İyi Kitap

Çizgili Pijamalı Çocuk İstanbul’da…

Çizgili Pijamalı Çocuk İstanbul’da…

Arden KÖPRÜLÜYAN

Yetişkin edebiyatına seslenen bir yazar olarak asıl büyük çıkışınızı 46 dile çevrilerek tüm dünyada beş milyondan fazla satan bir çocuk kitabıyla yapmak nasıl bir duygu ve sorumluluk kazandırdı size?

Çizgili Pijamalı Çocuk fikri aklıma gelene dek çocuklar için yazmayı hiç düşünmemiştim. Dürüst olmak gerekirse, bir kitabı yazmaya başlarken, eğer bunun okuyucu kitlesinin gençler olacağının farkına varırsam, bu fikri zihnimin dışına çıkarıyor ve sadece hikâyeyi anlatmaya odaklanıyorum. Ayrıca, karakterleri mümkün olduğunca gerçek kılmak ve aktardığım olayı olabilecek en hareketli ve güçlü şekilde sunmak için çabalıyorum. Hem yetişkinler hem de çocuklar için
yazmaktan büyük keyif alıyorum. İkisini birbirinden ayırmıyorum artık. Her yeni kitabımla, yazabileceğimin en iyisini ortaya çıkarmaya gayret ediyor ve doğru okur kitlesine hitap etmesini diliyorum. Okurlarımın yaş grubu pek de sorun değil.

Yaşanan trajik bir olayı, bir çocuğun gözünden aktarmak, edebiyat ve sinema sanatlarında sıkça kullanılan bir yöntem. Yetişkinlerin dünyasına dair bu denli hassas ve acı bir gerçeği hiçbir klişe anlatım modeline maruz bırakmadan okurlarınıza aktarabilmek için ne tür bir yol izlediniz? Sizi bu alanda öne çıkaran, bu şekilde yazılan diğer kitaplardan ayrıştıran özellikleriniz neler oldu?

Yahudi Soykırımı edebiyatında bir öğrenci olarak, ilgili konunun uzun zamandır birçok yazar tarafından pek çok farklı şekilde ele alındığının ve gündeme getirildiğinin bilincindeydim. Daha sonra çok güçlü hislerle, eğer ben de bu edebiyat formunun bir parçası olmak istiyorsam önceden hiç anlatılmamış bir hikâye anlatmamın ne kadar büyük önem arz ettiğini düşündüm. Bruno’nun, yani bir Alman çocuğunun bakış açısı ile yazmak bana doğal göründü. Çünkü o kampın içinde olmayı hayal edemiyordum. (Yaratıcılığı olan bir yazar olarak bile…) Tek hayal edebildiğim, her gün o çite yürüyen birinin nasıl birine benzeyebileceği ve
karşı tarafa bakarak Bruno gibi sorular sorabileceğiydi. Bu Yahudi Soykırımı üzerine çalışırken veya onu anlamaya kafa yorarken yapabildiğimiz tek şey. Yaşanan olayları 8 yaşında saf bir çocuğun gözünden yazmak hikâyenin çok doğal bir akışla ilerlemesini sağladı.

Çizgili Pijamalı Çocuk her ne kadar genç okurlar için kaleme alınmış bir eser olsa da okuyan tüm yetişkinlerin de derinden etkilendiği ve ilgiyle okuduğu bir kitap. Bir yetişkin yazarı olarak çocuklar için yazmak cesurca bir girişim. Sizi bu alanda yazmaya yönlendiren ne oldu? Sizce bir yazar hem yetişkinlere hem de çocuklara yazabilir mi? Siz bunu başarabilen ender kalemlerden birisiniz. Bize Çizgili Pijamalı Çocuk’un büyük başarısının ardında yatan gizli formülü açıklar mısınız?

Bunun ardında böyle bir formül olduğunu düşünmüyorum. Ama bu bir gerçek ki hem çocuklar hem de yetişkinler için başarılı bir şekilde yazan çok az isim var. Ancak çok az yazarın bunu denediği de bir başka gerçek. Bu konu hakkında yetişkin edebiyatının pek çok başarılı kalemi ile görüşme şansım oldu ve bunların çok azı bana çocuklar için bir şeyler yazmak istediğini söyledi. Onlar da nasıl yazacaklarını bilemiyordu. Oysa nasıl yetişkin romanları yazmaları gerektiğini biliyorlardı. Peki, o zaman farkı ne? Bir yazar çocuklar için yazacak diye dilini sadeleştirmez. Hikâye; cazip, öyküsü ilgi çekici ve karakterleri de gerçekçi olmalı. Ki eğer roman yazmayı biliyorsanız bunları yapmak yeterlidir. Eninde sonunda, ben bu ayırımları yazarların değil de yayınevlerinin, medyanın ve kitapevlerinin
ticari birer oyunu olarak görüyorum. Ben yalnızca her zaman yazmak istediğim kitapları yazıyorum.

Çizgili Pijamalı Çocuk’un sonu son derece iç burkucu. Sizce çocuklara yönelik böyle güzel bir kitabı daha olumlu, iyimser, barışçıl ve sevgi dolu bir sonla noktalamak daha iyi olmaz mıydı? Kitabın başarısı Bruno ve Shumel’in karşılaştıkları bu çarpıcı sonla ne kadar doğru orantılı olabilir. Bir kitabı veya filmi hatırlanır kılabilmek için ille böyle bir sonla mı bitmesi gerekir?

Kitabın sonu üzücü olmasına rağmen, dürüst bir son. Romanı, insanların–özellikle gençlerin– önerdiği şekilde farklı sonlarla bitirmek, bu kamplara gelen
insanların yaşadıkları acıları ve gerçekleri aldatıcı bir şekilde aktarmaya ve kampta ölen insanların anısına da ihanet etmeye sebep olurdu. Bu tarz romanlar için önemli olan okurun kitabın sonunda üzgün ve sarsılmış bir şekilde kalmış olmasıdır. Eğer böyle olmazsa, bu tür olayların bir daha asla olmaması gerektiğini nasıl hatırlayacağız. Buna rağmen, kitabın sonlarına doğru olayları zirve noktasına taşıyan bir an var. Bruno ve Shmuel son anlarını yaşarken, el ele tutuşarak arkadaşlıklarını beyan ederler. Etraflarında bulunan şeytanın gücünün onları mahkûm ettiği bu korkunç sondan daha güçlü olduklarını kanıtlamışlardır artık. Onlar arkadaşlıklarının bozulmasına ve ayrılmalarına ölümün bile müsaade etmesine izin vermemişlerdir.

Kamp alanı ile yaşam alanı arasında uzanan çit, sizce Bruno ve Shumel’in “çocukça” algılarında ve yüreklerinde nasıl bir yer tutuyor? Sizce farklı etnik kökenlerden iki çocuğu belli sınırlar ve kalıplarla ayırmak, ötekileştirmek ne kadar doğru? Günümüzde de buna benzer ama artık görünmeyen çitler bulunuyor insanlar arasında. Bunları ne zaman yıkabileceğimizi düşünüyorsunuz?

Romandaki çit kendi kendine bir karakter zaten. İki çocuk arasında onları hem ayıran hem de bir araya getiren bir ayna görevi görüyor. Aynı zamanda da bu çit onların buluştukları, yürüdükleri yer. Son beş yıl boyunca, onlarca ülkede, yüzlerce okul ziyareti gerçekleştirdim ve yaptığım söyleşilerde çocuklara dünyada halen böyle çitlerin var olduğunu anlattım. 1980 yıllarının İrlanda’sında, buna benzer çitlerin var olduğu bir yerde büyüdüm ben. Bunları yıkmak için yollar bulmak bize kalmış bir şey. Benim yolum ise bir roman yazmak oldu.

Kitabınızın 46 dile çevrilmiş olması eminim çok gurur verici bir başarıdır. Peki, özellikle o dönemi yakından izleyen, yaşayan ülkelerin çocuklarından ve yetişkinlerinden nasıl tepkiler aldınız? Örneğin kitap Almanya’da ve İsrail’de nasıl yankılar uyandırdı?

Tepkiler ülkeden ülkeye değişiklik göstermedi. Hatta Almanya ve İsrail’de bile birbirine benzerdi. Genelde, roman oldukça olumlu karşılandı. Ama bazen de bu kitaptan nefret ettiğini söyleyen ve bunun gerekçelerini sunan insanlardan mektuplar aldım. Benzer şekilde, halka yönelik etkinliklerde kimi zaman okurların öfkesi ile yüz yüze kaldığım da oldu. Ama bu iyi edebiyatın yapması gereken bir şey: Provoke etmeli, kafalarda sorular oluşturmalı, ısrarla cevapların üstüne gitmeli. Ben açıkça okurlarımın benimle tartıştığı türlerde romanlar yazdığım için mutluyum.

Çocuk ve gençlik edebiyatında fenomen olmuş bir kitabın ardından yeniden çocuklar için yazmak biraz ürkütmedi mi sizi? Ya bu sefer o kadar iyi bir kitap yazamazsam ve okurlarımı hayal kırıklığına uğratırsam endişesi yazım sürecini etkilemedi mi?

Hiçbir suretle ticari yönden bir endişe değil bu. Açıkçası endişe duymuyorum. Ben sadece iyi, dürüst ve okurlarını harekete geçiren hikâyeler yazmak konusunda kaygılıyım. Milyonlarca satar veya satmaz, bu hiç sorun değil. Kaldı ki bu da tümüyle benim kontrolümün dışında gelişen bir şey. Çizgili Pijamalı Çocuk’un yarattığı bu baskının beni etkisi altına almasına izin vermedim. Çünkü bu çok olumlu bir deneyimdi ve ben de onu olumsuz hale çevirmek istemedim. Sonraki kitaplarım Çizgili Pijamalı Çocuk kadar çok dile çevrilerek dünyanın dört bir yanında yayımlandı. Bu da vakıf kurmama ve eserlerimi okurlarıma ulaştırmama
vesile oldu. Bir yazar olarak bu benim için çok önemli.

Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor kitabınız da, Çizgili Pijamalı Çocuk gibi, çocukların gözleriyle yetişkinlerin dünyasını anlamaya çalışıyor. Bu zorlu süreçte karşımıza yine ölüm olgusunun çıkması bir tesadüf mü, yoksa sizin özellikle vurgulamak istediğiniz bir gerçeklik mi?

Genç okurlar için ikinci bir roman kaleme alırken, öncelikli olarak, ciddi bir şeyler üzerinde yazmaya yönelmek istedim. Vampirlerle, kurtadamlarla veya diğer doğaüstü varlıklarla pek ilgilenmiyorum. Ama bildiğiniz üzere, günümüz gençlik edebiyatı bu temalara adeta saplanmış durumda. Bu da bana biraz saçma geliyor. Ben sorun olan şeyler hakkında yazmayı istiyorum. Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor, Çizgili Pijamalı Çocuk’a kıyasla biraz daha mizah unsurları barındırıyor, ama aynı zamanda o da her çocuğun başına gelmese de bazılarının başına gelebilecek önemli bir konuyu keşfediyor. Buna rağmen, ümit verici bir sonla bitiyor. İnsan gençken başına korkunç şeyler gelmiş olsa ve buna bağlı olarak kayıplar yaşasa bile, zamanla bunun üstesinden gelebilir ve bu üzüntüden kurtulabilmek için yollar bulabilir. Hayatta gerçekle yüzleşmek önemlidir. Genç okurlar da bu kitapla bunu tecrübe edecekler…

Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor, genel öyküsünün alt metinlerinde felsefi öğeler de barındırıyor. Okurlarını düşünmeye ve empati kurmaya yönlendiren bir tarzı var. Felsefe ile aranız nasıldır? Burada vurgulamak istediğiniz hayat felsefesi tam olarak ne olabilir?

Dürüst olmam gerekirse, büyük bir felsefe okuyucusu değilim. Ama insanların zihinleri, duyguları ve olaylara karşı gösterdikleri tavırlarla ilgiliyimdir. Bir yazar saplantılı bir biçimde insanlar üzerinde çalışmaya eğilimli olmalıdır. Biz, kitaplarımızda yarattığımız karakterleri mümkün olduğunca gerçekçi kılarız ki onlar da yaşanan olaylara karşı dürüstçe tepkiler verebilsinler…

Yüzme havuzundan bir kumsal yapan, okuldan kaçırıp onu panayıra götüren “mükemmel” bir anneden neden kaçmak istenir ki? Nuh,“Dünyayı dolaşıp büyük maceralar yaşamak için evden kaçtım,” diye açıklıyor evden kaçma sebebini? Peki gerçekten öyle mi?

Hansel ve Gretel, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler gibi geleneksel peri masallarında, çocuklar aileleri tarafından acımasızca ormanda terk edilirler. Oysa bu kitapta Nuh kendi özgür iradesiyle mutlu ailesinden ve evinden kaçıyor. Bunu neden yaptığını okur kitabı okuyarak keşfetmeli.

Nuh’un ve yaşlı oyuncak ustasının kaçış hikâyeleri hangi açılardan benzerlikler taşıyor? Peki, ağaç evinde yaşanan bu hoş tesadüf her ikisinin de gerçek hayatı algılamaları ve kendilerini sorgulamaları üzerine nasıl bir rol oynuyor?

İki kişi fikri hoşuma gitti: Genç bir çocuk ve yaşlı bir adam. Birbirlerinden bir şeyler öğrenebilir ve birbirlerine anlattıkları hikâyeler ile kendi kişisel maceralarını aydınlatabilirler. Nuh eğer yaşlı oyuncak ustasının hikâyelerini dinlememiş olsaydı, mutlu olabilmek için eve geri dönmesi gerektiğinin farkına varamazdı. Ve bu ikili eğer karşılaşmasaydı, yaşlı adam ne için fedakârlık yaptığını hiç anlayamayacaktı.

Çizgili Pijamalı Çocuk’un film uyarlaması sizi ziyadesiyle memnun etmişe benziyor. Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor için de film teklifleri geldi mi?

Biraz ilgi var. Ama henüz kesin bir şey söylemek için erken.

2012 yılının sonbaharı için yeni bir çocuk kitabı çalışmanız var. Bu kitap hakkında bize kısaca bilgi verebilir misiniz?

Yeni çocuk kitabımın adı The Terrible Thing That Happened To Barnaby Brocket (Barnaby Brocket’in Başına Gelen Korkunç Şey) olacak. Çocuklarını sevmeyen, geleneklerine bağlı bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Bu aile çocuklarının kesinlikle normal olmasını istiyor. Ve sonra Barnaby dünyaya geliyor. Ama Barnaby çok ama çok farklı bir çocuk…

Sizce iyi kitap nedir? Bir kitabı iyi yapan en önemli unsurları nelerdir?

Bir okur olarak, iyi kitapta en çok dikkat ettiğim nokta, beni kendine bağlayabilecek ilginç bir hikâye anlatıyor olmasıdır. Karakterlerinin de bütünüyle gerçekçi ve canlı olmasını isterim. Ayrıca sunduğu temalar beni kışkırtmalı ve soru sormaya teşvik etmelidir.

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz