İyi Kitap

Kafamın pekmezini akıtmayın!

“Kafamın pekmezini akıtmayın!”

Aslı ULUŞAHİN

Aslı Uluşahin, Muzaffer İzgü’nün edebiyatın gülmece alanındaki macerasının izini süreceğine, onun ilk kahramanlarından Ökkeş’in izini sürdü. Ama ne kadar iyi yaptı! İzgü’nün kitapları arasında Ökkeş’in elinden tutup gezdirdi bizi özgürce.

Benim de içinde bulunduğum kuşak, okuma yazmayı Cin Ali ile öğrendi. Sonra Tonton Ali geldi. Artık “çöpten” değildi. Kırmızı tombul yanaklı, sarı saçlı, mavi gözlü, “ideal” bir oğlancıktı. Bir de Ayşegül vardı. Yine “ideal” bir kız çocuğu tasviriyle. Ayşegül kitaplarının boyutu büyüktü, içindeki resimler de… Cin Ali, Tonton Ali ve Ayşegül şehirde yaşıyor olmalıydılar; köye anneanne ve dedelerini ziyarete giderlerdi, orada ata binerlerdi. Otomobile binmişliği de vardı hepsinin. Keyifleri yerindeydi yani. Yokluk çekmiyorlardı hiç. Akıllıydılar. Ayrıca her zaman düzgün bir Türkçeyle konuşuyorlardı.
Anneciğim, babacığım, diyorlardı. Evet, konuşmalarından da belli, şehirliydiler.

Onların arasında, koca kulaklı, koca burunlu, zayıf, Keloğlan gibi kafası her zaman sıfır numara tıraşlı, şalvar giyen biri daha vardı: Ökkeş. Yaşıttılar ama diğerleriyle tanıştıklarını sanmam. Çünkü o şehirde değil, köyde yaşardı. Konuşması da bozuktu. Baba yerine “buba” derdi, heyecanlandığında “Amaniin!” diye bağırırdı. Hem, daha o yaşında geçim sıkıntısı çekerdi. “Kitaplaştırılan” ilk macerasını hiç unutmam. Muhtarın oğlu şehirdeki lunaparka gitmiş, dönünce anlata anlata bitirememiş ve buna pek özenmişti
Ökkeş. Ama ne cepte ne cepkende, ne de babası Bayram’da para vardı. Oysa öyle istiyordu ki gidip görmeyi… Eşeği Kuyruk’la birlikte, yakındaki kasabada odun taşıyıp satarak kazandılar lunapark parasını. Ökkeş hayatında ilk kez şehri ve lunaparkı gördü, ilk kez dondurma yedi.

ASANSÖR EMMİİİ
Cin Ali kadar “akıllı”, Tonton Ali kadar “efendi”, Ayşegül gibi “hanım hanımcık” değildi. Safçaydı biraz, sakardı. Ama ne yalan söyleyeyim, diğer
“çocuk kahramanlardan” daha sevimliydi. “Kafamın pekmezini akıtmayın,” derken; ninesinden “reyhanlı bulgur pilavı” isterken –evde bulgur, dağda
reyhan çoktu–; hayatında ilk kez karşılaştığı asansörü “asansör emmiii” diye çağırırken; köyden kente göçtüklerinde işportacılık, dolmuş muavinliği, kapıcılık yaparken içtendi, eğlenceliydi ve en önemlisi gerçekti, bizdendi.

İlkokul çocukları hâlâ onun maceralarını okuyor mu, bilmiyorum. Belki öğretmenler, Türkçesi bozuk bu çocuktan artık haz etmiyorlardır. Ama dilerim okunuyordur, çünkü Ökkeş’in bir kuşağı etkilediğini ve onlara çok kıymetli bazı kavramlar öğrettiğini biliyorum. Neydi bu kavramlar? Küçük şeylerle mutlu olmak, tevazu, tüketmek yerine sahip olduklarının değerini bilmek, sana benzemeyene de sevgiyle yaklaşmak, ne olursa olsun, ah vah etmeden mücadeleyi sürdürmek ve sahip olmak istediklerin için emek vermek…

Serinin onuncu ve son kitabında, onu deniz kenarında arkadaşı Hasan’la tuzlu zeytin ve ekmek yerken bıraktığımızda çocuktu hâlâ. Sonra kim bilir başına neler geldi?.. Aslına bakarsanız, eğer bizim Ökkeş Almanya’da dönerci büfesi açmadı ve ülke sınırları içinde kaldıysa ben biliyorum büyüyünce neler yaşamış, nelerle karşılaşmış olabileceğini. Nereden mi? Elbette onu yaratan Muzaffer İzgü’nün diğer kitaplarından…

Mesela bir kasabada memurluğa başlamıştır Ökkeş. Sonra, o kasabaya atanan kaymakam, “her yeni gelen bir icatla gelir” kuralı gereği, bando takımı kuracağım diye tutturmuştur. Bizim Ökkeş’in eline de bir saksafon tutuşturmuş, devlet zoruyla öğretmeye çalışmıştır. Günlerce uğraşmıştır çalmak, doğru düzgün bir ses çıkarmak için. Bu “işkenceye” maruz kalan da yalnız o değildir tabii. Kasabanın tüm memurlarının müzik aletleriyle imtihanı başlamıştır. Bir devlet büyüğünün ziyaretinde göstereceklerdir tüm marifetlerini. Ne var ki diğer memurlar müzik aletlerini çalmayı kıvırdıklarında, memur maaşıyla yetinmek yerine bir pavyonda iş bulmuşlardır kendilerine. Kaymakamla Ökkeş kalakalmış, gelen devlet büyüğünü her taraflarına astıkları müzik aletleriyle, iki kişilik bir bando takımıyla karşılamışlardır. (Muzaffer İzgü, Bando Takımı, Bilgi Yayınevi.)

Ya da şunu yaşamış olabilir: Okumuş, adam olmuştur. Devlet kapısına başvurmuştur işe girmek için. Belgelerini hazırlayıp sunmuştur. Ama, “Hemen olmaz, araştıracağız,” yanıtını almıştır karşıdan. Nedir bu araştırma? İşte efendim, önce yaşadığı şehrin valiliğine yazı yazılacak, hakkında bilgi istenecektir. Valilik bir adamla ilgilenir mi? Kaymakamlığa yazı gönderilir. Kaymakamlık da bir kişinin peşine düşecek değil ya, ilçe polis merkezine sorulur, kimdir, necidir diye. Böyle böyle, o ona, o kuyruğuna derken, yazı gelir bekçinin eline. Bekçi de bizimkinin köylüsü çıkmasın mı? Üstelik de miskette onu üttüğü için çocukluktan hasmı! Sen görürsün der, alır intikamını: Solcudur, diye yazar, azılıdır, hem de milliyetsizdir, örgütçüdür, dinsiz imansızdır… Yazı yine aynı yolları geçe geçe, varır ilk adresine. Elbette bizimkini işe almazlar. Ama bir yazı daha gönderilecektir onun için, ilçe polis merkezine: Bu azılı solcunun her anının izlenmesi, neler yapıp ettiğinin, kimlerle görüştüğünün her hafta bir raporla bildirilmesi… (Muzaffer İzgü, Her Eve Bir Karakol, Bilgi Yayınevi.)

EVİNİ GEÇİNDİREN AKILLI KÖPEK
Hadi bir örnek daha verelim: Bir köpek bulmuştur Ökkeş; minicik bir kuçu. Beslemiş büyütmüş, ev halkı bu köpekçiği pek sevmiştir. Ama bakmışlardır ki hayvancağızın pek kötü bir huyu var: Bir saatliğine ortadan kayboluyor, dönünce ya bir ayakkabı ya da tişört getiriyor. Hırsızın teki yani! Ne yaptılar ne ettilerse vazgeçirememişlerdir köpeği huyundan. Üstelik günün birinde bir cüzdan getirmesin mi? Bakmışlar iş çığırından çıkıyor, alıp cüzdanı karakola götürmüşlerdir, sahibi bulunsun, zan altında kalmasınlar diye. Ama aklıevvel bir gazeteci, köpeğin marifetini duyup, onu meşhur etmesin mi? Boy boy manşetler atılmıştır: “Evini geçindiren akıllı köpek! Ne istiyorsanız söyleyin, bir saat sonra size getirsin! Akıllı köpek evin ihtiyaçlarını karşılıyor!” Bir ilgi bir alaka ki sormayın. Köpeği satın almak isteyenler her gün aramışlardır bizimkinin evini. Hem de kimler kimler!.. Köpeğin evine ekmek getireceğini uman fakir fukaradan, en zengin iş adamına, hatta siyasetçisine kadar herkes. (Muzaffer İzgü, Hırsız Köpek, Bilgi Yayınevi.)

Ne diyorsunuz, Ökkeş bunların hepsini pekâlâ yaşamış olabilir, değil mi? Ama bir dakika, şimdi hatırladım. Ben size Ökkeş’i değil de, Muzaffer İzgü’nün gülmece edebiyatını anlatacaktım. Hem güldürür hem düşündürür,
falan diyecektim. Ökkeş’e daldım, bütünüyle unuttum. İyisi mi siz İzgü’nün otobiyografik romanlarını okuyun. (Zıkkımın Kökü, Ben Çocukken dizisi, Bilgi Yayınevi.) Ah, Ökkeş ah, sen yok musun? Kafamın pekmezini akıttın.

Ökkeş Lunaparkta
Muzaffer İzgü
Özyürek Yayınları / 96 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz