İyi Kitap

“Uzun vadede derdimiz, toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmak”

“Bizim daha fazla özgürlükçü, eşitlikçi kurguya; masallara, hayallere ve bunların okurun ilgisini çekecek kadar iyi olmasına ihtiyacımız var. Dünya edebiyatının birçok unutulmaz eserinin çocuklar ya da gençler düşünülerek kaleme alındığını da hatırlayarak, yazarları göreve davet edelim.”

Söyleşi: Mehmet Erkurt – Ayşe Düzkan

Cinsiyetçilik, başı çeken toplumsal meselelerimizin en acil çözüm bekleyenlerinden biri. Kaynaklandığı ve körüklediği ayrımcılık, pek çok adaletsizliğin, nefretin ve suçun kapısını açıyor. Farkında olmadan içselleştirdiğimiz, dil ve söylem yoluyla yeniden ürettiğimiz cinsiyetçilik ise, adaletsizliği “sessizce” besleyen en hayati damarlardan biri. Gazeteci, yazar Ayşe Düzkan’la, Güldünya Yayınları’nın yayımladığı Küçük Feministin Kitabı’ndan da yola çıkarak, çocuk kitaplarındaki cinsiyetçiliği konuştuk.

2015 İstanbul Kitap Fuarı’nı hatırladım. 4. Salon, Güldünya Yayınları standı. Cesur ve kararlı bir başlık hemen göze çarpıyor: Küçük Feministin Kitabı.  Böyle bir şeyi, elbette Güldünya Yayınları yapacaktı. Keşif, karar ve yayın sürecini, amaç ve endişeleri konuşarak başlayalım mı? 

Kitabı, arkadaşımız, aynı zamanda çevirmeni Ünzile Tekin önerdi, biz de çok sevdik. Özellikle İskandinav ülkelerinde kült olmuş, önemli bir kitap. İskandinav ülkeleri ve özellikle İsveç bu alanda önemli, çünkü kadınların mücadelesinin çok önemli kazanımlar elde ettiği ülkeler ve bu kitabın da ikinci dalga feminizmin en yüksek dönemine şahit olmuş bir İsveçli tarafından yazılmış olması tesadüf değil. Çocuklarla haşır neşir olup feminizme ilgi duyan herkesin ihtiyaç duyduğu tarzda bir kitap. Çok severek yayımladık ve bir endişemiz olmadı.

Sassa Buregren’in konuyu ele alışı, sırf çocuklar değil, feminizm konusunda okumalara başlayacak bir yetişkinin de ilk adımı atmasını sağlayacak nitelikte. Ülkesi İsveç’te sekiz yaş ve üzeri için basılan bu kitabı, siz de öncelikle çocuklar için mi yayımladınız?

Evet, çocuklar için yayımladık. Bir yetişkinin de sıkılmadan okuyabileceğinin farkındayız ama. Kadınlarla erkekler, kızlarla oğlanlar arasındaki farkın ve sonuçlarının hissedilmeye başlandığı yıllarda insanın önüne çıkmasının büyük bir şans olacağını düşünüyorum kendi adıma.

Zaten kitapta şu vurgu hissediliyor: Feminist bakış sadece kadını değil, herkesi kurtaracak. Kısıtlama ve şiddet kadına yönelik olsa da erkek çocuk da aynı kodese doğuyor. Neyse ki cinsiyet konusundaki ezberleri kızda da oğlanda da kırmak gerektiği artık daha çok konuşulur oldu. Peki, aciliyet sizce daha çok hangisinde? Ya da bir ayrım var mı? 

Benim de kendimi parçası hissettiğim ikinci kuşak feminizmin önemli düsturlarından biri, erkek egemenliğinin kadınları baskı ve sömürü altına alırken erkeklerin de hayatını kısıtladığını söyler. Erkekler sadece kadınlara değil, başka erkeklere ve çocuklara da şiddet ve baskı uyguluyor. Bunun ne kadar vahim olduğunu, son aylarda bir biri ardına ortaya çıkan, çocuklara yönelik taciz vakalarıyla bir kere daha kavradık. Şiddetin boyutları çok vahim ama patriarkayı ya da erkek egemenliğini şiddetle sınırlayamayız; şiddet kendi başına bir baskı olduğu gibi, egemenliğin sürmesi için bir araç aynı zamanda. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, ideolojik önermelerden daha fazlasına ihtiyaç var bence. Kızların güçlenmelerinin özel bir önemi olduğunu düşünüyorum, güvenlikleri ve mutlulukları için. Oğlanlar yetişirken, kız çocukların ve kadınların da kendilerine denk yetileri olan, kendileri gibi üzülen, canı yanan insanlar olduklarını içselleştirmelerini sağlamak çok önemli bence. Böylece büyüdüklerinde kadınların sadece arzulanır nesneler olmadığını ve kendilerine hizmet etmek gibi bir mecburiyetleri bulunmadığını fark edebilirler. Fark edebilirler diyorum, çünkü bir yandan da bütün toplum ve ideolojik araçlar bu fikirleri boca ediyor üstümüze.

Toplum ve ideoloji demişken, Buregren çocuğun üzerindeki “beklenti” ve “değer yargıları” baskısına da değinmiş. Yalnızca cinsiyet rolleri dâhilinde değil, aslında çocuğa bakışın temelinde bir sorun…

Kesinlikle. Ama zaten ailenin beklentileri ve baskısı da patriarkaya dair bir mesele değil mi? Ve bir çocuğun patriarkayı en güçlü hissettiği nokta bu zaten.

Elbette, “edep” ve norm meselesi öncelikle ataerkil kabulden ileri geliyor. Okuru kendi tanımladığı kılıfa ya da norma sokma eğilimi, yetişkin yazarda öyle ön planda ki… Acaba burada en sıkı iş yayıncıya ve editöre mi düşüyor? Metni seçerken, yazara bakış açıları önerirken?

Çok haklısın. Ama tabii yazara, yazarlara düşen iş daha büyük. Bizim daha fazla özgürlükçü, eşitlikçi kurguya; masallara, hayallere ve bunların okurun ilgisini çekecek kadar iyi olmasına ihtiyacımız var. Dünya edebiyatının birçok unutulmaz eserinin çocuklar ya da gençler düşünülerek kaleme alındığını da hatırlayarak, yazarları göreve davet edelim. Türkiye’de, Türkçenin usta kalemlerini çocukların ve gençlerin huzuruna sunan yayınevlerinin ne kadar önemli bir iş yaptıklarını da anmadan geçmeyim.

Kesinlikle. Keşke yazarların salt ustalıkları cinsiyetçi bakışa engel olabilse. Mesela kadını merhametli, düzenli, koruyucu, eve bağlı ve illa ki “anne”den farklı, öte düşünebilen az. Çocuk da, hep bu “anne”yle kurgulanıyor. Milli eğitimdeki eğilim, çocuklara yazılan metinlere bazen doğrudan yansıyor. 1920’lerden sonraki “yurttaş” kadın, 1950’lerden sonra “ailenin hizmetindeki” kadına dönüşüyor. Sıradaki dönüşüm sizce ne olacak?

Uluslaşma süreçlerinde veya yeni bir düzenin kurulduğu kurucu-devrimci süreçlerde kadınların rolü hep genişler; işler rayına oturup o kurucu dönem bittiğinde de, eski anne/arzu nesnesi noktasına dönülür. Bu tarihsel kalıbı değiştirecek olan, bir kadın kurtuluş hareketinin varlığı. Sıradaki dönüşüm birden fazla şey olacak, oluyor bence. Farklı sınıflardan, farklı yaşlardan kadınlara farklı öneriler var ve olacak. Bu çeşitliliği, yani gençken hoppa, orta yaşta anne, her yaşta hem anne hem meslek sahibi olabilmeyi; yoksullara vasıfsız, güvencesiz işler, zenginlere iyi eğitim gibi seçenekleri özgürlük ve seçme hakkı saymak mümkün mü?

Değil tabii. Aynı sorunlu seçenekler erkek için de çiziliyor kitaplarda. Sözgelimi, iki ebeveynli bir aile tablosunda, babanın silinişi söz konusu. Evin dışındaki görevlere atanan baba, gerçekten kurgunun dışında. Yokmuş gibi. İnanır mısınız bilmem, annenin bu tekil varlığını “anaerkillik” diye savunan bile var…

Aktardığın bu kalıp anaerkil mi bilemiyorum, ama zaten neden anaerkil olalım? Benim, bizim uzun vadede derdimiz, toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmak. Bugün kadın ve erkekten bu kadar çok söz etmemizin sebebi, ikisinin arasındaki egemenlik ilişkisinin düğümlerini çözmek, bu ikiliğin çözünmesini sağlayacak dinamikleri ortaya çıkartmak. Sadece kurguda değil, gerçeklikte de. Dünya üzerinde tek ebeveynli ailelerin sayısı ve oranı her geçen gün artıyor; “babalık” siliniyor, tarihe karışıyor. Aile çözülürken, geriye bir tek ebeveyn kalıyor. Oysa kurgu bize başka örnekler sunabilir, ebeveynlik yapmayı becerebilen erkekleri hayatımıza sokabilir.

Sunan güzel örnekler de var, ne mutlu ki. Ama bir de “gelenekler” çıkmazı var. Sözgelimi, bir çocuk kitabındaki cinsiyet söylemini eleştirdiğinizde, “Ne yani, edebiyat sadece siyaseten doğru olanı mı yazacak? Biz buyuz, öykümüz de bu, haliyle,” şeklinde bir karşı çıkışla karşılaşabilirsiniz. Ama bu, bir çıkmaz olmamalı sanki…

Öykümüz -rezil bile olsa- gerçekliğimizi de anlatacak tabii, ama tasvip etmek zorunda mı? Babası gazete okurken mutfakta çabalayan annesine merhamet eden bir oğlan aradı gözüm örneğin. Bu da gerçek ve bizim öykümüz. Yani siyaseten doğru olanı yazmak gerekmiyor, siyaseten doğru olarak yazmakta mesele. Diğer yandan, çocuklar söz konusu olduğunda -belki de haklı olarak- gösterdiğimiz şeyin öğrenileceğini de hesaba katıyoruz. Çocuklara hırsızlığı övmüyorsak, cinsiyet eşitsizliğini de övmememiz gerekmez mi?

Neyse ki bu konuya özellikle dikkat eden yazarlar ve yayınevleri var. Ama sözcük seçimleri hâlâ bir mesele. Bilimadamı, insanoğlu, adam gibi eril nameler, ya da müdire, bayanlar voleybol takımı, patroniçe gibi kadınlığı abuk dokunuşlarla vurgulama ihtiyacı…

Ben dilin maddi hayatı değil, maddi hayatın dili değiştirdiğine inanlardanım. O maddi hayatın ve değişim arzusunun yarattığı bilinç de tekrar hayatı değiştiriyor; “biliminsanı” artık oturdu örneğin. Türkçe aslında çok fazla cinsiyetli olmayan bir dil ve bu bir avantaj bence. Bu avantajı kullanmak bana daha doğru görünüyor.

Küçük Feministin Kitabı’na döndüğümüzde, manzara harika: 4. baskıya ulaşmış bile! Alabildiğiniz kadarıyla tepkiler, görüşler nasıl? Özellikle öğretmenlerden, ebeveynlerden yorumlar geliyor mu size?

Evet, çok olumlu geri dönüşler aldık. Kitabı sınıfına öneren öğretmenler oldu –canları sıkılmasın diye isimlerini ve okullarını anmayayım–. Ne kadar çocuk bu kitapla tanışarak büyürse o kadar iyi.

Bundan böyle Güldünya Yayınları’ndan, çocuğa yönelik yeni metinler de bekleyebilir miyiz? 

Evet, Küçük Feministin Kitabı bize bu konuda cesaret verdi; önümüzdeki aylarda, programımızda genç okurlarımız için de kitaplar olacak.

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

Yazar Hakkında

1983’te İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ardından, Günışığı Kitaplığı’nda, basınla ilişkiler, sosyal medya ve tanıtım içerikleri üzerine yoğunlaştıktan sonra, yayınevinin gençlik kitapları markası ON8’in editörlüğünü üstlendi. Fransızca’dan roman çevirileri yaptı. Bugün, yayıncılığa Can Çocuk’ta editör olarak devam ediyor ve Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde yıllardır geciktirdiği yüksek lisans tezini yazıyor. Çevirmenliği sürdürürken, sivil toplum çalışmalarından da kopmamaya çalışıyor. Kitaplar üzerine yazsa da, en çok okumayı tercih ediyor.

2 Comments

  1. Hande 13 Ocak 2017 at 13:23

    Merhaba, çeviriyi incelemek açısından kitabın orjinal dilini öğrenebilir miyim?

  2. S. K. 15 Ocak 2017 at 22:07

    Merhaba,
    “Küçük Feministin Kitabı”, İsveç yazar Sassa Buregren’in bir eseri. Kitap “Lilla Feminstboken” ismiyle İsveççe olarak yayınlandı. Ülkemizde de İsveç Sanat Konseyi’nin desteği ile Güldünya Yayınları tarafından basıldı.

Yorum yaz