İyi Kitap

Varoluşa dair birkaç sıradan soru

Varoluşa dair birkaç sıradan soru

Ayşegül UTKU GÜNAYDIN

Naif karakterlerle yaşamın ‘katı’ ciddiyetini sorgulayan, şaşkınlık ve saçmanın büyüsüne şapka çıkaran iki roman Aynadaki Muamma ve Portakal Kız. Jostein Gaarder merak, keşif ve tercihler gibi konuları insana ve kâinata dair ciddi sorularla birlikte anlatıyor çocuklara.

Bir şey çizecek olsan ve çizeceğin o şeyin canlanacağını bilsen, bir tek çizgi çizmeye cesaretin olur muydu? Peki, seçim hakkın olsaydı neye karar verirdin? Yıllar sonra sahip olduğun her şeyi birdenbire bırakacağını, sevdiklerinin yanından ayrılacağını bile bile dünyadaki kısa bir hayatı mı seçerdin, yoksa nazik bir teşekkür ile sana sunulan öneriyi geri mi çevirirdin? Norveçli yazar Jostein Gaarder, Aynadaki Muamma ve Portakal Kız adlı romanlarıyla yanıtları bir çırpıda verilemeyecek, insanın ve evrenin var oluşuna ilişkin sorular soruyor.

Aynadaki Muamma, Cecilie adlı küçük bir kızın öyküsü. Cecilie, çok hasta ve kısa bir süre sonra hayatta en çok sevdiği şeylerden ayrı kalacağını ve dünyaya veda edeceğini biliyor. Öykü, Noel öncesi başlıyor. Cecilie, üst katta, odasında yatıyor, ama duyuları her zamankinden açık. Birbirine karışan Noel kokularını, annesinin yaptığı badem ezmeli kurabiyeyi, dedesinin yeni yakılmış purosunu, süslenmiş ağacın kokusunu birbirinden ayırmaya çalışıyor. Cecilie, sesleri dinlemeyi çok iyi biliyor.

Evdeki hareketliliği duyularıyla gözlemliyor. İnsanın gözünün, aslında düşüncenin ve çevresinde algıladığı nesnelerin bir buluşma noktası olduğunu, insan gözünün aslında bir ayna olduğunun farkında. Bu nedenle kulaklarıyla görebilmeyi de öğrenmiş. Cecilie’nin öyküsü, yaşadığımız her anın ne kadar önemli olduğunu, etten kemikten bir insan olmanın, duyularla yaşamanın ve bu duyular aracılığıyla kimi zaman acı da olsa, mutluluk da verse yaşamın her anına dokunabilmenin “mucizevi” yanını vurguluyor.

Cecilie, hasta olduğu için biraz kırgın elbette. Ama bu kırgınlık, onu yaşamla ilgili şimdiye kadar düşünmediği sorular sormasını sağlıyor. Yatağının yanındaki günlüğüne aklına gelen düşünceleri not ediyor. Başlarda bu, biraz zor geliyor; çünkü not edebileceği hiçbir şeyinin olmadığı kanısında ama bir gece, uykusundan uyandığı bir sırada, yanı başında beliren Ariel adlı melek ile başlayan sohbetleri sayesinde dünyaya ilişkin sorularını çoğaltmaya başlıyor.

DEĞİŞİMSEL DÖNGÜ
Hiçbir sorunun saçma olmayacağı, koydukları başlıca kurallardan biri. Cecilie’nin, Ariel’in etten kemikten bir insan olmanın ve duyularla yaşamanın nasıl bir şey olduğuna ilişkin çeşitli sorularını benzetmeler yoluyla somutlaştırarak anlatma ve insana ilişkin gizemi tanımlama çabası, okunmaya değer bir roman çıkarıyor karşımıza. Günlük yaşamda kanıksamaktan kaynaklı insan gözünün mecazi anlamda kapanması, kendisine ve çevresine duyarsızlaşması eleştiriliyor alttan alta.

Dünyanın ve insanın temelinin değişim olmasına karşın yetişkinlerin her şeyi kanıksamaları, bir aynanın arkasındaki gizli bilmeceyi görmezden gelmelerine yol açıyor. Oysa Ariel’in Cecilie’ye söylediği ve aslında herkesin bildiği sır şu: “Dünyaya gelmek, bir anlamda gündüzleri güneşin, geceleri ayın ve yıldızların mavi gökyüzünü süslediği bir dünyayı hediye almak demek”. “Ben” olmayı, yani insan olmayı ilginç bulmak. Tüm yaratılış bir bilmece. Daha da ilginci bu büyük bilmecenin şu veya bu ucunda bulunan birinin, kendisini de bir bilmece olarak tanımlaması. Ariel, bunu bir aynanın karşısına geçerek, kendini dibini göremediğin bir kuyu olarak düşünmek ve kendi derinliklerine dalmak olarak yorumluyor.

Devamlı değişmek ve değişim devam ettiği sürece kendine şaşırmak. Gaarder’ın romanı, küçük bir kızın yaşama ve insana dair sorduğu sorular etrafında şekillenirken, okuyanı aynadaki muammaya ilişkin yeni, kendi içsel sorularını sordurmaya yöneltiyor.

Jostein Gaarder’ın söz edeceğimiz ikinci romanı Portakal Kız. Bu sefer romanın başkarakteri on beş yaşında, ergenliğe adım atmış bir oğlan çocuğu. Georg, babasını dört yaşındayken kaybetmiş, onu sadece birkaç solmuş fotoğraftan ve belleğindeki puslu birkaç anıdan hatırlıyor. Bir gün anneannesi evlerinin deposunda Georg’un küçüklüğüne ait bir bebek arabasının içinde bir mektup buluyor.

Georg’un mektubu okuması ve ordaki sorulara yanıtlar vermesiyle, baba oğulun birlikte yazmaya başladıkları bir romanın kurgulanma sürecine tanık oluyoruz. Babası, oğlunun yaşadığı çevreye olan duyarlığını kendi başına tartması için yaşamın bilmecesine ilişkin çeşitli sorular soruyor; bunlara yanıtlar aranırken ana eksende portakal kızın hikâyesi anlatılıyor.

Babasının gençliğinde tramvayda karşılaştığı, içi portakalla dolu dev bir kesekâğıdı taşıyan portakal kızın gizemli öyküsü bu. Portakal kızla ilgili gizem çözülüp, tam babası sevdiği kadınla ortak bir yaşam kurgulayacağı sırada ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğreniyor. Bu noktada, romanın asıl sorusu ortaya konuyor. Babası, Georg’a seçme şansı olsa, kısacık bir yaşam için dünyaya gelmekten vazgeçip vazgeçmeyeceğini soruyor.

Georg’un babası için bunun yanıtı nazik bir hayır; çünkü bu şekilde yaşamdan koparılmayı açıklayamıyor. Bu noktada Georg’un yanıtı da önemli. Bir anlığına bile olsa bu hayatta yaşamayı seçerse, o zaman babası için de soru farklı bir anlam taşıyacak ve oğlunun yaşamına sebep varlıklardan biri olarak yaşamdaki dengenin sağlanacağı düşüncesiyle rahatlayacak.

Romanda, bu sorular eşliğinde zaman, yaratılış gibi evrensel kavramların yanı sıra yaşam-ölüm gibi yaşamın özüne ilişkin karşıtlıklar sorgulanıyor. Dolayısıyla yaşamı seçenin ölümü de seçeceği, mutluluğu seçenin acıyı da kabullenmesi gerektiği ve bu çelişkilerin yarattığı psikoloji mercek altına alınıyor. Portakal kız, romanın kurgusunun ana ekseninde yer alırken aslında “Hubble Teleskobu”da simgesel olarak romanın diğer bir kahramanı olarak ortaya çıkıyor.

Teleskop, evreni ve mucizelerini inceleyen bir göz; insanın evrendeki gözü aynı zamanda. Yeryüzünde merak edilecek çok fazla şey var ve gündelik yaşamı kanıksayarak duyarsızlaşan insanın ironisi yapılıyor teleskop üzerinden. Tıpkı Aynadaki Muamma’daki gibi, burada da önemli bir eleştiri noktası olarak karşımıza çıkıyor.

Jostein Gaarder
Aynadaki Muamma
Çeviren: K. Çağatay, Y. Çağatay
Pan Yayıncılık /136 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz