İyi Kitap

Yoyoları kim sevmez…

Yoyoları kim sevmez…

SevengüL SÖNMEZ

Oktay Akbal, çocukluğuna doğru çıktığı yolculukta kendi çağına ayna tutarken, gençlere de geçmişin aynasını uzatıyor. Bu aynada Türkiye’nin hallerini görmek de mümkün, kendi çocukluğumuzu da. Kırmızı Yoyo farklı kuşakları çocukluk denen ortak macerada bir araya getiriyor…

Herhalde hepimiz dönüp çocukluğumuza baktığımızda içimizde bir şey sızlar. Doğrusu, sızlayan o şeyin “ne” olduğunu tarif etmekte hep zorlanırım. Kimi zaman ne kadar özgür olduğumu, hiçbir derdim kaygım olmadığını düşünürüm, kimi zaman çocukluğumdaki yoksunlukları ve yoksullukları… 80 öncesinde çocuk olan bizler için yoksunluklar ne kadar çoktu! Bayramdan bayrama alınan kıyafetleri mi anlatmalı, aile büyüklerinin girdikleri kuyrukları mı? Yine de çocukluğumuz deyince içimizde ürperen bir şey var; çocuk olmanın sevinci sanırım.

Bizden önceki kuşakların çocuklukları, onlardan öncekilerin de olduğu gibi savaşlar ve yokluklarla geçmiş. Bizim azıcık da olsa oyuncağımız vardı; son günlerde bir dizi film nedeniyle sokaklarda yeniden görmeye başladığım laklak, ayağıma takıp saatlerce çevirdiğim halhal, arkadaşlarımla oradan buradan topladığımız eşyalarla yaptığımız evler… Oldukça yaratıcı ve eğlenceliydi. Annemin ya da babamın benim kadar şanslı olup olmadığını biliyorum; onlar hem kısacık yaşamışlardı çocukluklarını hem de oyuncaksız. Ama biliyorum ki oyunsuz değil. Tüm çocuklar, dünyanın neresinde olursa olsun, oyun kurmayı, oyun oynamayı bilirler.

Oktay Akbal da benzer bir ruh haliyle çocukluğuna bakmış olmalı ki “Bizans Definesi” adlı öyküsünde, “Çocukluk yıllarım boyunca süren telaşlı, heyecanlı, umut içindeki didişmelerimizi şimdi acı bir sevinçle hatırlıyorum. Hayallerimi durmaksızın besleyen bir şeyler vardı o zaman… Olur olmaz şeylerdi, ama aldanmak iyiydi,” diyor.

KAMYON DOLUSU KARPUZ
Kırmızı Yoyo’daki öyküleri okumaya başladığımda, başka bir çağın çocukluğuna sürüklendim. Babasının eve yolladığı bir kamyon karpuzu arkadaşlarıyla bahçeye dizip sonra da onları doya doya –hatta patlayana kadar– yiyen bir çocuk geldi gözümün önüne. Şimdi nerde o bahçeler, nerde o kamyon dolusu karpuzlar diyeceğim, ama biliyorum ki çocuklar için bunun bir karşılığı var, belki bir şeker kavanozu, belki kocaman bir pasta…

Oktay Akbal, çocukluğuna doğru çıktığı yolculukta, kendi çağına ayna tutarken gençlere de geçmişin aynasını uzatıyor. Bu aynada Türkiye’nin hallerini görmek mümkün. Okulları, sokakları, gündelik yaşamı, Beyoğlu’nu, sinemaları… Bütün bunlarla birlikte kitaba egemen olan ise çocukluk halleri: merak, şaşkınlık, korku, heves, heyecan.

Öykülerin hemen pek çoğunda, bir çocuğun hayatının en önemli mekânı olan okul var. Oktay Akbal, okuduğu yabancı okulun disiplin anlayışını inceden inceye eleştirirken, burada olmanın onun hayatındaki yerini de anlatıyor. “O Haziran Günü” ile “Yabancı Okulda”, küçük bir çocuğun gözünden aşırı disiplinli okulların anlatıldığı öyküler. Bu öykülerde İstanbul’un çok kültürlü ve çok uluslu yaşamından kesitler de var, mahalle aralarında farklı dillerde konuşan çocukların dostluğu da…

TARZAN ÖLDÜ
Şaşkınlık ve heyecan, “Lunapark”, “İlkgençlik Sevdaları” ve “Lokomotifler” öykülerinin ana izleği. Lunaparkta heyecandan ve şaşkınlıktan dili tutulmayan çocuk olur mu? Hele yanındaki kızlar ondan daha cesur çıkarsa küçük delikanlı ne yapar? Eve iyi bir karne götürüp hediye olarak bisiklet istemeyen çocuk tanıdınız mı? Çocuk gözünden yetişkinler, kayıplar, ölümler “Tarzan Öldü” ve “Hayri Bey’li Üsküdar” öykülerinde iç buran bir yalınlıkla anlatılmış. Çocukluk kahramanlarımız, biz büyürken yaşlanırlar da biz fark etmeyiz, ama bir gün onlar öldüklerinde, bizim çocukluğumuz da biter. “Tarzan Öldü” işte tam da bu bitişin öyküsü.

Bu çocukların hepsi kendi çocukluğumuzda bir araya geliyor sanki satır aralarında. Kırmızı Yoyo’daki öyküleri okudukça, kendi çocukluğum, annemim çocukluğu ve yeğenlerimin çocukluğu diziliyor gözümün önüne. Anlıyorum ki çocukluk hiç bitmeyen bir macera. Onu hatırlamak için azıcık tıkırtı, belli belirsiz bir koku, alçak bir ses yeter. İşte Kırmızı Yoyo, çok alçak bir sesle derinden bir yere çağırıyor bizi: çocukluğumuza…

Birçok ödül kazanmış olan Oktay Akbal, önsözde Semih Gümüş’ün de belirttiği gibi, seçtiği anlatım biçimiyle ve yalın diliyle kendine özgü öykü evreni yaratmış bir yazar. Yalın ve akıcı diliyle bir çırpıda okunan, Sait Faik’in izinden gelen durum öyküleri yazıyor. Başlangıçta bize yabancı gelen bir durumu, seçtiği ayrıntılar ve gözlemlerle bugünün okuru, hatta genç okuru için bile anlaşılır ve etkili kılıyor.

Birden çok kez okunmayı hak edecek denli sağlam olan bu öyküler, çocukların ve gençlerin düş gücünü zenginleştirecek. Bugünün çocukları, “Atarlar seni öne / Gelirsin döne döne” tekerlemesinden pek bir şey anlamayacaklar belki, ama onlar da türlü renkte ve büyüklükte, ışık saçan, parlayan yoyolarla oynamayı Oktay Akbal kadar çok seviyorlar.

Oktay Akbal
Kırmızı Yoyo
Günışığı Kitaplığı, 116 sayfa

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz