İyi Kitap

Parlak kâğıtlar, renkli şekerler

Parlak kâğıtlar, renkli şekerler

Almıla AYDIN

Tek katlı, küçücük evimizin önündeki basamakları iki adımda inip karanlık yola atladım. Eskimiş ve artık iyice küçülmüş paltomdan haince sızan soğuk içime işliyor; lastik tabanlı ayakkabılarım, buz tutmuş zeminde kayıyordu. Ama ben tüm bunlara aldırmıyordum, çünkü yılın bu son günlerini çok seviyordum. Şehir merkezinin ışıklarla canlandığı, insanların telaşlı bir sevinçle sokakları doldurduğu, sevdikleri için seçtikleri hediyeleri parlak kâğıtlara sardırdıkları o Noel zamanını ve hemen ardından gelen yılbaşını…

Şehirde günlerce bayram havası eserdi. Yapay kar tanecikleriyle, irili ufaklı rengârenk toplarla ve şekerlerle donanmış çam ağaçları vitrinleri süslerdi. Kimi akordeon, kimi keman çalan sokak çalgıcıları etrafa neşe saçardı. Tiyatro binasının avlusunda dondurucu soğuğa rağmen biriken çocuklara kukla gösterileri yapılırdı. Yılbaşına birkaç hafta kala, göl kenarındaki meydana kurulan tahta kulübelerde, karnı tok birinin bile iştahını kabartacak yiyecekler satılırdı: iplere asılı salamlar, sucuklar, çikolataya batırılmış portakallı şekerlemeler, çilek reçelli krepler, zencefilli kurabiyeler…

Pek çok kez kayıp, yeri boylama tehlikesi atlatarak, cıvıldayan ışıklara doğru koştum. Annemin verdiği parayla iki somun ekmek almadan önce, gelecek yeni yılın coşkusunu şimdiden yaşayan insanların arasına karıştım. Gülümsüyor, aralarında konuşuyor ya da koşuşturuyorlardı.

Durup, bir köşede elindeki çanı çalarak herkese “İyi Noeller ve iyi yıllar” dileyen Noel Baba’ya baktım. O beyaz sakallı, kocaman göbekli, kırmızı giysili adamın gerçek Noel Baba olmadığını biliyordum. Hem zaten gerçekten bir Noel Baba varsa bile, bizim evimizin varlığından haberi yoktu. Aslında bu konuda ona haksızlık etmek de istemiyordum, çünkü sokağımızda hiç lamba olmadığından geceleri evimizin fark edilmesi imkânsızdı. Üstelik bacamız kocaman göbeğiyle geçemeyeceği kadar dardı.

Kafamda bu düşüncelerle yürürken, dükkânlardan birinin önünde aniden durdum. Vitrinini boy boy kitapların süslediği bu kitapçı aklımı başıma getirmişti. O sırada sanki öğretmenimin sesi kulaklarımda çınladı: “Noel ve yılbaşı herkesin yalnızca birbirine hediyeler verdiği birer bayram ya da kutlama değildir. Bunların ötesinde anlamları vardır. Sizden işte bu anlamı yansıtan bir hikâye okuyup, sonra da sınıfta anlatmanızı istiyorum.”

Kitapçıya girip içinde çeşit çeşit hikâyelerin olduğu bir kitap seçmeyi isterdim. Ama cebimdeki para ancak ekmeklere yeterdi. Neyse ki bir kuruş bile vermeden istediğim kadar ödünç kitap alabileceğim bir yer vardı: Şehir kütüphanesi.

Bir an önce şehir kütüphanesine gitmek için adımlarımı sıklaştırdım; kapanmadan yetişmeliydim. Sonra da fırıncı kepenklerini indirmeden ekmekleri almalıydım. Tramvay yolunu geçtim. O anda saat kulesinden yükselen gong sesini duyunca koşmaya başladım.

Kütüphaneye daldığımda nefes nefese kalmıştım. Neyse ki içeride, girişteki masada oturan görevli kadından başka kimse yoktu. O da önündeki kâğıtlarla ilgileniyordu, beni fark etmemişti bile. Bir an için ne tarafa gideceğimi bilemeden etrafıma bakındım. Sonra da zaman kaybetmemek için görevli kadından yardım istemeye karar verdim.

Hızlı adımlarla masaya yaklaştım. Bir çırpıda, Noel ve yılbaşı hikâyeleri anlatan bir kitap aradığımı, çok acelem olduğunu söyledim. Kadın önce ince çerçeveli gözlüklerinin üzerinden bana baktı. Sonra da ağır hareketlerle yerinden kalktı ve arka tarafa doğru yürümeye başladı. Ben de birkaç adım arkasından yürüyordum.

Tavana kadar yükselen raflarla kaplı, neredeyse sonunu göremediğim bir koridorun başında durdu ve eliyle koridoru işaret etti. Kitapların çokluğunu görünce gözlerim büyümüştü. Burada kitap seçmeye kalkmak günlerimi alırdı. Annemin günlerce eve ekmek getirmemi beklemeyeceğini biliyordum!

Umutsuz gözlerle görevliye baktım. Ne demek istediğimi anlamış gibi koridor boyunca ilerledi. Çok geçmeden elinde bir kitapla geri döndü. Kapağında, üstü karla kaplı bir ev resmi olan kitabı bana uzattı. Evin bahçesinde çam ağaçları vardı; kapısıyla pencerelerinde ise gösterişsiz süsler asılıydı.

Kadın, kitapta çok güzel hikâyeler olduğunu söyledi. Ardından ise sözlerinin önemini vurgulamak istercesine kelimelerin üstüne basarak, kitabın yazarının Pulitzer ve Nobel ödülleri aldığını ekledi. Yazarın ismi kitabın kapağına büyük harflerle yazılmıştı: “Pearl Buck.”

Görevliye neyi kastettiğini anlıyormuş gibi gülümsedim. Oysa ne Pulitzer’in ne de Nobel’in ne anlama geldiğini biliyordum. “Ödül” kelimesinin bana çağrıştırdığı şeyler, hediye paketleriyle kocaman renkli şekerlerdi.

Tam teşekkür edip oradan ayrılacaktım ki, bana kayıt defterini uzattı. İsim kısmına aceleyle “Leonardo Molteni”, adres kısmına ise “Vadi Sokak, No. 5” yazdım. Nasıl bir imza atacağımı bilemediğimden, adımı okunması mümkün olmayacak şekilde yazmakla yetindim.

Görevli kadın yazdıklarımı kontrol etmek için kayıt defterini önüne çekti. Çekmesiyle de hayret dolu bakışlarını bana çevirmesi bir oldu. Nedenini anlamamıştım. Belki de imzamı tuhaf bulmuştu. Ama on yaşındaki bir çocuktan göz dolduracak bir imza beklemek saçmaydı.

Kütüphaneden çıktığımda lapa lapa kar yağıyordu. Geceyi gündüze çeviren kar tanelerinin salına salına yere düşüşlerini izlemek çok eğlenceliydi. Ama daha fazla oyalanamazdım. Kitabı ıslanmaması için paltomun içine sokup telaşla fırının yolunu tuttum.

Eve döndüğümde annem şömineyi yakmış, sofrayı kurmuş, kız kardeşim İrene’yle birlikte beni bekliyordu.

Sebze çorbası ve fırından yeni çıkmış ekmekten oluşan akşam yemeği içimi ısıtmıştı. Yemeğin ardından elimde kitabımla şöminenin önündeki halıya oturdum. Sabırsızlık içinde sararmış sayfalarını çevirmeye başladım. En sonunda “Yeni Bir Noel” adlı hikâyede karar kıldım.

Hikâyeyi bir çırpıda okudum. Tam da öğretmenimin istediği türde bir hikâyeydi. Ekonomik durumu bozulan bir ailedeki beş kardeş, o Noel farklı bir şey yapmaya karar veriyorlardı. Parayla alınmış hediyeler yerine, birilerine yardım edeceklerdi; karşılık beklemeden. Örneğin, çocuklardan biri, her kar yağdığında, Bayan Thomson adındaki yaşlı kadının evinin önündeki karı küreyecekti. Kadını sevindireceğine emindi.

Annem de hep en güzel hediyelerin paket kâğıdına sarılamayacak şeyler olduğunu söylerdi. Yardım ettiğimiz birinin gülümseyişi ya da teşekkürü anneme göre en güzel hediyeydi. Aslında kardeşime ve bana pek hediye alamadığı için böyle söylediğine dair şüphelerim vardı.

Kalkıp pencereden dışarı baktım. Ben de kitaptaki çocuk gibi, komşumuz Bay Huysuz’un kapısının önündeki karları küreyebilirdim. Bay Huysuz, kimseyle konuşmayan yaşlı komşumuzdu. Üstelik gerçek adının ne olduğunu bile bilmiyordum. Evinin önündeki karları kürediğimde bana teşekkür etmeyeceğine emindim. Gülümsemeyecekti de, sadece homurdanmakla yetinecekti. Ama yine de kış boyu Bay Huysuz’un kapısını küremeye kendi kendime karar verdim.

Ertesi sabah erkenden kararımı uygulamaya başladım. Tahmin ettiğim gibi yaşlı adam kapıyı açıp bana teşekkür etme zahmetine bile katlanmadı. Ama ben bunu umursamadım, yeni yılı en azından birine yardım ederek karşılayacaktım.

Akşama doğru, şehrin karmaşasına karışmak için yine inanılmaz bir istek duydum. Ama evden çıkmak için geçerli bir nedenim olmalıydı. Anneme kitabı kütüphaneye iade etmem gerektiğini söyleyip dışarı fırladım.

Işıkların, müziğin ve havadaki kar kokusunun tadını çıkarttım. Ancak eve elimde aynı kitapla dönersem annemin hışmına uğrayacağımı bildiğimden, kütüphanenin yolunu tutmayı da ihmal etmedim.

İçeri girdiğimde görevli kadını yine masanın başında buldum. Kitabı bırakıp teşekkür ettim. Tam kapıya yönelmiştim ki, kadın istediğim gibi bir hikâye bulup bulamadığımı sordu. Böylece ona seçtiğim hikâyeden, -her ne kadar ben parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri seviyor olsam da- annemin hediyelerle ilgili düşüncelerinden ve komşumuz Bay Huysuz’un evinin önündeki karları temizlemeye başladığımdan söz ettim.

Sustuğumda, kadının gözlerinin dolduğunu fark ettim, hüzünle parıldamaya başlamışlardı. Aynı kız kardeşim İrene’nin gözleri gibiydiler… İrene istekleri gerçekleşmediğinde dudaklarını büzerdi. İşte tam o anda gözleri de parıldamaya başlardı. Bu parıltılar sicim gibi akacak göz yaşlarının habercisiydi. İçimden, kadının ağlamamasını diledim. Belki henüz çocuktum, ama her erkek gibi kızların gözyaşlarına ben de dayanamıyordum. Üstelik hüznünün nedenini bilmiyordum.

Kadına hızla iyi akşamlar dileyip dışarı çıktım. Eve dönme vakti gelmişti.

Sonraki günler, evimizin ve komşumuzun evinin önünü, bastıran yoğun kardan kurtarmakla geçti.

Noel sabahı da erkenden kalkıp küreği aldım. İşe koyulmaya hazırdım. Ancak o sırada komşumuzun evinin önünde bir hareket olduğunu gördüm. Merakla gidip baktığımda gözlerime inanamadım. Kütüphanedeki kadın Bay Huysuz’la konuşuyordu. Birbirlerine sarıldılar; her ikisi de mutluydu. Neden sonra varlığımı fark ettiler. Bay Huysuz gülümseyerek eliyle beni selamladı. Kadın ise yanıma yaklaşıp bana parlak kâğıda sarılı iki paket verdi. Yıllardır görüşmediği babasını aslında ne kadar çok özlediğini ona hatırlattığım için teşekkür etti. Paketlerden biri İrene, diğeri de benim içindi. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Küreği bir yana atıp paketlerle eve koştum.

İrene sevinçle hediyesini açarken, ben kendiminkine bakmakla yetindim. Daha önce görmediğim kadar parlak, mavi bir kâğıtla sarılmıştı. Üstelik gümüş renkli bir fiyonkla ve kocaman renkli bir şekerle süslenmişti.

O anda içinde ne olduğunu merak etmediğimi anladım. Kendimi nedense çok iyi hissediyordum. O günü; Bay Huysuz’un, kızının, annemin ve İrene’nin gülen gözlerini asla unutmayacaktım. İçimi dolduran umut ise yeni yılın çok güzel olacağının habercisiydi.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz