İyi Kitap

Nerede o eski sinemalar…

Zeynep ALPASLAN

Yazlık sinemalar, kadife perdeli sinema salonları, Türkan Şoray kanunları, Ayşeçik fimleri açık havada çekirdek ve buz gibi gazoz… İşte mahallenin sinema tutkunu çocuğunun kendini sevdiren anıları.

“Düşünmeden edemiyor insan, şu sinema ne bereketli bir sanat diye. İçinde olana olmayana bambaşka kanatlar takıp hayal ülkesine pırr diye uçuruveriyor.”

Yazlık sinemalar, kadife perdeli sinema salonları, Türkan Şoray kanunları, açık havada çekirdek ve buz gibi gazoz, Ayhan Işık hayranları, “ağlangaçlı, şıkırdım” Ayşecik filmleri, kadınlar matinesi, Ses Dergisi, esas oğlanla esas kız öpüştüğünde salonda huzursuzca kımıldanan ‘büyükler’… “Nerede o eski sinemalar”la başlayan cümlelerin vazgeçilmezleri. Çoğu geride kaldı, ama hiçbiri unutulmadı. Çünkü sinema, Ayşe Kilimci’nin dediği gibi, ‘unutulmayan’dır.

İzmirli yazar, Sinemamız İftiharla Sunar isimli kitabında unutulmayanı anıyor. Ama mahallenin sinema tutkunu çocuğunun anılarından oluşan bu öyküler, yalnızca geçmişi yâd etme, yetişkinlerin yüzünde özlem dolu bir gülümseme bırakma gibi amaçlar taşımıyor. Kilimci, filmleri televizyon ekranından izlemeye mahkûm zamane çocuklarına, en içten nasihatlerle sesleniyor: “Sinemacılık oynayın,” diyor. “Sinemayı sevmek, insanı hikâyeci yapıyor.” Ve Ege kasabalarında geçen mutlu bir çocukluğu, çocuklarla, çocuksuluğundan hiçbir şey yitirmemiş bir hevesle paylaşıyor.

Eski sinemalar, eski mahalleler, eskide kalmış komşuluk ilişkileri. Bir dönemin toplumsal değerleri, başka bir dönemin nostaljisi. Evet, sinemaya nadiren film izlemek için gidilirdi. Filmler büyülüydü elbette, ama esas olan eğlenmek, sosyalleşmekti. Özellikle de gazetenin günlük tefrikalarını heyecanla takip eden, filmlerden çok film seyretme eyleminin kendisine tutkun bir çocuk için. Ve şimdiki gibi eşofmanları çekip sinemaya gitmek söz konusu bile değildi o zamanlar. Süslenilir, dedikodular hazırlanır, pasta börek yapılır öyle gidilirdi. ‘Gidilirdi’ diyorum; bildiğimden değil, annemden duyduğumdan. Sinemamız İftiharla Sunar’da tasvir edilen mekânları ve karakterleri ise, artık tanıyor gibiyim.

Kitaptaki öykülerde Kokoreççi Jön Rıza, Şen Abla, Giritli Kır Ali (vurdu mu indirir!) ve Malkoçoğlu Ecevit gibi eğlenceli karakterler var. Hepsi de hayatın içinden, gerçek, kendini okuyucuya sevdiren karakterler. Ama kitabın ‘esas oğlan’ı, sinema salonları. Öykülerde, sinema salonlarının kendisi de birer karaktere dönüşüyor. Ali Naci Sineması da, en az Jön Rıza kadar kanlı canlı.

Sinema salonlarının gelişimi, film seyretme biçimleri, bir eğlence ve sosyalleşme aracı olarak sinemaya bakış… Bütün bunların kaydını tutmak, aynı zamanda toplumun değer yargılarının ve değişen yaşam biçimlerinin de kaydını tutmak demek. Kilimci’ninki gibi kitaplara bu yüzden, sadece ‘anı kitabı’ deyip geçmemeli. Bu öyküler, kişisel ve toplumsal tarih yazımı açısından önemli birer kaynak olarak görülmeli, yalnızca ‘eskiden her şey ne güzelmiş,’ diye başlayan şikâyetler sıralama imkânı verdikleri için değil.

Hem, şikâyet edip zamane çocuklarını üzmenin ne gereği var? Evet, yazlık sinemalar güzelmiş ama tamamen ortadan kaybolmadılar ki. Hâlâ sayfiye yerlerinde tek tük de olsa karşımıza çıkıyorlar. Üstelik, artık sosyalleşme ve diğer seyircilerle kaynaşma açısından büyük önem taşıyan festivaller var. Film sırasında cep telefonu çalanlarla da kaynaşmayıverin! Hem, arkadaşlarla toplanıp mısır patlatıp DVD izlemenin; üçboyutlu gözlükleri takıp, sinema koltuğuna kurularak en
güzel animasyonların içine girmenin tadı da bir başka. Belki bu çocuklar da büyüyüp ileride DVD ile ilgili nostaljik öyküler yazarlar, kim bilir? Esas ve kalıcı olan, sinema sevgisi. Kitapta da dendiği gibi: “Şu sinema iyi ki var, ne iyi etmişler de icat etmişler!”

Sinemamız İftiharla Sunar
Ayşe Kilimci
Resimleyen: Sait Munzur
Tudem Yayınları / 144 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz