İyi Kitap

“Diana Wynne Jones’un emsalsiz dünyası”

Sevin OKYAY

Diana Wynne Jones’un Şato Dizisi’nde, bir adım daha atarak Uçan Şato ile tanışıyoruz. Şato deyince, ortaya büyücümüz Howl da çıkıyor elbet, ama bu kitabın kahramanının adı Abdullah ve sihirli bir halıyla başladığı maceralarıyla bizi heyecandan heyecana sürüklüyor…

Hep çalınmış bir prens olduğunu hayal eden genç halı tüccarı Abdullah, bizi alıp Ingary’nin büyülü (içinde büyü yapılıyor anlamında) dünyasına götürüyor. Ama bu kez, Yürüyen Şato’nun karakterleri Howl ile Sophie, yardımcı sanatçı olmuş durumda. Diana Wynne Jones’un “Şato” dizisinin ikinci kitabı Uçan Şato’ya da kavuştuk. Darısı, üçüncü ve son kitap House of
Many Ways’in başına.

Abdullah’ın ve sihirli dünyasının hikâyesi 1990 yılında basıldı. Böylece Jones’un hayalhanesinin sınır tanımadığı, genel olarak (hayali) Ingary sınırları içinde kalsa da, kültürden kültüre dolaştığı da anlaşıldı. Çünkü cadılarıyla bize daha çok Batı masal kültürünü, büyülerini ve büyücülerini getiren Yürüyen Şato’nun aksine, Uçan Şato’da kendimizi bir anda Binbir Gece Masalları’nın ortasında buluyoruz. Sonra, eski dostlar dengeyi biraz kuruyor. Gene de, Howl ile Sophie’nin serinin ikinci ve üçüncü kitaplarındaki birleştirici varlıklarına rağmen, kitapların birbirine çok yakından bağlı olduğu söylenemez.

Abdullah, Zanzibli, yakışıklı, genç bir halı satıcısı. Gündüzleri hayale dalınca,
çalınmış bir prens olduğunu kuruyor hep. Bir gün yabancı bir gezgin ona sihirli bir halı satıyor. Abdullah gece halının üstünde uyuyakalıyor. Gelin görün ki, uyandığında kendini genç bir kadınla birlikte güzel bir bahçede buluyor. Kızın adı, Gece Çiçeği. Rüyada olduğunu sanan Abdullah ona, hayallerinde olduğu gibi, çalınmış bir prens olduğunu söylüyor. Babasından
başka erkek görmemiş olan Gece Çiçeği, önce Abdullah’ın kadın olduğunu sanıyor. Bunun üzerine yiğidimiz, kız doğru dürüst bir karşılaştırma yapabilsin diye, ona erkek resimleri getiriyor. Derken, evlenmeye karar veriyorlar.

İşte bu noktada işin içine, nice cadıya bedel cinler giriyor. Abdullah ertesi gece döndüğünde, koskoca bir cinin Gece Çiçeği’ni kapıp götürdüğünü
görmesin mi! Derken Zanzib Sultanı, Abdullah’ı yakalıyor. Meğer o güzel bahçedeki güzel kız, Sultan’ın özbeöz kızıymış. Kızı kaybolduğu için küplere
binen Sultan, kabahati Abdullah’a buluyor, onu zindana atıyor. Neyse ki sihirli halı var da, Abdullah canını kurtarabiliyor. Sonra da Binbir Gece âlemine iyiden iyiye giriyoruz: çöller, eşkıyalar, bir de başka cin −başına buyruk, kaçık bir şişe cini, ki günde sadece bir dileğinizi yerine getiriyor−. Abdullah bu cinden Ingary’ye gitmeyi diliyor. Ingary de, malum, bizim eski dostların mekânı. Cini de yanına alıyor, bir düşman askeriyle birlikte Gece Çiçeği’ni kaçıran kötü cini aramaya koyuluyorlar. Bu arada eski dostlar, farklı kılıklarda olsalar da, karşımıza çıkıyorlar.

SÜRGÜN BİR YAŞAM
Diana Wynne Jones, zaman zaman kıyaslandığı yazar Neil Gaiman’ın da dediği gibi, harikulade bir yazar. Bunu fark etmek için ille de yarattığı çeşitli
dünyaları içeren kitapları okumanız gerekmiyor. Yazarın sitesindeki, kendi ağzından anlatılmış hayatını okumak yeter. Altmış bin vuruşa yakın biyografiyi, çok heyecanlı bir kitap gibi (ki sahiden heyecanlı) bir solukta okuyorsunuz. Jones’un hayat hikâyesi, “Sanırım yazdığım türde kitapları yazmamın nedeni, ben beş yaşındayken dünyanın bir anda çıldırması,” diye başlıyor. 1939 Ağustos’unun sonlarında, babası Aneurin, savaş korkusuyla
onu ve üç yaşındaki kardeşi İsobel’i bir arkadaşın arabasına koyup, Galler’e,
kendi annesiyle babasının evine götürmüş. Sonra da hemen Londra’ya, doğurdu doğuracak haldeki karısının yanına dönmüş. Böylece iki küçük kız, kültürünü, alışkanlıklarını, dilini bilmedikleri, Galce’yi sadece bir müzik olarak algıladıkları bu yabancı yerde, “Aneurin’in İngiliz kızları” olarak iyi muamele görmüş, ama benimsenmemişler. Demek ki, yabancılık konusunda
ihtisası varmış diyoruz. Tek başına bırakılmayı ve sevilmemeyi de biliyor.
Çünkü her ne kadar Gal halkına kendilerini kabul ettiremeseler de, küçük
kardeşleri Ursula ile onları görmeye gelen anneleri de Diana’yı fazla Galli bulmuş. Bir daha araları asla eskisi gibi olmamış. Ama Galler’in ve daha sonra gittikleri Göller Yöresi’nin sihirli güzelliğini hiç unutmamış. Çocukluğun bu sihirli güzellikleri, onun da sihirli dünyalar yaratmasına yardımcı olmuştur belki.

YENİ KİTAP YOLDA!
Geçen sefer, Yürüyen Şato’ya ilişkin olarak, Hayao Miyazaki’nin aynı adlı uyarlamasından da söz etmiştik. Miyazaki’nin “Laputa: Gökteki Şato” diye de bir filmi var, ama başka kahramanlarla, başka bir masal âlemini anlatıyor. Biz ise, Abdullah’ın maceralarını okurken, bir yandan da serinin son kitabı House of Many Ways’in Türkçeye çevrilmesini bekliyoruz ve iki yıl
önce teşhis edilen kanseriyle kendi seçtiği şekilde mücadeleye karar veren cesur yazarımızın kalemi, yazdığı yeni kitapta da su gibi akıp gitsin diyoruz.

Uçan Şato
Diana Wynne Jones
Çeviren: Cihan Karamancı
İthaki Yayınları / 256 sayfa

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz