İyi Kitap

Rokia’nın şarkısı

Yankı ENKİ

Tatiller, olmayan dünyalara dalmak için iyi birer fırsattır. Kum Kenti Prensi bir yandan bu imkânı sunarken, bir yandan da Afrika’da yaşayan gerçek bir halkla, Dogonlarla tanıştırıyor bizi. Üstüne fantezi edebiyatının olmazsa olmazı “içsel yolculuk” temasını da ekliyor.

Fantezi edebiyatı, gerçek dünyaya ayna tutan, onu farklı bir açıdan bize tekrar gösteren, genellikle hayal ürünü mekânların, hatta halkların, ırkların kurgulandığı bir türdür. Dolayısıyla bizim yaşadığımız dünyada geçen doğaüstü bir öyküyle karşılaşmak, hayallerimizin sınırını farklı biçimde zorlayacak kahramanlarla farklı bir bağ kurmamızı sağlar.

Ulysses Moore serisinin tanıdık yazarı Pierdomenico Baccalario, İtalyan yönetmen Enzo d’Alò ve Burkina Fasolu sinemacı Gaston Kaboré tarafından birlikte kaleme alınan Kum Kenti Prensi, bizim dünyamızda, Afrika’da geçen ama doğaüstü olayların da yer aldığı bir öyküye sahne oluyor.

ÇALINAN RUH
Afrika’da Nijer Nehri’nin yakınlarındaki bir köyde, ailesiyle birlikte mutlu ve huzurlu bir yaşamı olan 11 yaşındaki Rokia, bir ozan olan büyükbabası Matuke’nin çalınan ruhunu aramaya çıkıyor. Yani bu kitap, fantezi edebiyatının olmazsa olmaz teması olan “yolculuk” üzerine. Emsallerinden farkıysa, kahramanımız Rokia’nın kendi ruhunun değil, dedesinin ruhunun peşine düşmesi. Tabii ki, fantezi edebiyatını takip edenlerin hemen tahmin edebileceği gibi, bu yolculuk sonunda Rokia’nın kendi ruhuna yönelik bir arayışa dönüşüyor. Fantezi edebiyatında hiçbir yolculuk boşuna yapılmaz, kahramanlar da bir ruhsal içgörü kazanmadan tam anlamıyla bir kahramana dönüşmezler. Rokia da macerasının sonlarına doğru arayışını noktalıyor ve bir ozan olan büyükbabasının ruhunu bulması yetmiyor, kendisi de bir ozana dönüşüyor. Tabii bu dönüşüm, kötülüğü ortadan kaldırmak, insanlara iyilik ve barışı getirmek için bir zorunluluk haline geliyor romanda. Başka bir deyişle, bir ozana dönüşen ya da içindeki ozanı keşfeden Rokia’nın şarkısı, halkının kurtuluşunu da müjdeliyor.

Kahramanımız Rokia’nın halkı Dogonlar, bilmeyenlere, kurmaca bir halk gibi gözükebilir, ancak onlar Afrika’da yaşayan gerçek bir halk. Onlar tarafından kullanılan sözcükler de orijinal haliyle yer alıyor metinde. Örneğin “hogon”, “büyücü” anlamına geliyor. Tanrılarının ismi de “Amma”. Bu ve benzeri birçok sözcüğün açıklamalarının verildiği bir sözlük, kitabın en son sayfalarında karşımıza çıkıyor.

FİLMİ DE GELİYOR…
Aslında Dogon halkının yazarlara ve tabii ki okurlara ilginç gelmesi normal. Onlar hakkında birkaç efsane var tarihte. Daha önce de başka kitaplara, filmlere ve hatta şarkılara da konu olmuşlar. Özellikle, modern astronominin Sirius B yıldızını keşfetmesinden çok önce Dogon halkının bu yıldızdan haberdar olduğu söyleniyor. Yazarlar da bu gizemli coğrafyadan ve halktan, Afrika’nın çekiciliğinden etkilenmiş olacaklar ki böyle bir maceraya imza atmışlar. İnsan Kum Kenti Prensi’ni okurken, bu kitaptan çok güzel bir film, hatta çok güzel bir animasyon çıkabilir diye düşünüyor. İşte bu yüzden, kitabın sonunda, yazarlarla ilgili bölümde, Enzo d’Alo’nun “bütünüyle Afrika’da gerçekleştireceği animasyon filmi Kum Kenti Prensi”nin müjdesini okuyunca genç okurlar da heyecanlanacaktır.

Ozanların, şarkıların, düşlerin ve ruhumuza dokunan her şeyin bir savunusu bu kitap. Konuşmanın bile yasak olduğu bir diyarda yaratıcılığın ve özgürlüğün bayrağını taşıyor küçük Rokia. Onun karşısındaysa şarkıların ve düşlerin baş düşmanı, kötülüğün efendisi Kum Kenti Prensi var. Onun kentinde şarkılar ve kitaplar yasaklı. Yani ruha hitap eden her şeyi insanlardan almak istiyor, gerçek adı Sanago olan ama kendine Kum Kenti Prensi diyen hükümdar. Dahası bununla da kalmıyor, insanların ruhlarını çalıyor ve onları yutuyor. İşte Rokia’nın büyükbabası ozan Matuke’nin de ruhunu çalan aynı kişi.

Rokia büyükbabasının ruhunu prensin elinden bir şarkıyla alıyor, çok büyük bir ozan olan büyükbabasından öğrendiği bir şarkıyla. Bu sırada kötü kalpli prensin de karanlık geçmişini, nasıl bir ruh katiline dönüştüğünü öğreniyoruz bir yandan. Prens Sanago, yaratmaya çalıştığı ruhsuz, müziksiz, sözcüksüz bir dünya isteğinin bedelini ödüyor Rokia’ya. Burada küçük Rokia’nın gerçek bir kahramana dönüşüm süreci bize biraz Ursula K. Le Guin romanlarını, Batı Sahili Yıllıkları’nı ya da ünlü Yerdeniz serisini hatırlatıyor. Bir yandan olgunlaşıyor, farklı diyarlardan insanlarla tanışıyor, deneyim kazanıyor, diğer yandan iyiliği ve kötülüğü daha yakından tanıyor bu yolculuk sayesinde.

Rokia bu yolculuğun sonunda ruhun ve sözcüklerin gerçek anlamını öğrenmiş biri olarak devam ediyor hayatına. O kendisine yol gösteren büyükbabasının tarif ettiği insanlardan biri artık: “Bizim gibiler, düş görmek isteyen insanların düş dünyalarını zenginleştirmeyi bilirler. Bizler, bazen var olmayan dünyalar yaratırız.”

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

1980’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi bölümünü bitirdikten sonra aynı üniversitede Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında Gotik edebiyat üzerine hazırladığı teziyle master derecesini aldı. Gotik ve fantastik edebiyat hakkındaki yazıları Virgül, Özgür Edebiyat, Patika, Parşömen, Roman Kahramanları gibi dergilerde yayımlandı. Çeşitli yayınevlerinde editörlük ve yayın yönetmenliği yaptı. İyi Kitap, Sabitfikir, Remzi Kitap Gazetesi ve 221B gibi dergilerde yazarlık yapmaya devam ediyor.

Yorum yaz