İyi Kitap

Yalnız başına büyümek…

Yalnız başına büyümek…

Behçet ÇELİK

Leylâ İpekçi, 1998’de Milliyet Sanat Dergisi’nin “İlk Kitap İlk Baskı” yarışmasında birincilik ödülü alan romanı Maya’da, yalnız başına büyüyüp var olmaya çalışan bir kız çocuğunun sancılarını anlatıyor ve erken büyümenin benlikte açtığı onmaz yaralardan bahsediyor.

Büyümek, yetişmek sancılıdır. En güllük gülistanlık yetişme hikâyelerinin bile bir yerinde bir kırıklık, bir sancı bulunur. Bir çocuğun dünyayla tanışması, ister istemez düş kırıklıklarına neden olur. Dünya ne yazık ki çocuklara göre örgütlenmiş değil; çocuğun dünyaya hâkim olan yetişkin zihniyetiyle bir noktadan sonra çarpışması ve çatışması bu nedenle kaçınılmaz. Çocuk bir yandan da bu çatışma aracılığıyla dünyayı ve kendisini tanır; bir başka deyişle büyümeye başlar. Herkesin yaşadığı çatışmanın şiddeti farklıdır kuşkusuz; maddi ve manevi korunakları olan çocuklarla, olmayanların yaşadıkları çatışmalar bir değildir. Bu korunakların başında aileler, anneler babalar gelir. Kimisi aşırı korumacıdır, kiminin çocuğunu koruyacak gücü yoktur, kimiyse bilmez bile çocuğun korunmak istediğini – büyük ihtimalle kendisi de büyürken böyle bir korunaktan mahrum kalmıştır.

Leylâ İpekçi, Maya’da bildiğimiz mutsuz çocukluk/gençlik hikâyelerinden oldukça farklı bir büyüme/yetişme hikâyesi anlatıyor. Arkadaşlarının annelerinden çok farklı bir kadın olan Maya’nın annesinin ruhsal sorunları vardır; babası ise annesinin bu farklılığına, onu (ve dolayısıyla Maya’yı) sağaltıcı bir tepki verme becerisinden yoksun, hatta çoğu zaman tam aksi durumlara neden olan biridir. Bir zaman sonra Maya’nın annesi hastaneye yatar, babası da eve düzenli olarak gidip gelmez olur. Babası Maya’nın ihtiyaçlarını karşılayacak maddi güce sahiptir, ama bunun Maya’nın mutsuzluğuna hiçbir faydası yoktur. Çok küçük yaşta kendi başına yaşamak zorunda kalır. Bu koşullar altında gündelik hayatını organize etmesi de kolay değildir, ama bunu iyi kötü becerir. Peki, ya ötesi?

Maya, bir çocuğun büyürken nelere ihtiyacı olduğunu sert ve can yakıcı bir biçimde duyuran bir roman. En başta, çocuğun çocuk olmaya ihtiyacı var; ama Maya küçük yaşta başına gelenler nedeniyle bir çocuktan beklenmeyecek kadar güçlü ve olgun olmak, en azından böyle görünmek zorunda kalır. Çocuk olamaz. Onun bu halinin sanıldığı kadar iyi bir şey olmadığının farkında olan tek bir kişi vardır: mahalledeki çerçeveci Mehmet Amca. Maya’nın sevdiği tek insan, aralarındaki onlarca yaşa rağmen tek arkadaşıdır Mehmet Amca. Şöyle der bir yerde: “Bu kadar güçlü olman talihsizlik. Gücünü ne kadar kullanırsan hayat o kadar acımasızlaşır. Unutma Maya, ancak şımarıklar şımartılır.”

Şımarma şansı ve imkânı olmadığı gibi, Maya’nın güçsüz olması da mümkün değildir. Başına gelenleri, okuldaki alayları, annesinin kaybını, babasının anlayışsızlıklarını, onu suçlayıp durmasını, hatta zaman zaman uyguladığı şiddeti bertaraf edebilmek için her anlamda güçlü olması gerekir. Çoğu zaman aklı ve ironisi sayesinde bunu başarır da. Ancak roman ilerledikçe, başarı sandığımız atlatma girişimlerinin Maya’nın sonraki hayatını nasıl etkilediğini görürüz ve güçlü olmanın bunları hakiki anlamda bertaraf etmeye yetmediğini anlarız. Tam adını koyamasa da bir şeylerin eksikliğini, özlemini sürekli duyar Maya.

Hayatı, dünyayı anlamaya çalışırken de yapayalnızdır; nedenlerle sonuçları birbirine bağlarken farklı bir görüş açısı sunacak kimse yoktur yanında. İç dünyasında kendince bağlantılar kurarak olguların arasındaki ilişkileri anlamlandırır. Örneğin, sevdiği iki insan da ölünce, onların ölümü ile onları sevmiş olması arasında bağ kurar. Bunun doğal sonucu olarak başkalarını sevmekte zorlanır, sevmekten korkar. Canını yakan olayları atlatabilmek için çoğunlukla geçiştirmeyi dener. “Hayatımdaki önemli olayları böyle kısa kısa cümlelerle geçiştiriyorum. Böylesi bana en yatkın olanı. Kendime daha çok inanmamı ve güçlenmemi sağlıyor.” Bu sözler romanın genel üslubu ile de paralellik taşıyor. Maya’nın dili dünyayı nasıl gördüğü kadar dünyayı nasıl kurduğunu ve onunla nasıl baş ettiğini de gösteriyor.

Büyürken çektiği acılar, duyduğu yoksunluklar; erken büyüyüp –sözüm ona– güçlenmesi; hayatın, var oluşun ne olduğunu birlikte öğrenebileceği kendisine denk arkadaşların yokluğu; ona kılavuzluk edecek, hiç değilse benliği, kişiliği oluşurken çektiği sıkıntılarda yaslanabileceği, dertleşebileceği, yeri geldiğinde çatışabileceği, kavga edebileceği yetişkinlerin yanında olmaması nedeniyle, ne yaparsa yapsın hasarlı bir benlikle sürdürecektir hayatını. Geçmişin kâbusları yetişkinlik hayatında da peşini bırakmayacaktır.

Leylâ İpekçi, yalnız başına büyüyüp var olmaya çalışan bir kız çocuğunun sancılarını, kırılmalarını, o çocuğun dünyasını daha derinlikli biçimde işitmemize imkân veren bir dille kaleme almış romanında. Maya’nın dili, onun dünyasını, ruh durumunu, akıl yürütmelerini ve hayatla nasıl baş etmeye çabaladığını daha açık seçik görmemizi, anlamamızı sağlıyor. Aynı zamanda kederini de daha derinden hissetmemizi elbette.

Maya
Leylâ İpekçi
Timaş Yayınları, 144 sayfa

 

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz