavar çizimleri falan var. Okul öncesine yönelik bir kitap aslında. Çalıştığım yayınevinde bir yazar ziyarete gelmişti. Kitabı yeni çıkarmışız; bir heves önüne koydum, gösterdim. Kitabı eline alır almaz attı. “Çocuklar hoşlanmaz böyle şeylerden,” dedi. Halbuki öyle değil. Çocukların bayıldığı bir başyapıt. Bugün dünyada herhangi bir kitabevine gir, rafta önce onu görürsün. Aynı yere geliyoruz. Çocuklar için muhteşem bir korku kitabı yazabilirsin ve bence bir korku kitabının başarısı, tabii ki çok korkutması da olmalı. Korkutmuyorsa bir anlamı yok.

Benden altı yaş küçük kardeşim var, Sinan. Çocukken hatırlıyorum, şey demişti: “Ben yerli korku filmlerine gittiğimde, korkacağıma gülüyorum.” Çünkü korkmak istiyor; o duyguların harekete geçmesini istiyor. Ve tekrar söyleyeyim; aynı yere takılıyoruz. Çocukların istediği o, ama yetişkinlerin istediği o değil.

Hanzade Servi: Biz hep o yetişkinlerin duvarına tosluyoruz galiba. Bazı yetişkinlerin diyelim tabii…

Fatih Erdoğan: Bir parantez açmama izin ver. Haklarını yemeyelim. Anne babalar arasında da öğretmenler arasında da diyaloglarımdan biliyorum, çeşitli ilişkilerimden biliyorum; bizim gibi düşünen çok var. Bunu söylemeden olmaz.

Hanzade Servi: Kesinlikle. Ben de çok tanışıyorum ve devam edebilmemi o sağlıyor. Harika öğretmenler var. Harika anneler, harika babalar var. Ve tabii ki o harika çocuklar… Onlar için devam ediyorum. Onlar daha fazla. Belki hep beraber bir şeyleri değiştirebiliriz diye umuyorum. O sebeple burada oturuyoruz şu anda.

Bir derdime daha geldim. Ne çok derdim varmış benim; sayfa sayfa dert yazıp gelmişim. Bütün karakterlerin çok mutlu olduğu kitaplar okumayı sevmiyorum. Çok sıkılıyorum. Çocukken de böyleydi. Ben kitap okurken, kendimi özdeşleştireceğim karakterlere ihtiyaç duyuyorum. Çocukluğumda daha yalnız, içine kapalı, fazla derin olduğum için daha çok kendi dünyamda takılıyordum. Yani mutsuz bir çocuk değildim, ama böyle çok büyük coşkular da yaşamıyordum. Hâlâ da yaşamıyorum. Kitap seçimlerime de yansıyordu bu. Yani çok mutlu karakterler, bana beni anlatmıyordu. O sebeple sevmiyordum. Hep, hayatla bir derdi olan karakterleri sevdim. Sanırım okur olarak da yazar olarak da bu böyle. Çok mutlu birinin, acıklı bir hikâye okuyup da üzülecek olma ihtimalini çok umursamıyorum. Çünkü ben zaten üzgün olanın yanındayım.

‘Hüzünlü kitaplar travma yaratır’ diye bir görüş var bu aralar. Ama ben tam tersini savunuyorum. Çok mutlu kitaplar da mutsuz bir okurun kendini kötü hissetmesine sebep olabilir. Okur, ‘ben niye böyle mutlu değilim?’ diyebilir. Bir de işin empati tarafı var. Farklı korkuları, farklı acıları, farklı hayatları olan karakterlerle karşılaşacak ki okur, empati geliştirebilsin. Sadece çocukların değil, yetişkinlerin de empati geliştirebilmesini önemsiyorum. Çünkü dünyadaki çok fazla problemin, insanların empati kuramaması sebebiyle yaşandığını düşünüyorum. Yani ‘zor konuları yazmayalım’ görüşüne ben katılmıyorum. Tüm duyguları kitapların o güvenli alanının içinde yaşamaları önemli bence. Çünkü hepsinden önemlisi, ya o çocuk zaten üzgünse? O zaman kendi gibi üzgün bir karakter bulduğunda, onunla el ele tutuşup ayağa kalkabilir. Bu bana çok olmuştu çünkü. Ben işin o tarafından bakıyorum. Mutsuz kitaplar değil, mutlu kitaplar beni rahatsız ediyor. Bilmiyorum bende mi bir anormallik var acaba?

Fatih Erdoğan: İyi ki normal değilsin. Şöyle bir şey söyleyeceğim. Çocuk yetiştirmede söylenen, bilinen bir şeydir. Bütün anne babalar aslında bunu bilir. Fakat bazıları yapabilir, bazıları yapamaz. Çocukları bazen zor koşullara alıştırmak lazım. Bir yerden bir yere giderken, çok acıkırdık biz arabanın arkasında. “Acıktık,” derdik. Babam, rahmetli, bir lokantanın önünde durmazdı. Bazen iki saat bizi aç bırakırdı. Sonradan düşünüyorum, biraz bilinçli yapıyordu bunu. Çünkü durabilir ve ‘yiyin bir şeyler’ diyebilirdi; olur biterdi. Biraz sabrı öğretiyordu. Biraz dayanma gücünü öğretmeye çalışıyordu. Sadece tek örnekle kalmadığı için, bunu böyle bilinçli yaptığını düşünüyorum. Bizi çalıştırırdı, işler yaptırırdı, oraya buraya çivi çaktırırdı. Erkek çocuk anlamında söylüyorum daha çok. Bütün bunlar bizi daha becerikli, hayata karşı daha dirençli kıldı. Mizacımızı çok değiştirmeyi tabii ki kimse başaramaz, ama en azından biraz daha derimizin kalınlaşmasını sağladı.

Aynı şekilde çocuklara her şeyi bizzat fiilen yaşatamayız. Bazı şeyleri de kurguların içinde yaşamasını, hissetmesini, hayal kurmasını sağlayabiliriz. ‘Alone’ diye bir çocuk kitabı okumuştum, çevrilmedi Türkçeye. Bir çocukla babası, küçük bir özel uçakla ormana düşüyor. Babası ölüyor ve çocuk tek başına kalıyor. Sekiz dokuz yaşlarında çocuk, ormanda tek başına hayatta kalmaya çalışıyor. Yazar, hayatta kalmayla ilgili bilimsel verileri incelemiş ve ‘nasıl yaşayabilirsiniz’ kısmını yazmış. O kitabı okuyan bir çocuk gerçekten öyle bir şey yaşadığında, onu hiç yaşamamış, hep güllük gülistanlık maceralar izlemiş, okumuş ya da dinlemiş bir çocuğa göre daha direngen olacaktır. Bir şeyleri biliyor olacaktır. Söylemek istediğini ben çok iyi anladım ve katılıyorum sana. Bunu edebiyatın gücüyle yapabilir. Kaldı ki talebi de bu zaten çocuğun. Çok uzatmayayım. Sen daha güzel anlattın.

Hanzade Servi: Ben bir de kendi kitabım üzerinden gidip sonra tekrar sana döneyim. Konuşmuştuk, boşanma da artık o tabu konuların arası girmiş diye. Kora ile Kelebek diye bir gençlik kitabım var. Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı ödülünü çok değerli bir jüriden almış bir gençlik kitabı. Ergen kızları olan bir adamla kadın. İkisi de eşlerini kaybetmiş. Evleniyorlar ve kızları kardeş oluyor. Kitap böyle başlıyor. İçinde ikinci evlilik geçtiği için, bu kitabımın direkt kenara fırlatıldığını duydum. İşte o, benim sanırım ‘niye yazıyorum ki’ hissini en ağır şekilde yaşadığım andı. Harika bir hikâye, saçma sapan bir sebeple çöpe atılabiliyorsa, onca emeğin, harcanan zamanın, iyi bir kitabın kıymeti nerede diyorsunuz. Yani ‘çocuk edebiyatında sadece çok mutlu hikâyeler mi yazılması gerekiyor?’ düşüncesini konuşuyorduk zaten. Bunu da oraya bağlıyorum.

Fatih Erdoğan: Burada bir riyakârlık da var. İkiyüzlülük yani. Televizyon dizilerinde kimin külahı kimin kafasında, onu izliyorlar bayıla bayıla. Ama çocuk kitabında, gençlik kitabında kesinlikle istemiyorlar.

Hanzade Servi: Gündüz kuşağında gerçek halini de izliyorlar.

Fatih Erdoğan: Tabii. Seninki kurgu ve çok daha masum. Ama çocuk kitabı olduğu için bir tabu var orada.

Hanzade Servi: Tabu olan şeyin ne olduğunu da tam olarak anlayabilmiş değilim. Hayatın akışının içindeki normal bir durum. Böyle bakarsan mesela, boşanmış ailelerinin çocuklarının kendini kötü hissetmesine sebep olmaz mısın? Tepki gösteriyorsun, “Ooo, boşanmış bir kitap!” Boşanmış kitap mı? İçinde boşanma geçen bir kitap yani. Biz bunu okutmayacağız dediğinde, ailesi boşanmış bir çocuk ne düşünür? İşte ben o çocuğun yanındayım. Ben bunlara isyan ediyorum.

Şimdi geldim, çocuğa görelik denen kavrama. Bu kavramın çok yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Çocuk edebiyatında çocuğa görelik dendiğinde, benim aklıma ilk olarak kitabın dilinin çocuğa göre olması geliyor. Anlatımının çocuğa göre olması… Çocuğun dünyasına seslenmesi… Bir çocuğun heyecanla okuyacağı bir kitap, o çocuğa göredir. Bu bir yetişkin kitabı da olabilir. Korku kitabı da olabilir. Ne olursa olsun. Çocuk bir kitabı heyecanla okuyorsa, benim ölçütüm sadece o. O kitap, o çocuğa göredir. Çünkü elinden bırakamıyor, okuyor.

Fatih Erdoğan: Bu kadar basit.

Hanzade Servi: Dediğim gibi, ben de daha çocukken Stephen King’le geçmiştim yetişkin kitaplarına.

Fatih Erdoğan: O yüzden zaten… (Pek bir güldü burada.)

Hanzade Servi: O yüzden böyleymişim, değil mi? İyi bir şey mi dedi, kötü bir şey mi dedi acaba… Neyse, yanlış anlaşılan kısma geleceğim. Çocuğa görelik, kitaptaki bütün karakterlerin kusursuz olması anlamına gelmiyor. Bütün hikâyelerin mutlu sonla bitmesi gerekmiyor. Buna da çok takılıyorum. Mutlu sonla bitmeyen hikâyeleri de severim aynı zamanda. Kitapta çocuğu üzecek hiçbir şey olmamalı kısmına zaten hiç katılmıyorum. Demiştim de çok mutlu bir kitap da bir çocuğu üzebilir diye. Ben hâlâ oradayım. O kısmı kimse düşünmüyor çünkü.

İyi bir kitap okuru güldürebilir, ağlatabilir, korkutabilir, kızdırabilir. Bunlar, kitabın okura zarar verdiği anlamına gelmiyor. Günümüzün moda deyişiyle, şu duyguları bir salın. Kitap okurken bütün duyguları hissetmek, muhteşem bir şey. O yükselen duygular, bence kitabın kalbe en çok ulaştığı yer. ‘Kitabınızı okurken ağladım dediğinde’ bir okur, çok mutlu oluyorum ben. Yani hikâyenin gerçek olduğuna inanmış, içine girmiş ve karakter öldüğünde ya da üzücü bir şey olduğunda ağlamış. Keşke ben de bir kitap okuyup ağlasam. Yıllardır hiç böyle bir şey yaşamadım. Beni güldürmek de çok zor, ağlatmak da… Bu anlamda zor bir okurum. Bu sebeple belki, bir okuru güldürdüğümde, ağlattığımda çok mutlu oluyorum.

Çocuğa görelikte tabu denen şeyler: Ölüm, hastalık, savaş, yoksulluk, engellilik, ayrılık, bence hepsi bir çocuk kitabının konusu olabilir. Çocuğa görelik konunun ne olduğu değil, nasıl anlatıldığıdır. Kitap çünkü çocuğu sadece konunun içine atmıyor. Hikâyeyle onu baş başa bırakmıyor. Oradan bir umut penceresi de açıyor. Ezo’nun Sessiz Dünyası’nda olduğu gibi. Kitabın sonunda ayağa kalkıyor Ezo. Yani ona yardım ediyoruz o kitapta. Ben bunu önemsiyorum. Yine çok konuştum. Sence çocuğa görelik ne demek?

Fatih Erdoğan: Benim çocukluğumda yazlık sinemalar vardı. Türk filmleri oynardı ve kadınlar kendi aralarında konuşurlarken ‘Film güzel mi?’ diye, “Ay filme bayıldım; nasıl ağladım, nasıl ağladım,” derlerdi. Ne kadar çok ağladıysa, film o kadar güzel olurdu. Ölçü oydu. Çünkü duygulanıyorsun ve bu duygulanmaya ihtiyacın var. Günlük hayatta duygulanacak bir şey yok aslında. Yani hayat devam ediyor. Normal, olağan hayatın akışı içinde, belli bir ortalama içinde ilerliyoruz. Bir otoyoldan gidiyorsun. Patikalara girmiyorsun. Ama bir şeyler yaşadığında patikalara giriyorsun ve kafan karışıyor. Duyguların harekete geçiyor. Az önce saydın ya sen: Boşanma, ölüm, savaş, kıtlık, açlık, pandemi… Dünyanın bütün başyapıtlarını düşün. Savaş ve Barış, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Açlık… Daha çok sayılabilir. Hepsi bunlar zaten. Yani ‘çocuk edebiyat okumasın’ demekten farklı bir şey değil bu aslında.

Şimdi bir şey diyeceğim. Hep bir tarafından baktık ya. Sanki edebiyat hassasiyeti gelişmemiş anne babalara vuruyor gibiyiz. Amacımız o değil. Belirttik ve gerçekten anne babalar, öğretmenler arasında edebiyat hassasiyeti gelişmiş kitle var ve çoğalıyor giderek. Bu iyi bir şey. Sen ilk başta çok güzel söyledin. Biz de ana avrat dümdüz gidelim demiyoruz zaten kitaplarda. Bir şekilde ehil bir kalem olmaya çalışıyoruz zaten. Hatalarımız da oluyor, dikkat etmemiz gereken şeyler de oluyor. Birkaç örnek vereceğim. Mesela bunlardan bir tanesi, kültürel farklılıklar. Çeviri edebiyatında özellikle… Konumuz çevirmenlik değil tabii ki. Ama örnek olsun diye söyleyeceğim. ‘Kurt Ördek ve Fare’ diye, Mac Barnett’in bir kitabını çevirmiştim. Resim-kitap. Orada ördekle fare, kurdun karnında yaşıyorlar. Çünkü yemiş onları kurt. Kurdun karnında bir şeyler oluyor ve kutlama yapıyorlar. Kutlama masası var. Bir tarafında ördek, bir tarafında fare. Kutlama için kadehleri var, içi kırmızı sıvıyla dolu. Normalde şarap içiyorlar belli. Ben onu çevirirken meyve suyu yaptım. Şarap olarak bırakamazdım. Çünkü şarap olarak bıraksaydım, o güzel kitap okurlara ulaşmayacaktı.

Aynı şekilde İngiliz yazar Ian Beck’in Tom Trueheart üçlemesi var. Tom Trueheart, on iki yaşına girince başlıyor macera. Çünkü annesi ona, ’on iki yaşına girdiğin zaman izin veririm’ demiş. Neye izin verecek? Kayıp abilerini ve babasını aramaya gidecek. Kaybolmuşlar. Nerede kaybolmuşlar? Masallarda kaybolmuşlar. Tam senlik bir kurgu. Ağzının suyu aktı, fark ettim.

Hanzade Servi: Evet. Kaybolmuşlar dediğin an, ben heyecanlandım.

Fatih Erdoğan: Tom babasını ve abilerini aramak üzere yola çıkarken, annesi ona bir heybe hazırlıyor. İçine hafif alkollü bira (ale) koyuyor. Onu da meyve suyu yaptım.

Asıl vereceğim örnek, yazar olarak, Sihirli Kaykay kitabımdan. Kitabımı İngilizceye çevirtmek istedim. Tamam, İngilizcem var ama ben İngiltere’de, Amerika’da yaşamadım. Günlük dile çok hâkim olmayabilirim. Amerika’da yıllarını geçirmiş bir arkadaşımdan rica ettim çevirmesini, çevirdi. “Bazı yerlerini değiştirdim,” dedi. “NEEE?” dedim, hemen kulaklarım dikildi. “Ya bak, Fatih,” dedi. “Sen şöyle bir cümle kurmuşsun: ‘Okul servisi, orman yolunda son sürat gidiyordu.’ Amerika’da hiçbir okul servisi son sürat gitmez.” Şunu demek istiyorum. Bizim de yazarlar olarak dikkat etmemiz gereken şeyler var. Nitekim sosyal medyada bütün bu konuştuğumuz konuları alevlendiren, paylaşılan berbat örnekler de gördük. Biz de hoşlanmadık o örneklerden. Yani iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına hikâyesi… Biraz buna da değinmiş olmak istedim.

Hanzade Servi: Bakayım notlarımda başka bir şey var mı? Zaten hepsinden bahsettik gibi… Bazen insanların kitaptaki bir kelimeye takılmaları… Çocukların ruh dengesini incecik bir kristal vazo gibi görmeleri, en ufak bir şeyde kırılıp bir daha asla düzelmeyeceğinden korkmaları ve çocuk edebiyatına da bu gözle bakmaları… Öğretmenler de tabii okullarda okutulacak kitapları seçerken büyük bir stres altına giriyorlar bu sebeple. Çocuk edebiyatında maalesef ‘aman ağzımızın tadı bozulmasın’ diye bir çizgi var. Biz de o ipin üzerinde yürüyoruz. Ve sadece abartılı mutlu hikâyelerin olduğu kitaplar bazen ön plana çıkabiliyor. Şimdi yazarlar da satış garantisini gözeterek, içinde hiçbir kötü olayın geçmediği kitaplar -lay lay lom kitaplar diyorum ben bunlara- yazayım ki, risksiz şekilde bol bol satın’ derse bu, kaliteli çocuk edebiyatının sonunu getirecek olan şey. Linç yemeyeyim, herkes çok mutlu olsun. Bütün karakterler gülsün, eğlensin. Yani biz yazarlar olarak bu konuda ne yapmalıyız? Hem her şeyi yazabilmeliyiz hem de dikkat etmeliyiz bir şekilde. O çizgiyi biz nasıl tutturacağız? Moralimizi de bozmadan, umutla yola devam etmek için bizim ne yapmamız gerekiyor? Ya da ne yapmamamız gerekiyor?

Fatih Erdoğan: Evet güzel soru, güzel bir yere bağladın. Şimdi şöyle bir şey var. Onu da belirtelim. Değinmeden geçmeyelim. Anne babalar aslında çocuklarını çok da tanımıyorlar. Yani şöyle bir örnek vereyim, tanımıyorlar derken… Okuldaki çocuklarıyla evdeki çocuklarının aynı çocuk olduğunu zannediyorlar. Oysa çok farklı. İki çocukları var aslında. Diyelim Nurettin olsun adı. Okuldaki Nurettin ile evdeki Nurettin aynı değil. Evdeki Nurettin, anne babalarının genel olarak istediği gibi davranmaya çalışıyor. Okuldaki Nurettin, anne baba süper egosu ortamda olmadığı için, bütün dizginlerinden boşanıyor ve serbest davranıyor. Olduğu gibi davranıyor aslında. Daha doğal davranıyor.

Şöyle bir şey var. Kitapta ‘lan’ sözcüğü geçiyor. Benim yaşadığım bir örnek. Çocuğun biri geldi, “Kitabınızda ayıp sözcük var,” dedi. “Ne?” dedim. “Lan yazıyor,” dedi. “Sen okulda arkadaşlarınla konuşurken ‘lan’ diyor musun?” dedim. “Diyorum,” dedi.

Anne babalar iki varsayımla yola çıkıyor. Birinci varsayım, kitapta lan sözcüğü geçti ya? Çocuk onu kitaptan öğrendi zannediyor. Çünkü okuldaki Nurettin’i tanımıyor. Okuldaki Nurettin neler neler biliyor. Bir gün benim oğlum ilkokul birinci sınıftayken, sınıfın ortasında ‘popo’nun orijinal versiyonunu söylemiş. Bana bunu anlattı. Anlatırken de gözleri parlıyordu. “Öğretmen sınıftaydı,” dedi. Ama daha önemlisi, “Herkes bana güldü,” dedi. Çok mutluydu. Çünkü bir rant var orada; bir ilgi rantı var. O ilgi rantını elde etmek için yapıyor bunu. Büyük bir riske giriyor.

Aynı çocuk. Diyelim evde, kurguluyorum. Yetişkinlerin olduğu bir buluşmada… Misafirler var. Herkes yetişkin, tek çocuk o. Orada diyelim bir kenarda, oyuncağıyla oynuyor. Kafasını kaldırıp aynı sözcüğü söylemez. Neden söylemez? Çünkü rantı yok. Çünkü yetişkin insanlar ona gülmeyeceklerdir. Kaşlarını kaldırıp bakacaklardır. Bir rant olmadığı için de bunu yapmaz. Şimdi yetişkinlerin düştüğü birinci hata, dediğim gibi bu: ‘Lan sözcüğünü, kitabınızdan öğrendi’. Yani sokaktan öğrenmedi. Birlikte izlediğiniz Recep İvedik’ten ya da sizin de izlediğiniz mafyatik dizilerden öğrenmedi. Bizim kitaplardan öğrendi diyelim. Öyle zannediyorlar. İkinci yanlış varsayımları da şu: Çocuk onu öğrendi ya, her yerde kullanacak. Az önce verdim örneğini. Her yerde kullanmaz çocuk. Neyi nerede kullanacağını çok iyi bilir. Dolayısıyla bu, sorunları doğru anlamamızı gerektiren bir durum. Çocuğu doğru tanımak. Çözüm ne olabilir? Onu belki konuşmak iyi olur. Birkaç ipucu vermek iyi olur.

Hanzade Servi: Yazar olarak bunu da bizim anlatmamız mı gerekiyor acaba?

Fatih Erdoğan: Hayır ama beklentilerimizi dile getirebiliriz. Kimlerden? Mesela anne babalardan ne bekliyoruz? Öğretmenlerden ne bekliyoruz? Yayınevlerinden, editörlerden ne bekliyoruz? Mesela, senin var mı? Beklentilerinle ilgili söyleyebileceğin bir şeyler ve öyle beklentiler ki, bu beklentiler yerine geldiğinde, bu sorun çözülecek.

Hanzade Servi: Ben yayınevlerinden ne beklerim? Çok iyi bir kitap için ‘şurası tepki görür, aman basmayalım’ dememelerini, cesur olmalarını beklerim. Çoğu yayınevi zaten o cesareti gösterdiği için mutluyum. Ama onun ötesinde, senin dediğin gibi, biz de abartabiliriz. Çok saçma bir kitabı da bastırmak isteyebiliriz mesela. Orada da niçin basılmaması gerekiyorsa, editörün beni ikna etmesini beklerim. Ben mantık insanıyım. Mantıkla, çok kolay ikna olurum. Bir kitabımın başından sonuna kurgusunu değiştirmiştim mesela. Çünkü editör öyle güzel ikna etti ki beni. Hiçbir zaman, ‘Ben yazdım bunu, bir kelimesini bile değiştirmem’ diyen bir yazar olmadım. Çok kolay çalışılan bir yazarım ben. Ama işin içine mantıksızlık ya da yüzeysel bir açıklama girdiğinde, iş değişir.

Ben o kitabı ilmek ilmek, zamanımı, ruhumu vererek yazmışım; o kitap benim hayatımın bir parçası artık. Belki benim için çok derin bir anlamı var. Kendi adıma, gerekçesiz bir şekilde reddedilmeyi ya da dalga geçen bir tavrı asla kabul etmem. Ben iyi bir okur olduğum için, kendi yazdığım bir kitabın iyi olup olmadığını zaten anlayabiliyorum. Ama onun ötesinde, fark edemediğim noktalar elbette vardır. Bunları göstermesini çok isterim. Sadece “Çok güzel, basalım,” derse de gerilirim mesela. Her göz, kitapta başka ayrıntıları görür çünkü. O noktada editörden tek beklentim, mantıklı ve saygılı bir değerlendirmedir. Kitabı sevmek zorunda değil asla. Sadece, kalemime saygı beklerim. O saygı gösterilmezse, heyecanım ışık hızıyla söner ve bu benim sanatımı, üretimimi etkileyeceği için, bazen otosansürden bile daha tehlikeli bir durum yaratabilir.

Okullarda kitap seçimleri konusunda yaşanan zorlukların da bilincindeyim. Bugün konuştuğumuz şeyler belki yol gösterici olur, bu sorunların çözülmesi adına. Öğretmenlerimizin, çocukları, gençleri iyi kitaplarla buluşturmak için ellerinden geleni yaptıklarını biliyorum ve bu öyle değerli ki… Hepimizin istediği aslında aynı. Çocuklarla gençlerin, heyecanla okuyacağı kitaplarla buluşması.

Ebeveynlerin de kitaplara öcü gözüyle bakmamasını isterim. Bir kitabın bir çocuğu travmaya sürüklemeyeceğini bilmelerini… Asıl travma edici şey, gerçek hayat. Biz onu çocuklara güvenli bir alanda yaşattığımız için, çocuğu hayata hazırlamış oluyoruz aslında.

Fatih Erdoğan: Bir tür aşı.

Hanzade Servi: Evet, evet. Edebiyatın bu anlamda çok önemli bir işlevi var. Böyle değerli bir yol göstericiyi, sığ eleştirilerle küstürüp yolumuzdan çekmemeliyiz.

Bir kitapta ölüm varsa, ‘ben bunu çocuğuma asla okutmam’ dediğinde, aslında o çocuğa hiç iyi bir şey yapmadığının farkına varmasını isterim. Çocuk hep aşırı mutlu ve abartılı iyi karakterlerin olduğu kitapları okursa, dünyanın öyle bir yer olduğunu sanabilir. Bu çok tehlikeli bir şey. Dünya çok güzel bir yer, ölüm yok, kötülük yok. Hepimiz çok iyiyiz. El ele tutuşup şarkılar söylüyoruz… O zaman kötü birinin, kötü biri olduğunu anlamayabilir. Hikâyelerde hain kurtlar, cadılar bu sebeple var. Çocuk bunları, en güvenli şekilde kitaplardan öğrenebilir. Bunun çok değerli olduğu düşünüyorum.

Ebeveynlikten söz açılmışken, sana şunu da sorabilirim. Çünkü sen konuya ebeveyn tarafından da bakabilecek durumdasın. Senin ilkokula giden bir çocuğun var. Mesela Masal’ın bir kitap okuyup da travma yaşayacağından korkuyor musun? Ya da okuyacağı kitaplara karışıyor musun? Asla böyle bir kitabı okumasına izin vermem diye elinden aldığın bir kitap türü var mı? Yoksa ona göre değilse zaten sıkılır, okumaz düşüncesiyle, hiç karışmadan bırakıyor musun? Yani bir baba olarak sen ebeveynlere ne söylersin? Bir yazar olarak konuştun. Şimdi bir baba olarak konuş isterim.

Fatih Erdoğan: Masal’la, ‘şu kitabı okumasın, aman ha’ diye bir sorun yaşamıyorum. Genellikle birlikte okuyoruz. Senin kitaplarının çoğunu birlikte bitirdik, devirdik. Beğendi hepsini. Bazen tablete fazla dalıyor. O zaman uyarıyorum. “Beyninin hep aynı bölümlerini kullanıyorsun. Diğer bölümleri gelişmemiş olacak,” diyorum. Bu tür mantıksal izahlardan hoşlanan bir çocuk. Mantıklı buluyor ve kalkıyor; kitap okuyor ya da resim yapıyor. Şimdilik böyle. Uzun vadede sorun yaşayacak mıyız, yaşamayacak mıyız, bilmiyorum. Çünkü çocuklar on üç, on dört, on beş yaşlarına kadar, genellikle kolaydır. On beş yaşından itibaren zorlaşmaya başlarlar. Orası için büyük konuşmak istemiyorum. Ne yaşayacağımı bilmiyorum. Ama şu anda herhangi bir sınırlamam yok. Tabletten baktığı, girdiği yerleri de çok konuştuğumuz için, genel olarak bir fikrim var. İşte Minecraft neymiş, bazı oyunlar falan… Benden istiyor satın almamı. İnceliyoruz birlikte. Yorumlara bakıyoruz. Mantıklıysa, sıkıntı yoksa o oyunu alıyoruz. Oynuyor. Cevabım, şimdilik öyle bir sansürleme ihtiyacı hissetmediğim… Ama şöyle bir örnek de vereyim. Netflix’ten bir takım çocuk ve aile filmleri, dizileri izlediğimiz oluyor. Stranger Things diye bir dizi var, malum. Onun bazı bölümleri on üç yaşlara göre. On üç yaşında olmamasına rağmen, o bölümleri izletiyoruz. Ama bir iki bölümünü on sekiz yaşa çıkarmışlar. Annesi orada durdurdu onu. Şimdi zaman zaman, “Stranger Things’in devamını on sekiz yaşına gelince izleyeceğim,” diyor. Sonunda uzlaştık. On altı yaşında izleyecek.

Hanzade Servi: Gençlik döneminde şöyle bir şey de oluyor sanırım. Bazen ebeveynler, gençlerin çok basit kitaplar okumasından şikâyet edebiliyor. Bazıları da diyor ki, ‘basit de olsa, en azından okuyor.’ Sen de o düşüncede misin? Basit de olsa, yeter ki okusun mu?

Fatih Erdoğan: Yani o bir süreç ve aşacak onu. Geride kalacak.

Hanzade Servi: Bence de. O okuma alışkanlığını basit kitapla bile olsa bir kere kazanırsa, buradan yürür gider diye düşünüyorum.

Şimdi aslında bitirdik. Ama ben şöyle bir, neler konuştuğumuzu toparlayayım istiyorum. Bazen yetişkinlerin üzüntü, korku, hayal kırıklığı gibi duyguları kaçınılması gereken şeyler olarak görmesinin kitap seçimlerine de yansıyabildiğini konuştuk. Bunun edebiyata zarar verdiğinden bahsettik. “Bu durum düzelir mi?” dedik. “Zamanla düzelir,” dedin sen. “Görür müyüz acaba o günleri?’ dedik. Onu bilemeyiz. Onu geleceğe bırakıyoruz.

Sonra çocuk edebiyatının görevinin, çocuğu hayattan korumak değil, onu hayata hazırlamak olduğunu söyledik ve bunu çok önemsedik. Hayatta ölüm de var, ayrılık da var, hastalık da var; korku, yalnızlık, dışlanma, zorbalık var. Bunları kitaptan tamamen çıkardığımızda, çocukları korumuş olmuyoruz dedik. Tam tersine, çocuk ilk kez böyle bir şeyle karşılaştığında, elinde hiçbir duygusal harita olmuyor o zaman. Bir anda o şeyin içine girmiş oluyor.

Biz yazarların da iğneyi önce kendimize batırmayı ihmal etmememiz gerektiğinin altını çizdik. Yani etrafta başıboş çuvaldızlar gezmeyecek böylelikle.

Çocuklara her şeyin anlatılabileceği konusunda hemfikiriz; mesele, nasıl anlatıldığı. Son zamanlarda yazarların üzerinde bir baskı oluştuğunu kabul ettik. Linç edilme ihtimalinin ve garip eleştirilerin, birçok yazarı yazarken durdurduğundan bahsettik. Ve çocuk edebiyatının gelişimi için en büyük tehlikelerden birinin otosansür olduğunu konuştuk. Çünkü sansürde baskı dışarıdan geliyor ama otosansürde senin zihnine yerleşmiş oluyor. Onun için bir anlamda daha tehlikeli. Gerçi biri, otomatikman öbürünü doğuruyor zaten.

Fatih Erdoğan: Sansür, tarlayı biçiyor. Çiçekleri biçiyor. Otosansür, hiç yeşermemesine sebep oluyor.

Hanzade Servi: Çok korkunç bir şey. Edebiyatın cesur olması gerekiyor ve otosansür o cesareti en başından yok ediyor. Zorbalanan, yalnız bırakılmış bir çocuğa ya da özel bir çocuğa seni görüyorum diyebilmek bir anlamda biraz da edebiyat. Bu sebeple ben zor konuları kitaplarımda işlemeyi hem seviyorum hem de önemsiyorum. Nerede bir zorluk varsa, nerede yalnız kalmış bir çocuk varsa, ben onu yalnız bırakanların değil de yalnız kalanın yanında olup yazmayı daha çok seviyorum.

Ve geldik sonuna. Ama neyin sonuna geldiğimizi bilmiyorum. Söyleşi mi, röportaj mı, podcast mi? Her neyse. Bir şekilde bir şeyin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ve iyi ki geldin. Çok değerlisin çocuk edebiyatı için. Umarım bundan sonra daha mutlu şeyler konuşmak için buluşuruz. Gerçi gene mutluyuz. Bir şekilde o umutla yola devam etmenin peşindeyiz her zaman.

Bu arada en komiği ne olurdu, biliyor musun? Benim komiklik anlayışıma da bak… İki telefonun da kayıt almamış olması ve bir buçuk saattir boşuna konuşmuş olmamız…

Fatih Erdoğan: Az önce aynı şeyi düşündüm.

Not: Neyse ki telefonlar kayıt almayı sürdürüyordu ve bu söyleşi İyi Kitap aracılığıyla sizlere ulaşabildi.

En çok düşündüğüm, zaman zaman moralimi bozan, bana ‘ben niçin yazıyorum ki?’ sorusunu bile sorduran konuları, yıllardır bu işin mutfağında olan biriyle konuşmak bana iyi geldi. Yazar, okur, yayımcı… Çocuk edebiyatının hangi köşesinde olursanız olun, sizi oturduğumuz o masaya davet ediyoruz. Hatta konuyla tamamen alakasız bir şekilde yoldan geçip gidiyorsanız bile, belki durup bir kulak vermek istersiniz. Çünkü kaliteli çocuk edebiyatı, yıllar sonra o çocukların dönüşeceği yetişkinlerin de daha iyi insanlar olmasını sağlayacak güçtedir. Çocukları mutlu eden bir kitap, dünyayı değiştirebilir.

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.